IŞİD ve İzzet İbrahim el-Durî

IŞİD ve İzzet İbrahim el-Durî

Esselâmü aleyküm.

Beni işitebiliyor musunuz?

(Av. Güven Yılmaz, işitebildiğini söylüyor ancak Carlos’un sesi çok da net gelmiyor.)

Nasılsınız?

(Av. Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.)

İyiyim, iyiyim. Ramazanınız da mübarek olsun bu arada.

Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl?

(Av. Yılmaz, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun çok iyi olduğunu söylüyor.)

Bana soracağınız herhangi bir soru var mı?

(Av. Yılmaz, sorusu olmadığını, dilediği gibi konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.)

Hakkında konuşulabilecek çok konu var ama ben Fransa eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin başına gelenlerle başlamak istiyorum.

(Carlos, Sarkozy’nin, 1 Temmuz 2014 günü, malî suçlar ve yolsuzluklarla ilgili Fransız polis birimi tarafından gözaltına alınıp 15 saat boyunca sorgulanması ile ilgili bir değerlendirme yapıyor ve Sarkozy dönemindeki gibi alenî bir yolsuzluğun Fransa tarihinin başka hiçbir döneminde bu çapta görülmediğini söylüyor. Bu sırada hat kesiliyor ve Carlos yeniden arayıp, konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor. Sarkozy’nin tüm bunlara rağmen yeniden devlet başkanı olmaya oynadığını vurguluyor. Bu çerçevede başka kısa değerlendirmeler de yaptıktan sonra, Irak mevzuuna geçiyor.)

Bugün Irak’ta olanlar, çok ama çok acayib.

Saddam’ın devlet başkanlığı döneminde Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı olan İzzet İbrahim el-Durî, daha önce de söylediğim gibi, dürüst bir insandır, iyi bir müslümandır ve Amerikan işgaline karşı Baas merkezli direnişin liderliğini yapmıştır. Yüzde yüz emin değilim ancak aldığım haberler, bir dönem kaldığı Suriye’yi terkettiği ve Suudî Arabistan’a gittiği yönünde. Kendilerine Suudî Arabistan da yardım ediyor.

Baas ideolojisi bir yana, kendisi gerçek ve iyi bir müslümandır. Namuslu bir insandır. Yabancı emperyalist güçlerin yahut İsrail’in işbirlikçisi bir hain olmamıştır asla.

Bağdad’taki Amerikan destekli ajan rejime karşı yürütülen direnişe liderlik ettikleri söylenen o küçük ama şanslı cihadçı isyancı grubun [IŞİD – Irak ve Şam İslâm Devleti], bu çapta bir hareketi tek başına götürebilecek ve iktidarı eline alabilecek bir gücü ve büyüklüğü yok gerçekte. Bu bakımdan, aralarında İzzet İbrahim el-Durî’nin liderlik ettiği Baasçıların da bulunduğu tüm Irak Millî Direnişi, geride durup kendilerini saklamaya çalışıyor benim kanaatime göre.

İzzet İbrahim el-Durî, öyle televizyonlara çıkıp –diğerleri gibi- saçmasapan şeyler söyleyerek provokasyon yapmıyor. Bu da gösteriyor ki, öbür aşiretlerle de anlaşma yapmış olarak, ciddi bir iş yürütüyorlar. Unutmayınız ki, bir aşiretler ülkesidir Irak. Tüm Irak, hattâ Kürtler bile böyledir.

Bu rejimi yenilgiye uğratabilmelerini, Bağdad’taki o suçlu ve yozlaşmış devlet başkanını [Nuri el-Malikî] tamamen bertaraf edebilmelerini ve tesis edecekleri hükümette, aynı şekilde mecliste, Irak’taki tüm halkların gereğince temsil edileceği demokratik bir rejim kurabilmelerini umalım.

Ben, uydurulmuş bir yalandan ibaret o güya “temsiliyetçi” Batı demokrasisinin bir taraftarı değilim. Basın yönlendirmesi ve özel seçim kanunları yoluyla hep aynı insanların iktidara geldiği ve güya sağ sol diye kanatlara ayrılmasına rağmen bu gerçeğin hiçbir zaman değişmediği, adına da “demokrasi” dedikleri o yalanın bir yandaşı değilim. Benim “demokrasi” derken kasdım, herkesin hakkını aldığı ve savunabildiği bir sistem.

Yalnız, şöyle bir tehlike görüyorum ben şu ân: Batı basını veya dünya basını, Sünnî köktenci müslüman olan bir temâyülün bu isyanda başrolü oynadığına vurgu yapıyor sürekli. Şayet bu doğruysa veya Şia’ya sırf Şia oldukları için saldırılır da tarihî Sünnî-Şiî savaşı hortlatılırsa, bu sadece Batılı emperyalistlerin, siyonistlerin, bunların ajan ve müttefiklerinin çıkarına olur. Çünkü Şiîler çoğunluktadır Irak’ta ve Irak’ın kendisi de sun’i sınırları olan sun’i bir ülkedir zaten.

Aynı şekilde, Irak’ın hemen doğusunda da, nüfusunun ezici çoğunluğu Şiî olan bir İran vardır. Kaldı ki İran, dünyanın antiemperyalist ve antisiyonist tarafında yer almaktadır. Üstelik, apaçık antisiyonist olmalarına rağmen, yahudileri kanunî takibata uğratmamakta, onlara saldırmamakta, onlara tüm vatandaşlık haklarını verdikleri gibi, bu küçük yahudi azınlığın mecliste temsiline de daima imkân tanımaktadırlar.

Demek istediğim şu ki, Bağdad’ın o yozlaşmış güya Şiî hükümetten kurtarılışı mücadelesi, İran’la savaşın devam etmesine yol açmamalı; Haricî olarak adlandırılan en küçük azınlıklar bile dahil olmak üzere, bölgedeki herkesin ve her halkın hakları teslim edilip savunulmalı, ancak bir diğerinin haklarına tecavüz etmelerine de asla müsaade edilmemelidir. Bana göre, insanların istedikleri şeye inanıp istedikleri şeye inanmamaya hakları vardır. Elbette, komşularının inançlarına ve haklarına saygı göstermek şartıyla! Kuşkusuz bazı dinî azınlıklar da, biz mü’minler için şok edici olabilecek ibadet ve merasimlerini ortalık yerde yapmayıp kendi mabedlerinde yapacak kadar sağduyulu olmalıdırlar.

Korkarım, Amerika’nın köleleri, uşakları ve müttefikleri, nüfusunun çoğunluğu Sünnî olan Türkiye de dahil olmak üzere, müslümanların birbirlerine düşmesinden ve bu tür ihtilafların sürdürülmesinden kendileri için fayda ummaktadır.

Amerikalılar tarafından, ABD emperyalistleri tarafından Irak halkına empoze edilen Malikî rejiminin düştüğünü görmekten kuşkusuz çok memnun olurum. Yine, bu rejimin lideri olan hainler, herkesin önünde yargılanıp Bağdad’ın merkezinde sallandırılırlar inşallah. Ancak tüm bunlar, Irak’ı onlarca yıl sürecek bir başka savaşa ve felâkete sürüklememeli; Filistin’in kurtuluşu mücadelesini zayıflatmamalı; bölgedeki Arab halklarının “İslâmın yeşil bayrağı altında” bağımsızlığını kazanmasına engel olmamalıdır.

Hatırınızdan çıkartmamalısınız ki, Allah rahmet eylesin, Şehid Saddam Hüseyin, Irak bayrağına bizzat kendi elleriyle yazmıştır o mukaddes “Allahü Ekber” lâfzını. Ki bu söz, sadece biz müslümanlar için büyük mânâ taşımaz. Yanımdaki hıristiyan yoldaşlarımın bile, muharebenin belli ânlarında, bizimle birlikte “Allahü Ekber” diye haykırdıklarını işitmişimdir.

Bölgenin kurtulması için hep birlikte dua edelim.

Bu vesileyle, Nakşibendî Ordusu’nun kurucusu İzzet İbrahim el-Durî’yi Irak devlet başkanı olarak görmek isterim. Nakşibendîliğin fikirlerinin ne olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz diye tahmin ediyorum (Carlos, mutlu ve memnun bir edâyla gülüyor), ancak Türkiye’deki tüm gönüldaşlarımın da dahil olduğu bu muazzam topluluk, fanatik bir dinî diktatörlüğün maskesi olarak kullanılmaz inşallah Irak’ta. Bu çok yıkıcı olur yoksa ve ülkenin gücünü de nötralize eder.

Zaten, yine hatırdan çıkarılmamalıdır ki, tarihî bakımdan hep “açık fikirli” olagelmiş insanlardır Nakşibendîler ve hiçbir zaman bir zulüm manivelası olmamışlardır. Nakşibendî tarihine dair teferruata girmek istemiyorum, benden daha iyi biliyorsunuz zaten, fakat benim bildiğim kadarıyla, daima çoğunluk olmalarına rağmen, her zaman “açık fikirli” olmuşlardır. Ne var ki, Çeçenistan’da, güya Nakşibendîlik ve Vahhabîlik adına, Çeçen halkının tarihî geleneğine ve İslâmî Nakşî inancına saygı gösterilmemiştir.

Çeçenistan küçük ve tecrid edilmiş bir ülke, ama Irak öyle değil. Bu tür şeyleri kullanmayı deneyerek Irak’ı bölüp bölmeyeceklerini şimdiden bilemiyorum. Fakat Kürtlerin, Türkiye’nin de yardımıyla (Carlos gülüyor) bağımsızlıklarını kazanacakları gözüküyor; ki bu da çok ilginç tabiî. Halkının iradesini temsil eden Türkiye’deki İslâmcı hükümetin, Türkiye  Cumhuriyeti’ndeki Kürt nüfusla birlikte, buna destek verecekleri anlaşılıyor (Carlos gülüyor). Üstelik, değil yakında, değil aylar sonra, belki haftalar sonra gerçekleşecek bir hâdiseden bahsediyoruz.

Bu arada, ABD’nin bölgeye asker göndermeyeceği de anlaşılıyor. Ancak insanları havadan öldürmek için, Arab Yarımadası’ndaki “müslüman Arab” hükümetlerin çoğunun da rızası ve işbirliğiyle, Washington’dan veya ABD’deki üslerden kumandalı “insansız hava araçları” göndereceklerdir.

Her ne olursa olsun, İngiliz imalatı bir ülke olan Irak Cumhuriyeti’ndeki halkın veya halkların, aşırı mezhebçi kavgalara kapılmayacak kadar sağduyulu olacağına ve Baas idaresinin altun yılarına döneceklerine inanıyorum. Böyle diyorum, çünkü bir dönem oradaki tüm siyasî mahpuslar serbest bırakılmış, rejime karşı artık silâh kullanmayacaklarına söz veren bu mahpuslara iş ve sair imkânlar verilmişti; bizzat şâhidim. Baas rejimine aynen dönmek gibi birşeyin sözkonusu olabileceğini zannetmiyorum, bu imkânsız, ancak bölgedeki halkların, belli bir dönemde, tarihlerinde hiç olmadığı kadar iyi şartlarda yaşadığını da unutmayalım.

Allahü Ekber.

5 Temmuz 2014

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: