İşgalci Katil Terör Çetesi Gazze’ye Yeniden Saldırırken

İşgalci Katil Terör Çetesi Gazze’ye Yeniden Saldırırken

İşgalci Katil Terör Çetesi Gazzeye Yeniden Saldırırken

İşgalci terör çetesi İsrail, cinayetlerine yeni cinayetler eklemek üzere Gazze’ye yeniden saldırmaya başlamışken, bizim de gözümüze arşivimize düzenlerken bir köşe yazısı takıldı. Yazı, Yeni Akit’te yazan Faruk Köse’ye ait… Özü itibariyle güzel bir yazı… 11 Mayıs 2014 tarihli yazının başlığı ise, “İsrail ile problemlerin “önemli ölçü”de aşılabilmesi için…” Yazının başlığını kabul edemeyeceğimizi hemen söyleyelim; İsrail’le birlikte, İsrail varolmaya devam ettiği müddetçe bir problem aşılamaz. İsrail’in varlığını kabul edici, İsrail’i meşrulaştırıcı her teşebbüs, İslam’a, vatana, tarihe, Ulu Hakan’a, kardeşlerimize ihanettir. Problemlerin çözümü, İsrail’in varlığına son vermekle mümkün. Üstad Necip Fazıl, bize, “hepçi ve bütüncü zuhurla mükellefsiniz!” demekteydi ki, bu vazifelendirmede, İsrail’in varlığını reddetme, ara çözümleri kabullenmeyi reddetme de vardı. Dolayısıyla güya ara çözümleri, çözüm olarak önümüze sunan mürted, münafık veya ahmak soyunu da reddetmeyi bu cümleden olarak saymamız lazım. (Not: Yazının başlığı aslında bir ironi, AKP’nin tezadını yüzüne vurmak için Sayın Köse bu başlığı uygun görmüş. Yoksa Sayın Köse’nin de ara çözümlere razı olmadığı ve AKP’yi bu yolda itham ettiği zaten yazısı okunduğunda anlaşılıyor.)

Van Münitçi sahte kahramanın ikiyüzlülüğünü tokat gibi yüzlerine çarpan yazı aşağıda:

“İsrail ile problemlerin “önemli ölçü”de aşılabilmesi için…”

Uluslararası arenada “devlet” muamelesi gören ve fakat var olduğu günden bu yana bir “Siyonist Terör Üssü” işlevi gören İsrail’le ilişkilerin, “Mavi Marmara katliamı”nın ardından geldiği noktayı biliyorsunuz. Bozulan ilişkilerin düzelmesi için Türkiye’nin üç şartı vardı:

İsrail Türkiye’den özür dileyecek, gemide şehid ettiği kişilerin ailelerine tazminat ödeyecek ve Gazze’ye uyguladığı ambargoyu kaldıracak…

Hem Başbakan Erdoğan, hem de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bu üç şart gerçekleşmediği sürece İsrail ile ilişkilerin asla eskisi gibi olmayacağını defalarca söylediler; iç siyasette ve dış ilişkilerde bu “üç şart”ı vitrine çeken bir politika izlediler.

Ancak “ilişkilerin vitrinde görüneniyle hakikatte olanı” farklıydı. Nitekim İsrail’in pek bir şey kaybetmediğini, zira bu süreçte “İsrail ile Türkiye arasındaki ticaretin yüzde 30 artarak tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktığı”nı görüyoruz.

Anlayacağınız, Türkiye-İsrail ilişkileri, öyle sanıldığı gibi kötüye falan gitmedi; sahne görüntüsü farklı, sahne arkası farklı bir süreç yaşandı.

Obama’nın İsrail ziyareti esnasında bize “özür” diye yutturulan şey İsrail Hükümeti’nin özrü değil, İsrail Başbakanının, “kişisel üzüntüleri”ni iletmesinden ibaret. Her ne kadar “tazminat” konuşuluyorsa da, “Gazze ablukası” konusunda İsrail yumuşamış değil. Nitekim İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın bir yetkilisi, “Erdoğan’ın talebi ile Gazze siyasetini değiştirecek bir ülke miyiz?” diye sorup, “kimseye verilmiş bir taviz yoktur, Gazze Deniz Ablukası hâlihazırda devam ediyor ve etmeye de devam edecektir” diye açıkça ilan etti.

Ancak bu net ifadelerle birlikte, İsrailli yetkilinin ilişkilerin geldiği son durumu ifade eden şu cümlesi çok ilginç: “İmzaya hazır bir anlaşma metni var ve pazarlıklar bitmiştir.”

Bu, Türkiye ile İsrail arasındaki “vitrindeki gerginlik”in, yerini “arka plândaki sükûnet”e bırakacağı anlamına geliyor.

Bu arada, Türkiye’ye karşı sert tutumuyla bilinen İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman bile ilişkiler hakkında, “durumun yakın bir gelecekte normale döneceğine ve ilişkilerimizin iyileşeceğine inanıyoruz” dedi.

Bütün bunların üzerine, nihayet Dışişleri Bakanı Davutoğlu, İsrail’le yürütülen görüşmeler hakkında, “problemlerin önemli ölçüde aşıldığını, ancak nihai noktaya varılıncaya kadar kesin ifadeler kullanmanın doğru olmayacağını” söyledi.

Sayın Davutoğlu’nun bir cümlesi çok önemli. Diyor ki:

“Ümit ederiz bu mesele bir an önce Türkiye’nin ilkesel tutumu çerçevesinde çözüme kavuşturulur. Gelişmelerin olumlu yönde olduğunu vurgulamak isterim.”

Şimdi Davutoğlu’nun bu cümlesini alın, yukarıda İsrailli Dışişleri yetkilisinin cümlesinin yanına koyup, manzaraya bakın. Zira İsrail Dışişleri, “Gazze konusunda İsrail’in tutumunda bir değişiklik yok” derken, bizim Dışişleri, meselenin “Türkiye’nin ilkesel tutumu çerçevesinde” çözülmek üzere olduğunu söylüyor.

Peki, bunların hangisi doğru?

Eğer mesele Türkiye’nin ilkesel tutumu çerçevesinde “önemli ölçü”de çözülecekse…

1- İsrail Hükümeti’nin Türkiye Hükümeti’nden özür dilemesi lazım. Ancak özür şartı, İsrail Başbakanı’nın “üzgünüm” sözüyle gerçekleşmiş sayıldı.

2- İsrail’in, şehid edilenlerin ailelerine tazminat ödemesi lazım. İsrail zaten buna razı, ama miktarına itirazı vardı. Şimdi miktarın düşürüldüğü söyleniyor.

3- Gazze’ye ambargonun kalkması lazım. Yukarıda gördük, İsrail Dışişleri, “Erdoğan istedi diye Gazze siyasetini değiştirecek değiliz” diyerek ambargonun kalkmayacağını ilan etti. Bu durumda Türkiye’nin şartı ne olacak? Şöyle olacak: İsrail, Türkiye’den gelebilecek her türlü yardımın Gazze’ye “mutabakat” ve “Cogat biriminin izni ile” girebileceğini kabul ettiğini anlaşma metnine yazıp imzalayacak. Böylece Türkiye, şartını gerçekleştirdiğini ilan edecek. Ancak, zaten hâlihazırda Gazze’ye mal girişi “mutabakatla” ve “Cogat biriminin izni ile” oluyor.

O zaman, değişen ne?

Ahmet ÖLÇÜLÜ

-SRA-L ORTAK ÇIKAR BABACAN

Bu da tam 17 Aralık Operasyonunun hemen ardından Ali Babacan’ın İsrail radyosuna verdiği beyanatla ihanetlerini apaçık ilan-itiraf ettikleri açıklamanın Türkiye’deki Yahudilerin çıkardığı Şalom gazetesine aksetmiş hali.

Hangi müslümanın İsrail denen terörist çete ile, müslüman katilleri ile, bebek katilleri ile, ırz düşmanları ile ortak çıkarları olabilir ki?

Hangi müslüman, Allah ve Resulü’nün baş düşmanları, Allah’ın Kur’an’ında lanetlediği bu mahlûkatla ortak çıkarımız var diyebilir?

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: