ÜMMÎ NE DEMEKTİR?

ÜMMÎ NE DEMEKTİR?

Akkadca “ummatu”, Aramice ve Süryanice “umma” ve “ummta”, İbranice “umma” ve çoğulu “ummaya” kavim, aşiret, soy demek. Modern Türkçe’de millet, İngilizce ve Fransızca “nation”ın karşılığı olarak.

Müslümanlar tarafından Tevrat[i] diye bilinen Eski Ahit’de 8 yerde geçiyor:

1- Ezra, Bab 4, ayet 10: Uşar umaya diy hagliy asnapar raba vyakiyra vhotev himo bkıryah diy şamrayin uşar avar nahara uhenet.

Büyük ve şerefli Asurbanipal’in sürüp Samiriye şehrine ve nehrin bu tarafına yerleştirdiği diğer halklardan…

2- Daniel, Bab 2, ayet 44: Uvyomeyhon diy malhaya inun ykıym Elah şmaya malhu diy lalmin la tiçabal umalhuta lam ahoran la tiştvik tadik vtaseyf kalileyn malhuta vhiy tkum lalmaya.

Bu krallar döneminde Elah hiç yıkılmayacak, başka halkların eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisi sonsuza dek sürecek.

3- Daniel, Bab 3, ayet 4: Vharoza kare vçayil lhon amriyn ammaya umaya vlişanaya.

Ve haberci yüksek sesle bağırdı: “Ey bütün dillerden halklar! Size şöyle yapmanız buyuruluyor…”

4- Daniel, Bab 3, ayet 7: Kal kovel dnah behzimna kdiy şamiyn kal ammaya kal karna maşrokiyta kiytaros sabha psanteriyn vhol zney zmara nafliyn kal ammaya umaya vlişanaya sagdiyn ltzelem dahava diy hakeym nvuhadnedzar malka.

Böylece ne zaman boru, ney, kanun ve her çeşit çalgı sesi duyulsa bütün dillerden halklar yere kapanıp kral Nabukadnezar’ın diktiği altın heykele tapındılar.

5- Daniel, Bab 4, ayet 1: Nvuhadnetzar malka lhal ammaya umaya vlişanaya diy dariyn bhalara şlamhon yisge.

Kral Nabukadnezar bütün dillerden halklara şu bildiriyi gönderdi: Size selam olsun!

6- Daniel, Bab 5, ayet 19: Uminrvuta diy yhavleh kol ammaya umaya vlişanaya havo zain vdaçaliyn min kadomahi diy hava tzave hava katel vdiy hava tzave hava maçe vdiy hava tzave hava marim vdiy hava tzave hava maşpil.

Tanrının sağladığı azamet ile her dilden halklar ondan korkup titrerdi. Dilediğini öldürür, dilediğini yaşatır. Dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltırdı.

7- Daniel, Bab 6, ayet 25: Bedayin daryaveş malka ktav lhal ammaya umaya vlişanaya diy dariyn bhalara şlamhon yisge.

Kral Daryus bütün dillerden halklara şu bildiriyi gönderdi: Size selam olsun!

8- Daniel, Bab 7, ayet 14: Vleh yhiv şaltan viykar umalhu vkol ammaya umaya vlişanaya leh yiflçun şaltane şaltan alam diy la yedeh umalhuteh diy la tiçabal.

Ona saltanat ve izzet verildi. Bütün dillerden halklar ona tapındı. Saltanatı hiç bitmeyecek bir saltanattı.

Bütün bu ayetlerde halklar ile kastedilen Yahudi olmayan halklardır; Yahudi dininde merkezi karakterdeki “ummat ha-olam”dır (Arapçasıyla: ummâtul âlem). Yunan ve Roma’nın kendinden olmayan bütün halklara “barbar”, Arapların “acem” demesi gibi, Yahudiler için Yahudi olmayan halklar “ümmet”tir. Diğer bir tabirle “goyyim” (kafir).

Eski Ahid’in ilk beş kitabını oluşturan ve Yahudi dininde Hz. Musa tarafından yazıldığına inanılan[ii] Tevrat’ta, ümmîlere karşı şiddetli bir ayrımcılık gösterilir zira ümmîler putperesttirler[iii]. Yahudilerin ümmîlerle evlenmesi ve onların kültürlerinden bir şey alması yasaktır.

Terim Latince’ye “gentile” diye çevrilmiştir. Sözlükte “gentile”, bir kavimden gelen, aşireti olan demektir. Istılahta ise her zaman ve istisnasız şekilde “Yahudi olmayan halklar” anlamına gelir. Terim bu haliyle, özellikle erken dönem Hıristiyanlık tarihinde, sıkça tartışılmış temel bir ilahiyat meselesidir. Mesela, İncil’in Resullerin İşleri bölümünün 10. Babı 34-37. ayetlerinde Ruhul Kuds’ün tecellisinin Yahudilere mi has olduğu, yoksa gentile’nin de bu tecelliye mazhar olup olamayacağı tartışılır. Nitekim aynı babın 45. ayetinde şöyle denir:

Petrus’un yanına gelen ve sünnetlilerden olan sadık kişiler hayrete düştü çünkü kutsal ruh diğer milletlerden insanların da üzerine dökülmüştü.”

Konuyu fazla uzatmamak adına şöyle bir toparlama yapılabilir: Yahudi dininde ümmî, her zaman ve çok net olarak Yahudi olmayanları kasteder. Ümmîlerle evlenmek, onların âdetlerini benimsemek kesin şekilde yasaktır. Yahudiler Tanrının seçilmiş halkıdır ve diğer milletler eğer barış içinde fethi kabul ederlerse köleleştirilir, savaşla Yahudi hâkimiyetini kabul ederlerse kılıçtan geçirilir (Tesniye, Bab 20). İslam savaş hukukunda tastamam aynısı geçerlidir.

Hristiyanlık; Hz. İsa en nihayetinde bir Yahudi peygamberi olduğu ve sadece Yahudilere hitap ettiği için, ilk dönemde ümmîlerin durumuna dair tartışmalara sahne olmuştur. Ümmîlerin Hristiyan olamayacağını ileri süren görüşler ağırlıkta olsa da, Paul’un yorumu ağırlık kazanmış, gentiles’in de Hristiyan olabileceği kabul edilmiştir.[iv]

Kur’an’da da ümmî kelimesi bu anlamda geçmektedir. Mesela, Al-i İmran suresi 20. ayet: “Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: Ben ve bana uyanlar özümüzü Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: Siz de teslim oldunuz mu?” Ayette kitap verilenler ve ümmîler ayrımı gayet nettir ve tam da Yahudi-Hristiyan literatüründeki anlamdadır.

Aynı surenin 75. ayeti: “Kitap ehlinden öyleleri vardır ki onlara kantar kantar altın emanet etsen onu sana geri verir. Ve onlardan öyleleri vardır ki, eğer ona bir dinar emanet versen başına dikilmedikçe onu geri vermez. Bu, onların, ‘Ümmîler hakkında bizim üzerimize bir yol yoktur’ demelerindendir.” Bu ayette de Yahudilerin, ümmîlere karşı sorumluluk hissetmemesinden bahsedilmekte ve aynı bağlam devam etmektedir.

Araf suresi 157. ayet: “Onlar, yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları ümmî resul ve nebiye tabi olurlar.”

Aynı sure 158. ayet: “… Allah’a ve O’nun ümmî nebisine iman edin…”

Cuma suresi 2. ayet: “O ki ümmîlerin arasından bir resul göndermiştir.”

Son alıntılanan bu üç ayette de bağlam gayet net bir şekilde Yahudi olmamakla ilgilidir. Kaldı ki, İslam tarihinde, Hz. Muhammed zamanında özellikle Yahudiler arasında bir peygamber beklendiği, fakat peygamber Yahudi olmayan bir topluluk içinden çıktığı için Yahudilerin iman etmediği anlatılır. Nebilik, Hz. Muhammed’e kadar sadece ve münhasıran Yahudilere has, Yahudi inancına dair bir kurumdur.[v]

Çok açıktır ki Hz. Muhammed, bilhassa Yahudiler tarafından yöneltilen “Yahudi olmayan peygamberin mümkünlüğü” hücumuna muhatab olmuştur. Bu ayetlerin oluşumuna bu gözle bakılmalıdır. Aynı zamanda, Yahudilerde var olan ümmî kavramıyla ilk dönem İslam tarihinde Emevilerin Arap olmayan halkları “mevâlî” olarak görmesi arasındaki paralelliğe dikkat çekmek gerekir.

Tefsir literatüründe var olan ve halk arasında yaygın bir şekilde dillendirilen ümmîliğin okuma-yazma bilmemek anlamına geldiği ve böylece Hz. Muhammed’in ümmî (okur-yazar olmayan) bir peygamber olduğu, bir efsaneden ibarettir.

Okur-yazarlık bahsinde hemen şu vurgulanmalıdır ki, Hz. Muhammed zamanında Arapça yazı dili mevcut değildi. Kur’an’dan önce Arapça yazılmış tek bir kitap örneği dahi yoktur. Fakat Arap coğrafyasında oldukça fazla sayıda var olan Yahudi ve Hristiyan topluluklarının din dili olan Aramice, bu toplulukların ileri gelenleri ve özellikle din adamları tarafından biliniyor ve kullanılıyordu. Her iki topluluğun ilahi kitapları (keryana veya kuryono[vi]) iki farklı alfabe ile yazılı olarak mevcuttu. Eğer soru, “Hz. Muhammed Aramice okuyup yazabiliyor muydu?” ise, cevab olumsuz olmak zorundadır.

Müsned, 5/136: “Ey Zeyd![vii] Yahudilerin yazısını öğren. Çünkü ben, Yahudilerin bana yazdıklarına güvenemiyorum.” Bunun üzerine Zeyd, kendi ifadesiyle on beş günde Yahudi yazısını öğrenir. Bundan sonra Yahudilerin Resulullah’a yazdıklarını okur ve Yahudi yazısıyla cevabını verir.

Tirmizi, İstizan/22: “Resulullah Zeyd’e: ‘Bana Süryanice yazılar geliyor. Sen Süryani dilini güzelce yazabilir misin? buyurdu. Zeyd ‘Hayır bilmiyorum’ deyince ‘O zaman bu dili öğren’ buyurdular.” Yine kendi ifadesiyle on yedi gün içinde Süryani yazısını öğrenir ve peygambere gelen Süryanice yazıları okur ve Süryanice yazar.

Dolayısıyla, Hz. Muhammed’in Arami veya Süryani yazısını okuyup yazamadığı bilinmektedir.

Yine Buhari’nin Hz. Aişe’den naklettiği hadise göre (1/3) Hadice’nin amcaoğlu Varaka bin Nevfel “Hristiyan olmuş ve Yahudi yazısıyla İncil’i yazmayı öğrenmişti”. Taberi ve Vakıdî tarihlerine göre Mekke’de Yesar ve Cebr adlı iki Iraklı köle “kendi dillerinde kutsal kitaplarını okuyabiliyorlardı ve Hz. Muhammed yanlarına oturup onları dinliyordu”.

Muallakat’ın klasik şerhini yazan Ahmed bin Muhammed en-Nehhas’a göre “muallakat” (İslamiyet’ten önceki dönemden bugüne kaldığı rivayet edilen yedi uzun Arapça şiir grubudur), ilk kez Abbasi devrinde (9. yüzyıl ortaları) Hammad er-Raviyye tarafından derlenmiştir. Bu şiirlerin Kâbe’nin duvarına asıldığına dair rivayetin, bir efsaneden ibaret olduğunu iddia eden görüşler de mevcuttur. Bu konuda Taha Hüseyin’in “fî şi’ril câhilî”sinde, muallakat şiirlerinin önemli bir kısmının sonradan uydurulduğu lengüistik metotlarla ortaya konur. Muallakat tamamen uydurma olmasa da, burada çok tipik bir sözlü kültürde efsaneleşme ve çok sonraları yazıya geçirme söz konusudur. Robin Hood’dan Köroğlu’na, Dede Korkut’tan Laozi’ye kadar dünyanın bütün coğrafyalarında ve bütün dillerinde çokça bilinen bir prosestir.

Dücane Cündioğlu bu hususta şöyle diyor: “Peygamber Efendimizin okuma yazma bilmediği, genel kabul görmüş bir kanaattir ve zâten sıfatlarından biri de ümmî’dir. Bu kelimenin çoğulu (ümmiyyûn), Kur’an’da bazen “Ehl-i Kitab olmayanlar/Araplar” (msl. 3: 20), bazen “Kitab’ı bilmeyenler/Kitab’ın içindekilerden cahil olanlar” (msl. 2: 78), bazen de “Yahudi olmayan” (İbranice goyim, İngilizce centile) mânâsında (msl. 3: 75, 62: 2) geçer ki bu sonuncusu, Yunanca’daki barbar, Arapça’daki acem kelimesinin eşanlamlısıdır”.

Elmalılı tefsirinde ise:

a) Anasından doğduğu hâl üzere kalmış, fıtratı bozulmamış.
b) Araplara mensup olan kişi, ki Araplar hesap-kitap bilmezlerdi.
c) Umm’ul-Kurâ’ya mensup/Mekkeli.
Bu üç nisbetin üçünde de ümmî kelimesi, “okuyup-yazmakla uğraşmamış” mânâsında bir vasıftır.

Elmalılı’nın ilk verdiği anlamı, ancak halk etimolojisi sınıfına sokmak mümkündür ve en hafif tabirle yakıştırma denebilir. Üçüncü anlamın kaynağı ise tamamen meçhuldür. Kur’an’da ümmi kelimesinin geçtiği ve bu hususta yürütülen polemikler, İslam ve Hz. Muhammed hakkındaki en erken tarihi şahidliklerle beraber düşünüldüğünde, tarihi bağlamına oturmaktadır.

13 Temmuz 634 tarihinde kaleme alınmış olan Doctrina Iacobi, İslam hakkındaki en erken tarihi şahidliktir. Yakup şöyle yazar: “Filistin’deki Bizans komutanı Araplar (Sarazen) tarafından öldürüldüğünde Kesarya’daydım ve Tel Şikmona’da gemiden inmiştim. İnsanlar ‘Kandidatus öldürüldü’ diye bağırıyordu ve biz Yahudiler sevinçten coşmuştuk. Ve diyorlardı ki peygamber ortaya çıktı, Araplarla birlikte geliyor ve o peygamber beklenen Mesih’in gelişini müjdeliyor. Tel Şikmona’ya ulaştığımda kutsal kitaplar (Yahudi kutsal kitapları kastediliyor) konusunda uzman yaşlı bir adam tarafından durduruldum. Ona dedim: ‘Araplarla beraber ortaya çıkan bu peygamber hakkında ne diyebilirsin?’. Derin bir iç çekişle şöyle dedi: ‘O sahtedir, zira peygamberler kılıçla gelmezler. Bugün işlenenler kargaşanın işleridir ve korkarım ki Hristiyanların tapındığı ilk Mesih Allah tarafından gönderilmişti ve şimdi biz onun yerine Deccalin gelişine hazırlanıyoruz. İşaya dedi ki bütün yeryüzü alt üst olana kadar Yahudilerin kalpleri katı ve mühürlü kalacak. Fakat üstad, siz gidin ortaya çıkan bu peygamber hakkında malumat edinin”. Ve ben, onunla görüşmüş olan kişilerle görüştüm ve bu peygamberde hiçbir hakikat bulamadım, sadece insan kanı dökmek. Ayrıca bu peygamber, cennetin anahtarlarına sahip olduğunu iddia ediyor ki inanması imkansız.

Kudüs patriği Sofronyus (639), Hz. Muhammed’in isminden bahsetmeden Filistin diyarındaki Sarazen fetihlerini ve bunların günahları yüzünden başlarına geldiklerini uzun uzun anlatır.

Muhammed isminin ilk geçtiği metin ise, Matta İncili’ne Süryanice olarak düşülen bir dipnotta (636’dan sonra) görülür: “Ocak ayında Humus halkı canlarına karşı söz aldılar ve birçok köy Muhammed’in katliamları sonucu harab oldu.”

Günah çıkartan Maximus’un (662), Presbiter Thomas’ın (yaklaşık 640) ve diğer dönemin şahitliklerinden çıkan sonuç şudur: Yeni bir peygamber ve onu takip eden çöl kabileleri Suriye ve Mısır’ı çok hızlı bir şekilde ve tanıkları dehşete düşürecek şekilde fethetmişlerdir. Burada dikkat çeken husus, bugün Arap olarak isimlendirdiğimiz bu çöl kabileleri için kullanılan tabirlerin Sarazen, muhacir ve Hacerî olmasıdır.

Fakat bütün bunların yanında, Bagratunis piskoposu Sebeos’un tanıklığı önemlidir (660’lar):

İbrahim’in oğlunu tartışmalıyım: Hür bir kadından doğmuş olanı değil, fakat hizmetçi bir kızdan doğmuş olanı. Ki kendisi hakkında kutsal metinde şöyle beyan edilir: Onun elleri herkeste olacak, herkesin eli onda olacak (O herkese, herkes de ona karşı çıkacak). Bütün kabileleri temsilen on iki kişi Edessa şehrinde toplandı. İran askerlerinin şehri barış içinde terk ettiklerini gördüklerinde, surların kapılarını kapattılar ve tahkim ettiler. Roma lordluğunun kuvvetlerinin girmesini reddettiler. Böylece Roma imparatoru Heraclius, kuşatma emri verdi. Yahudiler direnemeyeceklerini anladıklarında, barış yapma sözü verdiler. Şehrin kapılarını açarak ondan önce gittiler ve böylece Heraclius gitmelerine ve kendi yerlerinde kalmalarına izin verdi. Böylece ayrıldılar ve İsmail oğullarına, Taçkastan çölüne doğru yola çıktılar. Yahudiler yardımlarını istedi ve Eski Ahit aracılığıyla ilişki kurdular. Yakın ilişkileri olduğunu kabul etmelerine rağmen, farklılıklarından ötürü bir mutabakata varmaları mümkün olmadı zira birbirlerinden dinen ayrıydılar. Bu zaman diliminde onlardan belli bir kişi, İsmail oğullarından Muhammed adlı şahıs, temayüz etti. Hakikatin yolunun bir vaazı, onlara göre Allahın emriyle, onlara vahyedildi. Özellikle Musevi tarihi hakkında bilgili olduğu için Muhammed onlara İbrahim’in tanrısını öğretti. Emir yukarıdan geldiği için, hepsinin bir araya gelmesini ve imanda birleşmelerini emretti. Boş şeyleri yüceltmeyi terk ederek yaşayan Tanrıya yüzlerini döndüler ki ataları olan İbrahime de gözükmüştü. Muhammed leş yememe, şarap içmeme, yalan konuşmama ve zina etmemekle ilgili kanunlar vaz etti. Şöyle dedi: ‘Allah bu ülkeyi İbrahim’e ve onun oğullarına ebediyen vaad etti. Ve vaad edilmiş olan, Allah İsraili sevdiğinde yerine geldi. Şimdi, fakat, sizler İbrahimin oğullarısınız ve şimdi Allah İbrahime ve onun oğluna vaad ettiğini sizinle gerçekleştirecek. Sadece İbrahimin tanrısını sevin ve Allahın babanız İbrahime verdiği ülkeyi alın. Allah sizinle beraber olduğu için, kimse size karşı savaşta direnemez.”

Sebeos çağının olayları hakkında oldukça bilgilidir. Halife Ömer’den, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaştan, İslam ordularının Atlas Okyanusundan Hinde, Mısır’dan Toros Dağlarına kadar her yeri fetih ve yağma ile ele geçirdiğinden ayrıntılı olarak bahseder. Bir başka ilginç gözlemi daha vardır: “Şimdi Yahudi isyancıların planı hakkında konuşmalıyım ki onlar kısa bir zaman için Süleyman mabedini yeniden inşa etmek için Hacerilerden yardım görmüşlerdi. Kutsalların en kutsalı olan yeri tesbit edip, bir kaide üzerinde (Kubbetussahra?), ibadet yeri olarak iş görmek üzere inşa ettiler. Fakat İsmaililer Yahudileri kıskandı, o yerden Yahudileri kovdu ve o yeri kendi ibadet mekanları olarak isimlendirdiler. Yahudiler başka bir yere ibadet mekanlarını inşa ettiler.”

Yine 670’li tarihlerde yazılmış olan De Locis Sanctis’te Kudüs’te Sarazenlerin inşa ettiği 3000 kişilik bir ibadethaneden bahsedilmektedir. Bu Kubbetussahra’nın inşasından 20 yıl kadar öncedir. 687 yılında Yuhanna bar Penkaye Muaviye döneminde adaletin ve ticaretin arttığından bahsetmekte, fakat herkese fazlaca hoşgörüyle yaklaşıldığını, bir putperest ile Hristiyan arasında fark gözetilmediğini söylemektedir. Rabbi Simon ben Yohai de, 680’lerde yazdığı Sırlar kitabında, İsmail’in krallığından söz etmektedir. Sahte-Efraim ismiyle bilinen yazarın Süryanice yazdığı kıyamet kitabında ise “Saranın hizmetçisi olan Hacerin çölden çıkan soyu”ndan bahseder. Bir Roma kaynağı olan Ad Annum 705’te (705 yıllığı), Arap kralları sayılırken şöyle bir sıralama vardır:  “Muhammed 609 yılından dünyaya geldi ve 7 yıl hükümdarlık yaptı. Ebu Bekir 2 yıl yaptı. Umur 12 yıl yaptı. Usman 12 yıl yaptı. Bundan sonra Sıffın savaşı boyunca, 5.5 yıl lidersiz yaşadılar. Sonra Muaviye 20 yıl hükümdar oldu. Sonra onun oğlu Izid 3.5 yıl oldu. Izid’den sonra bir yıl lidersiz yaşadılar. Sonra Abdulmelik 21 yıl kral oldu. Sonra oğlu Velid Ekim 705’te tahta geçti.”

708 yılında Süryani din adamı Edessalı Yakub’un, İslama geçen Hristiyanlar hakkında dini düzenlemeleri kaleme aldığı metinde İslam inancı hakkında “Haceri dini” demektedir (tawdita hagarayta). Aynı eserde Hz. Muhammed’in ticaret için Filistin ve Suriye’ye gittiğinden ve Arap krallığının (Yakub, arbaye veya tayyaye demektedir) Heraclius’un 11., Hüsrev’in 31. yılında başladığını [620-621] yazmaktadır.

Arda KILIÇ

 

NOTLAR:

[i] Tevrat (Torah), Yahudi dininin kutsal kitabının bir parçası, daha doğru deyişle sadece ilk beş kitabıdır. Eski Ahit, toplam 39 kitaptan oluşan bir külliyattır.

[ii] Yahudi inancına göre Eski Ahit’in ilk beş kitabı Musa tarafından, diğer kitaplar ilgili peygamberler tarafından yazılmıştır.

[iii]Tesniye 6/14: “Başka ilahların, diğer halkların taptığı hiçbir ilahın ardınca gitmeyeceksiniz.”

Tesniye 20/15: “Başka halklara ait olan şehirlerin tamamında böyle davranacaksınız.”

[iv] İncil, Resullerin İşleri, Romalılar 2/28-29: “Çünkü ne dıştan Yahudi olan gerçek Yahudidir ne de görünüşte bedenen olan sünnet sünnettir. Ancak içten Yahudi olan Yahudidir. Sünnet de yürekle ilgilidir, şeriatin değil ruhun işidir”.

İncil, Resullerin İşleri, 1. Korintliler, 7/18-19: “Biri sünnetliykenmi çağırıldı, sünnetsiz olmasın. Bir başkası sünnetsizken mi çağırıldı, sünnetli olmasın. Sünnetli olup olmamak önemli değildir. Önemli olan, Allahın emirlerini yerini getirmektir.”

[v] Hrısityanlık, özel olarak Yahya ve İsa, nebilik kurumuyla ilgili soruları ustalıkla geçiştirirler.

[vi] Keryana veya kuryono, tastamam Kur’an demektir ve bu topluluklar tarafından kendi ilahi kitaplarına verilen isimdir. Bugün hala Süryaniler kuryono derler.

[vii] Burada Zeyd diye hitap edilen kişi Yahudi iken Müslüman olan ve Kur’an’ı derleyen komisyonun başkanlığını yapan ashabdan Zeyd bin Sabit’tir.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: