İhtilâlci Necip Fazıl Ve Türkeş

İhtilâlci Necip Fazıl Ve Türkeş

Onlarca senedir Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’a dair yazılıp çizilen ve söylenen yüzlerce değişik anekdot ve ifadeye rastlıyoruz. Ama her ne hikmetse gözlerden ırak tutulan, ısrarla bahsine yanaşılmayan veya gerçekten fark edilmeyen bir Necip Fazıl portresi var: İHTİLÂLCİ NECİP FAZIL…

 

Peki, Üstadın bu karakteri niye ısrarla gözlerden kaçırılıyor? Bize sorarsanız, bunun cevabını “Salih MİRZABEYOĞLU niçin içeride; AKP niçin iktidar” sorusunda aramak gerek. Salih MİRZABEYOĞLU, bir darbe mahkemesinin uyduruk bir kararıyla niçin senelerdir hukuksuz olarak tek kişilik bir hücrede esir tutuluyorsa, Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakteri de aynı sebeple hasıraltı ediliyor.

 

Aslında bunda şaşıracak bir durum yok. Baskı ve cebirle ahaliye dikte edilen mevcut hayat tarzına karşı bambaşka değer ölçülerine haiz bir insan ve toplum hayali gören her aksiyoncu seciye dünyaya ihtilâlci bir perspektifle bakar. Kumandanın ifadesiyle: “Hayata hâkim kılınmak istenen bir düşünceye mensup olanların, bunun tabiî bir sonucu olarak iktidara talip olduklarını söylemeye gerek yok. Öyleyse “iktidar ve düzen değişimi nasıl gerçekleştirilecek?” sorusunun muhatabıyız…” (Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, İbda yayınları, 3.Basım, Mayıs 2008, Sayfa: 40)

 

Gelen ve giden bütün iktidarlar boyunca, kendisine gösterilen kuytuda yaşamaya rıza gösterip, şartlara uymaktan başka hüneri olmayan, şabloncu muhafazakâr kafanın, Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakterinden habersiz olması elbette şaşılacak bir şey değil. Çünkü bu insanlar bir takım “demokratik haklar” elde etmekle Müslümanların kurtuluş davasını eş değer gören klasik sağcı tiplerdir. Ne yazık ki, 12 senelik AKP iktidarı döneminde İslâmcı hareketin ekseriyeti de bu dejenerasyona uğramıştır.

 

Oysa ihtilâlci bakış açısıyla bir inancı yaşamanın yolu, bir takım “demokratik haklar” dilenmek değil; inanılan ideal değerler ile fert ve cemiyet arasındaki maddi ve manevi engellerin tasfiyesidir.  Kendi nizamın hâkim olmadığı yerde “yaşamak”tan bahis, o mekânda inanılan değerleri hâkim kılma mücadelesidir.

İhtilâlci, hedefini tayin eden kişidir. Necip Fazıl, Büyük Doğu’nun gongunu çaldığında kendi kafasında şu sorunun cevabını çoktan vermişti: Hedef, mevcut düzen içinde bir yer kapmak ve bu düzeni bir takım İslâmi motiflerle ıslah etmek midir; yoksa cemiyetin her sahasında “İslâm’a Muhatap Anlayış”ın pırıldadığı “yaşanmaya değer hayatı” tesis etmek mi?

 

İslâm’ın ne pay alacağını, ne de zerrece pay vereceğini, hayatın her sahasında BÜTÜNÜ istediğini seneler boyu bıkmadan usanmadan yazan Üstad, ilk seçeneğin Müslümanca değil, teslimiyetçi bir tavır olduğunu herkesten daha iyi biliyordu. Diğer yandan, mevcut düzen içerisinde bir yer kapmak ve o düzeni bir takım İslâmî motiflerle ıslah etmekten başka gayesi olmayanlar, seneler boyu İslâmcı etiketiyle itibar devşirdi, yayıncılık yaptı, para kazandı ve hepsinden acısı Müslümanları bir tarafından batıcı – işgal düzenine payanda yaptı. Şimdi aynı adamların Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakterinden bahsetmesi mümkün mü?

 

Eğer Necip Fazıl’ın ihtilâlci duruşu anlaşılamazsa, ne onun Büyük Doğu’yu ilk çıkardığı dönemlerde ordu içinde halen büyük nüfuzu bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’la olan diyaloğu, ne Menderes’e sirayet hamlesi, ne 1960 darbesinden sonra darbenin “kudretli albayına” yazdığı mektup, ne M.H.P.’ye el atması, ne de 12 Eylül’ün ilk günlerinde cuntanın başına seslenen şiiri anlaşılabilir. Tabii bunun için İdeolocya ve İhtilâl isimli kitabında Salih MİRZABEYOĞLU’nun bahsettiği üç ana değişim yolundan haberdar olmak lazım.

 

Bu vesileyle, Üstad Necip Fazıl’ı “Yürüyen Büyük Doğu” şuurundan pay alma çaba ve duasıyla bir kere daha rahmetle yad ederken; bir zamanlar Sabah gazetesinde tefrika edilen ve daha sonra kitaplaştırılan Türkeş’in anılarında, NECİP FAZIL’DAN İHTİLÂL ÖNERİSİ başlığı ile yer bulan bölümü aynen aktarıyoruz. Alparslan Türkeş anlatıyor:

 

“Merhum Necip Fazıl Kısakürek’le dosttuk, iyi tanışıyorduk. Benimle baş başa görüşmek istemiş. Araya, o tarihte Genel Başkan Yardımcımız olan Mehmet Altınsoy’u koymuştu. Fransızca’yı da iyi biliyordu. Altınsoy’a “ben teta-te görüşmek istiyorum” demiş. Fransızca baş başa demek. Bu deyimi kullanmış.

 

Ben de görüşmekten kaçınıyorum. Çünkü Necip Fazıl Bey’i, biliyorsunuz bazı görüşleri bana aşırı geliyor; ondan dolayı da yani fazla angaje olmak istemiyorum. Siyaseten oyumuzu arttırmak bakımından falan bize yardımcı olmasını istiyorum ama, çok angaje olmak istemiyorum. Ama çok ısrar ediyor. Neticede, Altınsoy bir gün bana dedi ki:

 

-‘Efendim, benim evde bir yemek düzenleyelim, bir öğle yemeği. İkiniz oturun, baş başa konuşun. Biz de eşimle birlikte evi terk edelim. Bakalım ne söylüyor.’

Altınsoy’un bu teklifini kabul ettim, merhum üstadla buluştuk, yemeğimizi yedik. Ev sahipleri kahvelerimizi getirdiler, daha sonra ortadan kayboldular. Biz kaldık üstadla baş başa.

 

Şimdi üstad bana dedi ki:

-‘Sizin, Silahlı Kuvvetler’deki taraftarlarınız, gücünüz ve gençlik içindeki taraftarlarınızla, benim Büyük Doğu Derneği’ndeki gücümü bir araya getirirsek, bu memleketin idaresini ele alabiliriz.’

Ben üstada şunları söyledim:

-‘Üstadım, biz bir kere 27 Mayıs’a karıştık. O da istediğimiz gibi gitmedi. Başımızdan bin bir dert geldi geçti. Şimdi memleket artık demokrasiye kavuştu. Siyasi partiler var, TBMM var, Meclis’ten güvenoyu almış olan meşru bir Cumhuriyet Hükümeti var.

Memlekete hizmetimizi parti yoluyla yapacağız. Benim sizden istirhamım, CKMP’yi destekleyelim, ona yardımcı olalım. Meşru yoldan siyasi faaliyet yapalım, halkın teveccühünü kazanalım, o yoldan hizmet edelim.’

 

Böyle tartışıyoruz. Üstad, konuşmasını şöyle sürdürüyor:

-‘Büyük Doğu Dernekleri, büyük kuvvettir, hepsi benim emrimdedir. Gözümün içine bakıyorlar. Onların hareketi, iki dudağım arasındadır. Sizi de biliyorum. Siz de seviliyorsunuz. Silahlı Kuvvetler’de taraftarlarınız var, üniveriste gençliği içinde taraftarlarınız var. Gel bu iki gücü birleştirelim…’

Üstadın tekliflerini kabul etmedim, ‘Hayır, demokrasiyle hizmet edeceğiz’, dedim. Üstad, sonunda kızdı, müthiş bir öfkeye kapıldı. Ve bana hitaben şunları söyledi:

-“Türkeş, Türkeş, sen betondan bir küre yaptırsan, onun içine girsen, kapansan ve kapısını da betonarme ile ördürsen, daha sonra ‘Ben artık dünya ile alâkamı kesiyorum, bu beton kürenin içinde ömrümün yettiği kadar yaşayacağım’ desen, hiç kimseye inandıramazsın. Senin gücünü, kudretini herkes biliyor. Senin ne düşündüğünü de tahmin edebiliyorum. Sen, bir an önce iktidar olmak peşindesin. Boş durmazsın, boş durmayacağını da herkes biliyor.’

 

Üstadı dinledim ve şu cevabı verdim:

-‘Yanılıyorsunuz üstadım, böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak. Ben hesabını yaptım, durum değerlendirmesi yaptım.” (Hulûsi Turgut, Şahinlerin Dansı, ABC Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa: 405, 406)

 

NOT: Bu hadiseden ve tabii “ihtilâl önerisinden” Hüseyin Üzmez’in ŞU BİZİMKİLER adlı kitabında da bahsedilmiştir. Farklı zamanlarda yayınlanan her iki hatıra da, birbirini tamamlar nitelikte.

 

Gökhan YAMANGÜL

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: