ANAYASA MAHKEMESİ’NDEN BİR “DOST” KARARI *

ANAYASA MAHKEMESİ’NDEN BİR “DOST” KARARI *

Dost Tarikatı Lideri İhsan Güven ve eşinin öldürülmesi ile ilgili olarak haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen dosyanın sanıkları, Yargıtay tarafından kararın onanması ile Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuşlar ve Abdüsselam Tutal, Emin Koçhan ve Selim Aydın’ın başvuruları karara bağlanarak hak ihlali olduğu tesbit edilmiş ve yeniden yargılama yapılmasına karar verilmiştir. Bu karar üzerine önce bu üç sanık hakkında ve daha sonra da Burak Çileli ve Burhanettin Yalçın hakkında yerel Mahkeme yeniden yargılama taleplerini kabul etmiş ve tüm dosya sanıkları tahliye edilmişlerdir.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’nce bireysel başvuru sonucu 2013/2319 başvuru nolu ve  08.04.2015 tarihli kararı ile hak ihlalleri tesbit edilmiş ve bu karar sonuçları itibariyle yalnızca başvurucular ve dosyadaki diğer sanıklar hakkında bir hüküm ifade etmekte ise de Anayasa Mahkemesi’nin bu kararını incelediğimizde aslında bireysel anlamda bir hak ihlalinin ötesinde ilkesel bir karara imza atıldığını görmekteyiz.

Sözkonusu AYM kararında hak ihlalinin nedenleri şöyle açıklanıyor.

“Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri  önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (3) numaralı fıkrasının (c) ve (d) bentleri şöyledir:

“1. Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir…

  1. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

  1. c) Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
  2. d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;

…”

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 22)

Başvurucuların iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olmadığı, ayrıca başka bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığından, başvurunun adil yargılanma hakkına ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

 

Esas Yönünden

Adalet Bakanlığı, Anayasa’nın adil yargılanma hakkına ilişkin hükümlerinin, AİHS’nin 6. maddesi ve bu maddeye ilişkin AİHM’nin içtihatları ışığında yorumlanması ve uygulanmasının doğru olacağını değerlendirdiğini belirtmekte ve AİHM’nin Salduz/Türkiye kararında ilgilinin kolluk aşamasında avukattan yararlanma hakkını incelediğini (Salduz/Türkiye [BD], B. No. 36391/02, 27/11/2008), bu kararda öncelikle adil yargılanma hakkının hazırlık soruşturmasını da kapsayan en temel haklardan biri olduğunu vurguladığını, delillerin toplanması aşamasında ilgili mevzuat karmaşık olduğundan, ilgilinin haklarının korunması için avukat yardımından faydalanmasının zorunlu olduğunu, ayrıca adil yargılanma hakkının, iddia makamının baskı ve zorlama olmaksızın elde ettiği delillerle iddiasını ispat etmesi gerekliliğini de kapsadığını belirtmektedir. Sonuç olarak AİHM’nin, her davanın kendine has koşulları içinde bazı kısıtlamalar mümkün olmakla birlikte, ilgiliye kolluk tarafından ilk sorgulanmasından itibaren avukat yardımından yararlanma hakkı tanınmasının zorunlu olduğunun belirtildiği ifade edilmektedir.

 

Adil yargılanma hakkı kişilere dava sonucunda verilen kararın değil, yargılama sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetletme imkânı verir. Bu nedenle, bireysel başvuruda adil yargılanmaya ilişkin şikâyetlerin incelenebilmesi için başvurucunun yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediğine, bu çerçevede yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi delillerini ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği veya kararın gerekçesiz olduğu gibi, mahkeme kararının oluşumuna sebep olan unsurlardan değerlendirmeye alınmamış eksiklik, ihmal ya da açık keyfiliğe ilişkin bir bilgi ya da belge sunmuş olması gerekir (Naci Karakoç, B. No: 2013/2767, 2/10/2013, § 22).

 

AİHS’nin 6. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi kapsamında, isnat altında bulunan kişi savunma hakkının kullanılmasında üç ayrı hakka sahiptir. Bunlar kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafi yardımından yararlanma ve bir müdafi tayin etme olanağından yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görülürse resen atanacak bir müdafi yardımından yararlanma haklarıdır. Dolayısıyla, suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması talep edilemez (Pakelli/Federal Almanya, B.No: 8398/78, 25/4/1983, Kazım Albayrak, B. No:2014/3836, 17/9/2014, § 28).

 

Müdafi yardımından yararlanma hakkı, adil yargılama için suç isnadı altındaki kişilere savunma hakkı verilmesinin tek başına yeterli olmadığını, ayrıca bu kişilerin kendilerini savunma imkânına da sahip olmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda savunma hakkının etkin bir şekilde kullanma imkânını sağlayan müdafi yardımından yararlanma hakkı aynı zamanda adil yargılanma hakkının diğer bir unsuru olan “silahların eşitliği” ilkesinin de gereğidir (Kazım Albayrak, B. No:2014/3836, 17/9/2014, § 29).

 

AİHS’nin anılan maddesi herhangi bir istisna gözetmeksizin suç isnadı altında bulunan herkesi kapsamakta ve ceza yargılamasının her aşamasında uygulanmaktadır. Dolayısıyla soruşturma aşamasında yapılan işlemler bakımından da bu hak güvence altına alınmıştır. Bu kapsamda AİHM, adil yargılanma hakkının güvencelerinin yargılama öncesi işlemlere de uygulanması gerektiğini belirtmiştir (Imbrioscia/İsviçre, B.No: 13972/88, 24/11/1993, § 36-38). Diğer taraftan AİHM, müdafi ile temsil hakkının sınırsız olmadığını, geçerli bir nedenle dava öncesi aşamada avukata erişimin kısıtlanabileceğini, her durumda yargılamaya bir bütün olarak bakıldığında kısıtlamanın adil yargılamaya engel olup olmadığının değerlendirileceğini belirtmiştir (John Murray/Birleşik Krallık, B.No: 18731/91, 8/2/1996, § 63, Magee/ Birleşik Krallık, 6/6/2000, B. No: 28135/95, § 41). Bu kapsamda suç isnadı altında bulunan kişinin, gerekirse resen atanan bir avukat tarafından etkili bir şekilde savunulma hakkı adil yargılanma hakkının temel unsurlarında biridir (Poitrimol/Fransa, B.No: 14032/88, 23/11/1993, § 34, Kazım Albayrak, B. No:2014/3836, 17/9/2014, § 30).

 

Bununla birlikte AİHM, AİHS’nin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesinin, bu hakkın güvencelerinden kişilerin kendi iradeleriyle vazgeçmelerini engelleyecek şekilde yorumlanamayacağını belirtmektedir (Aksin ve diğerleri/Türkiye, B. No: 4447/05, 1/10/2013, § 48).

 

Adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için her türlü şüpheden uzak bir açıklıkta olması, ayrıca sonuçlarının ağırlığı itibariyle asgari garantileri içermesi, önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemesi ve vazgeçmenin sonuçlarının makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerekir (Salduz/Türkiye, B. No: 36391/02, 27/11/2008, § 59;  Talat Tunç/Türkiye, B. No: 32432/96, 27/3/2007, Aksin ve diğerleri/Türkiye).

 

AİHM, bazı durumlarda kişinin talebi olmasa da, resen ücretsiz olarak avukat tayin edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Kişinin olanağının olmaması yanında, ayrıca suçlama nedeniyle alabileceği özgürlükten mahrum bırakılmayı gerektiren bir ceza ve davanın karmaşıklığı, avukat yardımının sağlanmasını gerektiren bir hukuki menfaati ortaya çıkarmaktadır (Talat Tunç/Türkiye § 55, 56;  Kazım Albayrak, § 31)

 

Açıklanan nedenlerle, başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”

 

Görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesi’nin mezkur kararı her ne kadar bireysel başvuru sonucu verilen bir karar ise de ortaya konulan hükmün mahiyeti gereği, hukuk sistemimiz içerisinde aynı durumda olan ve emniyet aşamasında avukat yardımından faydalandırılmayan ve bunun sonucunda da savunma hakkı kısıtlanarak hapis cezalarına mahkum olan ve bu nedenle halen cezaevlerinde yatan insanların durumlarına da doğrudan etki etmelidir.

Bu karar, “bireysel başvuru neticesi verilmiştir ve sadece başvurucu açısından bir hüküm ifade eder” şeklinde dar yorumlanmamalı ve aynı durumda olan kişilerin de davalarının yeniden görülmesi gerekmektedir. Özellikle Anayasa Mahkemesi’ne şekil şartları açısından 12.09.2012 tarihinden sonra kesinleşmiş olma şartı ile süre yönünden müracaat etme imkanı olmayan ve bu tarihten önce haklarında verilen mahkumiyet hükümleri kesinleşmiş olup halen cezaevlerinde bulunan benzeri hükümlülerin de hukuk önünde eşit haklara sahip olması AİHM kararları,  Anayasa’nın 36. Maddesi, AİHS 6.maddesi gereğidir. Bu durum aynı zamanda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7.maddesinin 2. Fıkrasında geçen “Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” hükmünün ruhuna da uygun bir yorumdur. Aynı hak ihlaline maruz kalıp birinin bundan faydalanması, ama süre yönünden diğerinin faydalanmaması hakkaniyete uygun değildir. Nitekim TC Anayasası’nın 10.maddesinde belirtilen “- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. …Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Temel prensibinde belirtilen “benzeri sebepler” başlığı altında Anayasa Mahkemesi’nin ilkesel nitelikteki bu kararının gereği, herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Her ne kadar şekli olarak Anayasa Mahkemesine müracaat hakkı olmasa da bir hak ihlalin varlığını iddia eden ve müracaatta bulunan hükümlüler hakkında Yerel Mahkemeler tarafından yeniden yargılama kararı verilmesi ve bu şekilde kanun önünde eşitlik prensibinin işlemesine katkı sağlanması gerekmektedir ve kanaatimizce bu bir anayasal zorunluluktur.

Aslında bu durum bir bakıma kendi ayıbını geç de olsa telafi etmesinin yanında “hukukun üstünlüğü” prensibinin slogan olmanın ötesinde var olduğunu göstermesi anlamında da yargı ergi açısından bir fırsattır. Ve umarız Yargı bu fırsatı doğru bir şekilde kullanarak “maşa” olarak nitelendirilmekten kurtularak “şeriatın kestiği parmak acımaz” anlayışının tekrar dirilmesine vesile olur.

 

 

* Kamuoyunda “Dost Tarikatı Davası” olarak bilinen, Emekli Binbaşı İhsan Güven ve karısının öldürülmesi ile alâkalı olarak gönüldaşlarımızın hüküm giydiği dosya, Anayasa Mahkemesi kararıyla bozulmuş, sürecin devamı hâlinde gönüldaşlarımız “yeniden yargılama kararı” ile kısa bir süre önce tahliye edilmişlerdi. Teknik aksaklıklardan dolayı söz konusu davada gönüldaşlarımızın da avukatlığını üstlenen Sayın Güven Yılmaz’ın konuyla ilgili yaptığı değerlendirmesidir.

ADIMLAR

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: