DOĞUDA ve BATIDA KADİM TARIM KÜLTÜRÜ ÜZERİNE -I-

DOĞUDA ve BATIDA KADİM TARIM KÜLTÜRÜ ÜZERİNE -I-

TARİHTE TARIM İNKILÂBI

Bütün tarih anlayışlarında ortak kabul şudur ki: Medeniyet tarımla başlamıştır ve tarıma dayalı olarak gelişme göstermiştir. Kadim medeniyetlerde, zirai faaliyetler genellikle akarsu ve nehir yataklarının yanında yapılmaya başlanmıştır. Burada en önemli faktör tabii olarak su ihtiyacıdır. Esas itibariyle akarsu ve nehir yataklarının yanıbaşında ilkel sulama yöntemleriyle başlayan tarım, sulama tekniklerinin gelişmemiş olmasından dolayı toprakta tuzlanma ve çölleşmeye sebep olmuştur. Bu da su yakınındaki tarım medeniyetinin yeni arayışlara girmesine sebep olmuştur. Dr. Nüvit Soylu‘nun Sulama ve Tarihçesi ve Uygarlık isimli yazısında anlattıklarına göre; “Mısır’daki sulama uygulaması Nil Nehrinin önüne çekilen bir duvarla taşan suların arazi içine doğru açılan kanallarla taşınması şeklinde gerçekleştirilmiştir. M. Ö. 5000 yıllarında Nil nehrinden su saptırılarak tarım alanlarına iletilmiştir. Dünyanın bilinen ilk kaya dolgu barajı, M. Ö. 3000 yıllarında Nil nehri üzerinde Firavun Menes tarafından yaptırılmıştır. Bunun yanında, M. Ö. 2000 yıllarında Mısırda büyük sulama kanalları inşa edilmiştir. Bu sulama kanallarının bazılarından bugün halen yararlanılmaktadır.

Ölçüye dayalı sulama uygulamalarının ise M. Ö. 5000 yıllarında Latin Amerika’ da Aztekler ve İnka’lar tarafından gerçekleştirildiği bu kavimlerin sulu koşullarda melez mısır yetiştirdiği belgelerde yer almaktadır. Hindistan’ın İndus vadisinde M. Ö. 5000 yıllarında hüküm sürmüş Mahon Jo Daro medeniyeti sırasında, çağına göre oldukça ileri sayılabilecek sulama ve drenaj sistemleri kurulmuştur.

Antik çağda Çin’de de sulama sistemlerin var olduğu bilinmektedir. Arap yarımadası, Türkiye, İran ve Orta Doğunun diğer bölgelerinde de zamanımızdan 3000 yıl kadar önce sulama uygulamaları yapılmıştır. Babil Kralı Hammurabi, M.Ö. 1700 yıllarında çıkardığı kanunlarla, sulama sistemlerinin kurulması ve işletilmesini devlet eliyle yapmış, suyu kurallara göre kullanmayan çiftçilere bazı cezalar getirilmiştir.”[1]

Sulama tekniklerinin daha da geliştirilmesiyle birlikte, ihtiyaç fazlası gıda üretimi meydana gelmiş, bu da insanların farklı meşguliyetlere yönelmesini doğurmuştur. Gıda fazlası üretimle birlikte tarım ticareti bir vakıâ olarak kendiliğinden ortaya çıkmış, akabinde toplumun tüm kesimlerinin tarımla uğraşma zorunluluğu da ortadan kalkınca medeniyetin gelişmesi hız kazanmıştır. İnsanların kendilerine farklı iş ve uğraş alanları bulma çabaları tekniği ileri düzeylere taşımaya başlamış, yavaş yavaş da olsa müsbet ilimlerin kapıları aralanmıştır. Astronomi, mühendislik, mimari, el sanatları, zanaatkârlık v.s. birçok ilim, sanat, iş ve meslek çeşitleri oluşmaya başlamıştır. Bu vesileyle şu söylenebilir: İhtisaslaşmanın temelleri zirai-neolitik inkılâba dayanır. Tarım İnkılâbının muhtevasındaki ağır ilerleme, 18. yüzyıla kadar sürdü. Bu yüzyılda başlayan Fransız Devrimi, Sanayi İnkılâbı ve ardından Reform tecrübeleri, Tarım Çağı’nın sona erip Sanayi-makine çağının başlaması anlamına geliyordu. 18.Yüzyıl’a kadarki süreçte gerçekleşen Tarım çağı Dünyanın farklı bölgelerinde farklı hız ve uzunlukta idi. Kimi medeniyetlerde Tarım devrimi 9000 (Dokuz bin) yılı bulurken, bazı medeniyetlerde 4500 (dörtbin beşyüz) yılda gelişimini tamamladı.

 

İKİ MEDENİYET ARASI GEÇİŞ

Tarım İnkılâbı’nın farklı medeniyetlerdeki gelişimi sonucunda Sanayi Devrimi’ne Avrupa’da merhaba denilmesinin de belli başlı sebepleri tespit edilebilir. Bunlardan en önemlisi İslâmiyet’in ortaya çıkışı, yayılışı ve gelişmesinin sonunda, Avrupa’nın İslâm Dünyası’yla giriştiği savaşlardır. Şöyle ki; Müslümanlar ilimde ve medeniyette altın çağını yaşarken, Haçlı Seferleri vesilesiyle, Ortaçağda yaşanan savaşlar, Müslümanların, İlimde ve medeniyetteki meziyetlerinin Avrupalılar tarafından keşfedilmesine de imkân verdi. Dolayısıyla Avrupa’da sanayi devrimi ve reform tecrübelerinin temelinde iki asır kadar evvel İslâm medeniyetiyle ciddi bir şekilde temas etmeye başlamaları yatmaktadır.

 

İBN AVVAM ve KİTABÜ’L FİLÂHA

Müslümanların, ilmin, hukukun, medeniyetin, kültürün ve irfanın tüm dünyadaki merkezi olduğu dönemde Endülüslü İbn Avvam tarafından XII. yüzyılda kaleme alınan Kitâbü’l-Filâhayalnız İslâm dünyasının değil bütün Ortaçağ ilim âleminin en önemli ziraat – botanik eserlerinden biridir. Otuz beş bölüm olarak tertip edilen, başta toprak çeşitleri ve nitelikleri, aşılama, gübreleme, sulama, zirai hastalıklarla ve zararlılarla mücadele gibi konuların yer aldığı eser, XVI.(16.) yüzyılda Muhammed b. Mustafa b. Lütfullah tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

İslam kozmolojisine göre gök cisimleri sadece hareket eden, hareketleri ve periyodları ölçülen nesneler değildir; gök cisimleri aynı zamanda Tanrısal bir güç taşırlar.Dolayısıyla “Gezegenlerin, hareketleri sırasında kevn ve fesad âlemindeki olaylar, özellikle bitkilerin, hayvanların ve insan cenininin oluşumu üzerinde görülebilir etkileri vardır.

O halde zirai faaliyetleri en uygun şekilde yaparak topraktan en kaliteli ve yüksek verimi almayı hedefleyen çiftçi, bunun için Ayın hangi evresinde hangi işlemi yapmanın daha iyi olacağını; Güneş ve diğer yıldızların bitkiler üzerindeki tesirini vs. bilmek zorundadır. Bu sebeple İslam medeniyetinde de bazen müstakil bir eser olarak, bazen de ziraat/astronomi/astroloji eserlerinin içinde bir bölüm halinde tarım takvimleri hazırlanmıştır. Bunlara örnek olarak IV/X. yüzyılda Ebu’l-Hasan ‘Arib b. Said el-Kurtubî’nin (ö. 370/981) Kitâbü’l-Envâ adını taşıyan eseri ile Resuloğulları devleti sultanlarından Ömer b. Yusuf’un (ö.1296) yazdığı Kitabü’t-Tabsıra fi’l İlmi’n-Nücum adlı eserinin otuz ikinci bölümü verilebilir. Bunlar dışında kalan tarımla ilgili diğer eserlerde de yeri geldikçe gök cisimlerinin zirai uygulamalar üzerindeki etkilerine değinilmiştir.”[2]

 

İBN AVVAM VESİLESİYLE İSLÂM MEDENİYETİ TARIM KÜLTÜRÜ

İbn Avvam’ın Kitab’ül Filâha’sı sadeleştirilerek günümüz Türkçesine Felsefeci Doç. Dr. Mükerrem Bedizel Zülfikar Aydın tarafından kazandırılmıştır. Aydın tarafından,  Kitâbü’l-Filâha’da Gök Cisimleri – Tarım İlişkisi adlı bir de akademik çalışma mevcuttur. Bu kıymetli çalışmadan seçtiğimiz bazı bölümler aşağıda:

“…. İslam kozmolojisinde Güneş, “Evrenin kalbidir.” ve “Tanrının göklerde ve yerdeki işaretidir.” “O aynı zamanda doğrudan varlığın feyzini sembolize eden ve bütün kaynağıdır.

“Akıl, Güneş ve Ay’a hayat verir. Evlilikleri ile her şeyin ortaya çıktığı, evrenin birinci ve ikinci veya daha sembolik bir anlatımla eril ve dişil prensipleri olan Güneş ve Ay sayesinde bütün evren hayat kazanmaktadır.”

Kitâbü’l-Filâha’da Güneş her şeyden önce toprağın oluşumu ve kalitesiyle ilişkilidir. Çünkü toprak, Güneş ve yağmurun etkisiyle zaman içinde oluşur ve yeryüzünde en iyi toprak, güneş gören yerlerdeki topraktır. O kadar ki Güneş görmeyen bazı kuyulardan veya derin yerlerden kazılarak çıkarılan toprakta hiçbir şey yetişmez. Çünkü toprağın tabiatı barid “soğuk” ve yabis “kuru” dir; Güneş hararetiyle ısıtmadıkça, yağmur rutubet vermedikçe üzerinde bir şey yetişmesi mümkün değildir.

Zaten toprağı sürmekten maksat da Güneş’in toprağa nüfuz etmesidir.

Ancak sürülmüş iyi toprağı yaz aylarında bu şekilde bırakmamak gerekir. Aksi takdirde Güneş’in sıcaklığı toprağın nemini alıp kurutacağından ekime elverişli olmaz.

Güneş, kötü kokulu topraklar gibi bazı verimsiz toprakların verimli hale getirilmesinde de önemli bir rol oynar.

Ekim işine Güneş toprağı ısıttığında başlanmalıdır. Eğer geciktirilirse toprak soğur, ekilen tohumu tam kabul etmez; dolayısıyla mahsul az olur.

Güneş, bitkilerin büyüme ve gelişmesinde de etkilidir. Ancak bazı bitkiler bol Güneş ışığı isterken bazıları daha gölgeli yerleri tercih ederler.

Dikim ve aşılama için ağaçlardan alınan budağın Güneş görmüş olması tercih sebebidir; zira gölgede büyüyen budaktan yetişen ağacın yemişi az olur ve olgunlaşmadan dökülür.

Ancak Güneş’in etkisi her zaman müspet değildir. Bilhassa yaz mevsiminde Güneş’in sıcaklığı bitki için öldürücü olabilir. Aşağıda verdiğimiz örnekte üzüm dikilirken kazılması gereken toprak miktarı belirtilmiş, böylece bitkinin toprağın rutubetinden faydalanarak Güneş’in sıcağından solmaması hedeflenmiştir.
Bazı bitki hastalıklarında veya bazı zararlılarla mücadelede yapılması tavsiye edilen birtakım işlemler için de uygun zaman Güneş sıcaklığının olmadığı zamanlardır. Bu zaman dilimi güneş tolunurken (batarken) veya gün doğmazdan evvel şeklinde ifade edilir. Mesela, insan ve hayvanlarda görüldüğü gibi bitkilerde de görülen, bazı ağaçlara ve bilhassa ekinlere ârız bir hastalık olan yarakan tedavisinde uygulanacak işlem, güneş doğmadan önce yapılmalıdır.

Bilhassa çok sıcaklarda yapılan sulama sırasında da Güneş’in batışına yakın saatler tercih edilmelidir.

Eserde bilhassa bazı bitkilerin ekim zamanı yıldızlarla ilişkilendirilerek anlatılır. Mesela, buğdayı Süreyya yıldızı battığı zamanda ekmek uygun bir tarihtir. Süreyya yıldızının battığı zaman olarak teşrin-i saninin on ikinci günü verilir.

Kendir, simak-ı ramih (Arcturus) denilen yıldızın şubatın yirmi altısındaki doğuşundan baharın ortasına yani martın yirmi dördüne kadar ekilebilir.

Kunnebitin ekilmesi için uygun olan vakitse kelbü’l-cimar (Canis Majoris) denilen yıldız doğmadan öncedir.

Bitkilerin yıldızların doğuş ve gözden kayboluş süreleriyle ilişkisi sadece ekim zamanıyla sınırlı değildir. Aşılama gibi başka zirai işlemler de yıldızlarla ilişkilendirilir. Mesela, zeytinin aşılama vakti yaz mevsiminin ortalarından nesr-i tayir (Alpha Aquila) denilen yıldızın temmuz başındaki doğuşuna kadardır.

Metinde, bazı bitkilerde istenen özelliklerin elde edilebilmesi için gezegenlerle uyumlu bir ekim takvimi önerilir. Sözgelimi soğan, eğer tatlı ve sulu olması isteniyorsa, Ay ışığının çok olduğu ve Ay’ın Zühre (Venüs) yıldızına bitişik veya yakın olduğu zamanlarda ekilmelidir.

Hurma ağacı dikildiğinde Ay, Güneş’e veya Müşteri’ye (Jüpiter) veya Müşteri evlerine karşı konumdaysa meyvesi bol olur. Zeneb yıldızının (Alpha Cygnus) ve Merih’in (Mars) doğuşunda ekilmesinden ise sakınmak lazımdır.

Ay-altı evrene ait olan ve dört elementle dört niteliğin birleşmesinden oluşan üç varlık âlemi de burçlarla ilişkilidir.61 Nitekim “Burçlar kuşağının asıl sayısı olan 12; 3 ve 4’ün çarpımından meydana gelir. Geleneksel olarak algılandığında bu sayılar, Külli Tabiat’ın (evrensel tabiat) elementleri meydana getiren etken (sıcak ve soğuk) ve edilgen (kuruluk ve nemlilik) niteliklere ayrılmasını ve Külli Nefs’in62 üç önemli eğilimini sembolize ederler. Külli Nefs’in eğilimleri şunlardır: 1. İlkeden uzaklaşma hareketi 2. Yatay genişleme 3. Tekrar ilkeye dönme. O halde 12 burç, sayısal sembolizmlerinde evreni yöneten ilkenin tümünü içerirler.”

Kitâbü’l-Filâha’da suya ait Yengeç, Akrep ve Balık burçlarıyla havaya ait İkizler, Terazi ve Kova burçlarının ekim-dikim işlemlerine çok uygun olduğu bildirilir.Ancak ateşe ait olan üç burçta, yani Koç, Yay ve Aslan burçlarında ekim-dikim işlerinden kaçınmak gerektiği bildirilir. Burada dikkat çeken nokta bunların Ay burçları oluşudur. Metinde bu husus yeri geldikçe belirtilmiş, zikredilen burçların Ay’a veya Güneş’e ait burçlar oldukları açıklanmıştır.

Burçlar mevsimlerle de ilişkilidir. Buna göre her üç burç bir mevsime tekabül eder. Koç, Boğa ve İkizler ilkbahara; Yengeç, Aslan ve Başak yaza; Terazi, Akrep ve Yay sonbahara; Oğlak, Kova ve Balık kış mevsimine aittir. Metinde bazı bitkilerin ekilip dikilmesi, büyüyüp gelişmesi gibi konular burçların mevsimlerle olan ilişkisiyle bağlantılı olarak açıklanır. Mesela, zeytin ağacını dikmek için en uygun zaman, Güneş’in Balık burcunun ikinci yarısında doğuşundan Boğa burcuna varıncaya kadar olan devredir.

Burçlar, ekinlerle ilgili olarak hazırlanan bazı tılsımların uygulanmasında da önemlidir. Mesela, ağaçların çabucak büyümesi ve bütün zararlılardan ve hastalıklardan korunması için yapılması tavsiye edilen “havas”da Babilî veya Hicâzî Hint sümbülü alınır, ağacın dibi kazılarak önce sığır gübresi sonra Hint sümbülü konulur, kazılan çukur toprakla doldurulur. Bu işlem esnasında Ay’ın hangi burçta olduğunun bir önemi yoktur. Yirmi bir gün sonra doldurulan toprak açılarak karışım, kuruması için güneşe karşı bırakılır. Daha sonra karışım dövülerek, ağaçların diplerine konulursa, ağaçlar o yıl üç yılda verdikleri kadar meyve verirler. Ancak aynı işlem Ay, yengeç ve boğa burçlarındayken yapılırsa ağaç -ister büyük ister küçük olsun- ve çiçeklerin çok bereketli olacağı ifade edilir….  ”[3]

Not:Yazının İkinci Bölümü Batı’da Rudolf Steiner’in Biyodinamik Tarım anlayışı ve Bu Anlayış’ın İbni Avvam’ın Kitab-ül Filaha’sıyla karşılaştırılmasıyla devam edecek…

 

Kaynakça:

1: http://www.hidropolitikakademi.org/tr/sulamanin-tarihcesi-ve-uygarlik.html

2: Mükerrem Bedizel Zülfikar Aydın “Kitabü’l-Filaha’da Gök Cisimleri – Tarım İlişkisi“, ACTA TURCİCA, Cilt. 9, pp.1 – 16 ,ISSN:1308-8351 ,DOI: ,Ocak ,2013

3:A.g.e

 

ADIMLAR Dergisi

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: