GERÇEĞE BAKMAK VE O’NU GÖREBİLMEK

GERÇEĞE BAKMAK VE O’NU GÖREBİLMEK

Büyük psikolog Alfred Adler’in şöyle bir sözü var:

“Beni kullanmış olan fikre müteşekkirim.”

Adler, bu sözüyle ne kastetmiş bilmiyorum ama bu sözü okuduğumda bende uyandırdığı intiba şu oldu:

İnsanı şahsiyet ve insan yapan, içindeki potansiyelin açığa çıkabilmesi için kişi, ne yapıp edip tesiri altına gireceği büyük bir fikir ve o fikrin ortaya koyduğu ideali arayıp bulmalı ve ona teslim olmalıdır. Teslim olduktan sonra, o fikrin tesiri ve kendi gayretiyle ruhunda potansiyel olarak bulunan mevcut kuvvetin açığa çıkması, o kişinin, kendi şahsiyet aynasında “fikrin” gerçekleşmesini seyretmesi mânâsına gelir.

Bu süreçte fikrin pratiğe yakınlaşmasıyla, “şahsiyet” olma arasında paralellik olduğunu gören insan, muhakkak ki ona, misyonunu idrâk ettirecek bir tekâmül sürecine de girmiş olduğunu hissedecektir. Bu “tekâmül süreci”, şahsiyet olma sürecidir; acı içinde yaşanan bu süreçte, teslim olduğu “fikri” kendi iradî faaliyetinde seyreden insan, “üzerinde bulunduğu iş” de misyonunu her an biraz daha idrak edeceğinden, “mutluluğa” bir adım daha yaklaşmış olur. Bu insanın, “mutluluğu” hissetmesine sebep olan ve diğer taraftan da, pratiğe “yakınlaşmak” için kendisini “kullanmış” bulunan fikre “müteşekkir” olmasından daha tabii ne olabilir? Kahramanlık da, böyle büyük bir fikir karşısında, kendinde “kullandırma” istidadı bulunanlar için olsa gerek.

“Damlaya Damlaya” adlı eserinde İBDA Mimarı davaya -kendisine- “neyin” lâzım olduğunu şöyle işaretliyor:

“Bize, okuyan, arayan, bulan, anlayan, çırpınan, çırpınan, çırpınan insan lâzım… Kulağının işittiğini anlayan, gözü gerçeği görenler lâzım… Nefsini fedâ kılmış erler lâzım!” (sh. 60)

İBDA Mimarı’nın bu “çırpınışında” açıkça görülüyor ki, dâvâ haysiyeti, gayret, feraset ve basiret duygusu ve kahramanlık ahlâkına kadar, “İslâm’a Muhatap Anlayış”ın fikrine teslimiyet iddia eden bir devrimcide olması gereken her şey var. Bu vasıfların hepsini bir arada taşıyan veya taşıma gayreti içinde olanlar ancak, istenilen seviyede örgütlenmeyi sağlayabilir ve böylece de mücadeleyi hedefine ulaştırabilir.

Bütün bunların ışığında, yani, “olması gereken”e nisbetle “olan”ı değerlendirmeye çalışırsak, manzaranın arzu edilene epeyce uzak olduğu hususunda inanıyorum ki, çoğumuz hem fikirizdir. Girmemiz gereken “form”, içinde bulunduğumuz mevcut durum hakkında doğru tesbit ve teşhisler yapabilmemizi sağlayacağı gibi, yaşadığımız pratiğin ne olup olmadığını doğruya yakın tesbit ve teşhis edebilmemizde ve olmamız gereken noktaya “nasıl” varmamız gerektiği hususunda da bize yardımcı olacaktır.

İçimizde yatan aslanı bir türlü “uyandırıp”, istediğimiz hâlde kahraman olamadığımız gibi, elimize ve ayağımıza vurulan adeta görünmez prangalar yüzünden esaret  hayatı yaşamaktayken, bir türlü “mahkûm” olduğumuzu da hissedemiyoruz. Daha açık bir ifadeyle, ne kahraman olabiliyoruz, ne de mahkûm. Net olarak iki hâlden birini yaşayamadığımız için de-kabul etsek de, etmesek de- , tıkanıklık içinde bocalayıp duruyoruz. Mevcut durumumuz,  “şok geçiren” bir insanın haline benziyor, zaman, sanki bizim için durmuş gibi… Ne ileri, ne geri gidebiliyoruz, hareket kabiliyetimizi yitirdik sanki.

Siyasette, biyolojide, sosyal hadiselerde vs. hareketsizliğin beraberinde yok olmayı, ölümü getireceği malûm… “Her şey akar”, akmayan kokar… Ayrıca hareketin zaruri olduğunu anlatabilmek için bazen, sadece “hareket için hareket” yapılabileceğini de biliyoruz. Hâlimizin şuurunda olamamak ve ne olması gerektiğine karar verememek, bu menfi durumun bizce en büyük sebebi.

Kendi adıma ben biliyorum ki, şu ân bir çok kişi evinde, iş yerinde, sokakta dolaşırken, hattâ yatağında nefsiyle didişme hâlinde, yaşadığı sefil hayattan  hiçbir “tad” alamadan devamlı olarak kendine “ ne yapmak, nasıl olmak gerekir?” sorularını yöneltip duruyor. Zihinlerini devamlı meşgul eden bu sorulara cevap verememek veya verilen cevapların gereğini yerine getirememek, bu kişilerin-bizlerin- daha çok mutsuz olmasına sebebiyet veriyor.  Fakat, iradî faaliyet olmaksızın, sadece bu “didişme” ve “meşguliyetin” o kişilerin yaşadıkları mevcut durumun değişebilmesi için yeterli olamayacağı da aşikâr.

Burada, karşımıza, birbiriyle bağlantılı ve cevabı verilmesi gereken iki soru çıkmakta:

1-      Bu “şok”a benzeyen, iradenin zayıfladığı ve kararsızlığın hâkim olduğu durum nasıl oluştu?

2-      Bu menfî durumdan kurtulmak için yapılması gereken nedir?

İkinci soruya verilecek cevap gayet basit; yapılması gereken örgütlenmek, her sahada ve her yerde örgütlenmek ve daha fazla örgütlenmek…

Bugün, bu mevzuda –örgütlenmede- varolan zafiyetin hangi hususlarda baş gösterdiği, birinci soruya verilebilecek cevapta aranıp bulunabilir.

Örgütlenmeyi gerçekleştirmek ve böylece mücadeleyi iktidar hedefli bir çizgide verebilmek için, “Bize okuyan, arayan, bulan, anlayan, çırpınana, çırpınan, çırpınan insan lâzım… Kulağının işittiğini anlayan, gözü gerçeği görenler lâzım… Nefsini fedâ kılmış erler lâzım!” Alıntıdaki cümlenin başında “Bize” ifadesiyle kastedilenin “davanın sahibi”, bizi ilgilendiren kısmın ise, bu ifadeden sonraki bölüm olduğuna dikkat etmekte fayda var. Aksi takdirde, bizden istenileni biz de papağan gibi tekrarlama durumuna düşebiliriz ki, bugüne kadar bunu çoğumuz yaptık.

Açıkça anlaşılıyor ki, ataleti “andırır” menfî görüntünün başlıca sebebleri “anlayışsızlık”, “rahatlık”, “gerçeği görememek” ve fedâ ruhundan yani “kahramanlık ahlâkı”ndan  yoksunluktur. O zaman gayet açık ki, varolan eksiklikler de buralarda aranmalı.

“Yalan”, gerçeğin gizlenmesi demektir. Bununla birlikte müslümanın da “asla” yalan söylemeyeceği Peygamber buyruğuyla sabit olduğuna göre; gerçeği “görememek” ve onu “anlayamamak” dolaylı da olsa yalanın devam etmesine katkı sağlamaz mı? Hele hele gerçeği görmekten “korkmanın”  veya gördüğü hâlde bile bile ona sırtını dönmenin bir mazereti olabilir mi?  Gerçeği görüp, hissedip ve onun etrafında düşünmeye başladıktan sonra, onun hakkında oluşacak anlayış neticesinde insan, bir şeyler yapmak için harekete geçebilir; ancak bu süreçte, “nefsini fedâ” kılmanın şartlarına erişebilir.

Gerçeğin tesbitinde ve onun görülmesinde gösterilecek zaafın doğrudan, örgütlenme faaliyetini ve bu faaliyet için zaruri motivasyonu etkileyeceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Çoğu zaman “gerçek”, bütün azametiyle göz önünde dururken, insanlar, farklı farklı sebeplerden dolayı onu görmezler-göremezler. Bazen de, ona bakmaktan ve onu görmekten korkarlar. Çünkü, gerçeği görmek, hâlâ varolan vicdanlara mesuliyet yükler ve o vicdan sahiplerini harekete geçirmeye zorlar. Korkmalarının sebebi belki de, harekete geçtiklerinde onları bekleyen “risk”leri düşünmeleri olabilir. Fedâ ruhuna ve  kahramanlık ahlâkına zıt olan bu durumda yapılması gerekeni yapmamak, düşünülmesi gerekeni düşünmemek ve söylenmesi gerekeni söylememek vardır ki, bu da “yalan”ın yaşaması ve yayılmasına hizmet etmek mânâsına gelir.

Örgütlenmenin ve mücadelenin istediği seviyede örgütlü mücadele verebilmenin önündeki engelleri tartışırken, bu “risk” faktörünü kesinlikle göz ardı etmeyeceğiz. Garip olan şu ki, bu problemi aşmanın yolu yine örgütlenmekten ve örgütlü mücadeleye katılmaktan geçmekte…

“Ne kahraman olabiliyoruz, ne de mahkûm olduğumuzu hissedebiliyoruz.”

Evet, bu doğru. Çünkü, kahramanlığımızın ve mahkûmluğumuzun aynı unsura bağlı olduğuna anlamakta problem yaşıyoruz.

Biz, savaşa “savaşmaya mahkûm” edilmiş bir neslin üyeleriyiz.

Başka bir ifadeyle, bizim mahkûmiyetimiz kahraman olmaktır.

Yaşamamız ve bütün ruhumuzu sarması gereken duygu budur.

“Ya ol, ya öl!” emri bize bu mahkûmiyetimizi ihtar etmektedir.

“Savaşa” mahkûm olduğumuzu bütün varlığımızda hissettiğimiz ân, kararsızlık belâsını da kendimizden ve çevremizden defetmiş olacağız. Bizim kahramanlığımızın da, mahkûmiyetimizin de anahtarı savaşın içinde gizli. Hakeza özgürlüğümüzün de!..

Savaşa ve savaşmaya hüküm giydiğinin şuurunda olanlar gerçeğe bakmaktan ve onu görmekten korkmazlar; onu olduğu gibi tesbit ve teşhis ederken de hataya düşme ihtimalleri çok azdır. Gerçek, ne kadar “esir” statüsünde tutulursa tutulsun, ne kadar köle gibi itilip, kakılmak istenirse istensin, sayısız yalanlarla ne kadar perdelenmeye çalışılırsa çalışılsın ve kendisini göstermesine ne kadar izin verilmezse verilmesin yine de bu durum değişmez. Çünkü, “savaşa mahkûm” olduğunu his halinde yaşayanlar,  ferasetten de nasibi olanlardır.

“Gerçek”, bir dağ gibi dimdik bütün ihtişamıyla insanlığın önünde dururken, perdeleme faaliyetinden dolayı O değil de perdeler görülmekte; bu da ayrı bir gerçek. Perdelemeden gaye onu, hem bizden, hem de başkalarından gizlemek… Perdeleme o kadar yoğun ve çok katmanlı ki, artık, perdeleyenin kim olduğu unutuldu, sadece perdelemede kullanılan “yalan” malzeme, gerçek zannedilir oldu.

Baş devrimci görevimiz, malzemesi yalan, kandırmaca, avutmaca ve oyalama olan bütün perdeleri tek bir hamlede yırtıp, gerçeğin bütün asliyetiyle görülmesini sağlamaktır.

Biz, gerçeğe bakmaktan, onu görmekten ve göstermekten  korkmayız. Hak ve hakikat kaygusu, devrimci disiplin ve devrimci ciddiyet bizden bunu ister.

Yalanla, hileyle ve oyalamayla bezenmiş bu perdelerin arkasında, sadece bir suret yok! Bizi kullandığı için kendisine müteşekkir olacağımız büyük fikir var!

Peki “GERÇEK” nedir?

 

Ali Osman ZOR – Eylül 2012

Kaynak: http://aliosmanzor.com

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: