BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Habere turkrus.com isimli internet sitesinde rastladık. (bkz: http://www.turkrus.com/185820-tolstoy-mu-dostoyevski-mi-sorusuna-rusyada-yanit-biri-can-oburu-canan-xh.aspx) Rusya’da halkın en sevdiği yazarı sorgulayan bir anket düzenleniyor ve yüz seneyi aşkın bir zamandır dünya edebiyat otoritelerinin dahi “hangisi daha büyük” tartışmalarında kesin sonuca erişemediği Dostoyevski ile Tolstoy burada da berabere kalıyor. Rus halkı sözleşmiş gibi her ikisine de %23 oy verip, birisini diğerinin önüne koymuyor. 19. yüzyılın bu iki dahi romancısı her 100 oydan 46’sını alarak, aradan geçen yüz küsur yıla rağmen, hâlâ her iki Rus’tan birisi için en tepede, erişilmez, zirve, bir numara…

Anketin üçüncü sırasında, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi hikâye yazarı kabul etmekten kendimi alamadığım Anton Çehov var. %18 ile yerini sağlama almış ve her beş Rus’tan birisi için “en iyi…” Gayet yerinde ve saygı duyulacak bir seçim… Objektif olarak bakıldığında, onu bir Dostoyevski ve Tolstoy kadar evrensel yapacak, üstünde bütün dünyanın ittifak ettiği, kendi isminin bile önüne geçmiş “Suç ve Ceza” gibi, “Savaş ve Barış” gibi dev bir eseri yok Çehov’un… En babayiğidi bile 100 sayfayı geçmeyen ama insana ait bütün gülünçlük ve güzelliklerin içine ustaca yerleştirildiği, birisi diğerine tercih edilemeyecek hikâyelerle ancak bu kadar olurdu.

Bir de adına atmosfer tiyatrosu denilen, kendisine özgü, seyirciyi yakalaması oldukça zor, buna mukabil, bir defa lezzetini alan muhatabını tiryaki yapan piyesler var. Çehov’a aşina bir yönetmen ve oyuncu kadrosu elinde sahnelenmedikçe, okumasını izlemeye tercih etmek lazım. Kaldı ki, en canlı sahne performansına şahitlik edilse bile bu eserler okuyucu gözüyle de ayrı bir tetkik mevzuu… Özellikle seneler süren ‘zorunlu’ taşra hayatının, insanı ve onun istidatlarını farkında bile olmadan nasıl çürütüp tükettiğini en iyi duyan ve duyuran eserdir bunlar… Vanya Dayı, Martı ve Vişne Bahçesi birbirinden tamamen bağımsız olmalarına rağmen bu taşra meselesi çerçevesinde bir üçleme kabul edilip, sosyolojik bir malzeme olarak değerlendirilebilir. Kısacası, şahsi insiyaklarımla seçim yapsaydım, oyum Çehov’a giderdi, ama “insanda kâinat muhasebesi” gibi izaha muhtaç tahlillerle neticeye gitmek gerektiğinde, tereddüt etmeden Dostoyevski’yi seçerdim.

Ankette “en sevilen yazar” listesindeki diğer isimler ve aldıkları oylar şu şekilde:

% 15 Aleksandr Puşkin

% 13 Nikolay Gogol ve Mihail Şolohov

% 11 Mihail Bulgakov

% 9 İvan Turgenyev

% 7 Maksim Gorki

% 6 Mihail Lermontov

Dikkat edileceği üzere “yeni” yazarların hiçbirisi ilk 10 içinde değil. Puşkin ve Gogol’ün daha az oy alması ise bence diğer üçünden daha az saygı gördüklerinden değil. Puşkin modern Rus edebiyatının miladı, bir nevi dil kurucusudur. Bizde edebi anlamda Yunus Emre’nin yeri ne ise Rus dili ve edebiyatı için Puşkin odur. Böyle bir ankette Yunus Emre yahut Fuzuli’ye daha az oy çıkmasını yadırgamamak gerek. Merkezde olmak ve genel kabul görmek, bazen bu tür “özel” seçimlerde “onlar zaten malûm ve tartışılmaz” hesabı, böyle isimleri geri plana itebilir. En güzeli, onları anket dışı bırakmak, amiyane tabirle, bir nevi “fahri başkan, kanaat önderi” gibi ele almak lazım. Yoksa “Puşkin ve Gogol kötü” diyecek, kafayı kırmamış tek bir Rus’un çıkacağını sanmıyorum.  Puşkin olmasa Gogol olmazdı. Gogol olmasa diğerleri… Herhalde Dostoyevski’nin ünlü sözünü duymayan pek azdır “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.”

Bu “Palto’dan çıkma” anlamı tarz benzerliği değil, mahalli problemleri insanlık çapında meseleye dönüştürme ve Rus karakterlerden dünya edebiyatının ittifak ettiği insan modelleri çıkarabilme yeteneği ile ilgilidir. Puşkin’le talebesi Gogol Rus diline bu elektriği  vermiş ve kurdukları şebeke arkalarından gelenleri aydınlatmıştır. Yoksa tarz açısından bakınca Gogol’ün bir numaralı kan kardeşi Çehov’dur.

Fakat listede beni şaşırtan Şolohov gibi SSCB propaganda makinesinin bir ürünü olmak dışında, olumlu anlamda hiçbir “farklı” özelliği olmayan sudan bir propaganda yazarının, komünizmin göçüp gitmesine karşın hâlâ bu kadar seviliyor olması ve buna karşın tam tersi bir propaganda makinesinin ürünü, anti-komünist cephenin  20. yüzyılın ikinci yarısında el üstünde tutup Nobel’le taltif ettiği Rus Milliyetçisi Soljenitsin’in liste dışı kalması… İkisi de şöhreti eserinden büyük ve ideolojik kaygıların öne çıkardığı isimlerdendir ama en azından Ağustos 1914 gibi epik bir romanla Soljenitsin her türlü Şolohov’dan daha çok tutulmalıydı. Demek ki, şu süreçte komünizm hâlâ Rus milli hassasiyetini besleyen bir muhteva planında saygı görüyor. Nasıl ki, İslâm’a sırt çevirmiş, İslâm düşmanı bir Türk Milliyetçiliği’nin Türkler arasında saygı görme şansı yoksa, SSCB sonrası yetişen nesil yazarlarının da, hele varlıklarını anti-komünist söyleme borçlularsa, çok fazla Rus ruhuna girme imkanları yok. Fakat bu noktada mesele sadece komünizm de olamaz. Çünkü mesele tek bu olursa, bu işin en büyük ustası Gorki’nin, Şolohov’dan geri kalmasını izah edemeyiz. Evet, Bolşevik devriminden sonra Şolohov’u yetiştiren, kabul görmesini sağlayan isim Gorki’dir. Ama talebesi Şolohov, Stalin Rusya’sının basit bir propagandacısından ibarettir. Gorki’de, her şeye rağmen, başta Tolstoy olmak üzere, 19. yüzyılın büyük romancılarından tüten bir koku, evrensel bir soluk vardır. Dolayısıyla Şolohov’un Turgenyev ve Gorki gibi isimlerden çok sevilmesi ve Gogol kadar oy alabilmesi, SSCB döneminden kalma tahribatın Rus insanında kökleştiğine bir işarettir.  Soljenitsin’in liste dışında kalması, hangi niyetle olursa olsun, Amerikan lobisini ardına alan isimlerin, Rus Milliyetçisi etiketine rağmen Rusya’da tutmadığının işareti… (Bir dönem Soljenitsin’in romanları Türkiye’de Ülkücüler arasında da çok okunmuş. Sağ-sol kavgasına kilitli yıllar…)

Rusya büyük badireler atlattı. Araya komünizm süreci girdi. Şu ve bu oldu. İflas bayrağını çektiler. Ama bu kadar kısa sürede yeniden ayağa kalkmalarının sırrını arayacaksak bu ankete bakalım? Hangi kesimden olursa olsun, üstünde ittifak ettikleri isim ve değerler var. Adları anıldığı zaman bütün bir Rusya’yı birleştiren isimler… Böyle bir anketi en sağ grup ile en sol kesimin yapması listeye giren isimler ve oy oranlarında küçük kaymalar dışında değişikliğe sebep olmazdı. Ya bizde olsaydı? Şu veya bu fikre yakın okuyucu kitleleri arasında böyle bir anket yapılsa siyah ile beyaz kadar farklı neticenin elde edileceğini hatırlatmaya lüzum var mı? Onu bırakın, herhangi bir ankete her kesimin katılımını sağlamak gibi bir şansımız olabilir mi? Öyle koptuk ki birbirimizden…

Eski bir yazımızda altını çizmiştik. Yahya Kemal’e “üstat biz Viyana’ya kadar nasıl gittik” diye soruyorlar. “Nasıl olacak? Mesnevi okuyarak ve pilav kaşıklayarak” cevabını veriyor. Bu basit nükteye muhtemelen gülüp geçmişler ve üstünde düşünmemişlerdir. Ancak bir hakikat yanı vardır. Bizce, fetih cemiyetinin ortak bir zevk ve hayat karşısında ortak bir duruş sergilediğini ve gücünü bu müştereklikten aldığını ifade ediyordu. Oysa günümüz Türk cemiyetinde toplumun her kesiminden her aydının muhakkak okuduğu kaç eser sayabilirsiniz? Ne dilde, ne zevkte, ne “pilav kaşıklama” vurgusuyla kastedilen hayat tarzında bir müştereklik ve adı cemiyet öyle mi?

Biz bu “ortak dil”i yitirmeseydik, bugün Rusya’dan korunmak için NATO eteğine saklanmaya muhtaç kalmazdık. Salih Mirzabeyoğlu niçin onlarca senedir “ortak dil – ortak hafıza” diye çırpınıyor; ibretle düşünmemiz gerekiyor? Bunun cevabını bulabilirsek, işte o gün, “ne Rusya, ne Amerika, ne Çin” söylemi gerçekten hayat bulur.

Hakan YAMAN – 04 Mart 2016

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: