ATTİLA İLHAN VE BEKLENEN ‘DİP DALGASI’

ATTİLA İLHAN VE BEKLENEN ‘DİP DALGASI’

Türk düşüncesinin seyri bir bakıma Türk şiirinin seyriyle paraleldir. Bizde düşünce akımlarına filozoflar değil, şairler öncülük etmiştir. Esasta şair olmayanlar da, bir şekilde manzume karalayarak şiire kürsü vazifesi yüklemiştir. Eski devirlerde düşünce hayatımıza yön veren hemen herkesi bir şekilde şiir tartışmalarının içinde görüyoruz. Bütün mühim şairleri de düşünce tartışmalarının içinde…

Nihayetinde kültür bir bütündür. İktisat ilmini tarihten, tarihi siyasetten, siyaseti edebiyattan, edebiyatı sosyolojiden, sosyolojiyi felsefeden büsbütün bağımsız düşünemeyiz. Merkezinde insan olan ve insana dair bütün meseleler iç içedir; kâh birbirini tetikler, kâh aralarındaki irtibat sağlıklı değilse tekzip eder. Bu bütünlüğü, bu zenginliği kendi alanında kurmaya çalıştığın müddetçe dikkate değer, kurabildiğince takdire şayan olursun. Bizde herkes her şeyi konuşmaya çalışmış ama bu bütünlüğü belli bir merkez etrafında hakkıyla kurabilen bir elin parmağı kadar çıkmamıştır. Çoğu “şiiri başka telden söyler, felsefesi ayrı havadan” türünde bir kemiyet birikintisidir.

Şair Attila İlhan’ın onca vasfı içinde bütün bunların hepsini anlamlı kılan esas yönü işte bu türden bir bütünlük cehdidir. Daha 1950’li yılların hemen başında Sokaktaki Adam romanında sorgulanan aydın ve halk kopukluğu, hemen ardından Kurtlar Sofrası’ndaki başkahraman “gazeteci Mahmut” tiplemesinin yüzleştiği memleket meseleleri ve “nasıl bir sosyalizm” sorusuna cevap arayışı ile 50 sene sonra yazdığı makaleler arasında enine boyuna hesaplanarak ve sürekli zenginleşerek örülmüş bir bağ vardır. Şiiri de hem muhteva hem biçim olarak aynı yolun işaret taşlarıyla döşeli…

Gerek farklı edebî türlerin kendi yapısı içinde, gerek değişik zamanlarda çeşitli mevzular vesilesiyle serdedilmiş fikirler arasına öyle güçlü bir şahsiyet dokusu örülmüştür ki, ne kadar şuurlu bir sanatçı ve fikir adamıyla muhatap olduğumuzu düşünmeden edemeyiz. Attila İlhan’a dair türlü eleştirileriniz olsa bile hiçbir zaman ortama ve modaya göre günü kurtarmak için rastgele fikirler ileri sürdüğünü iddia edemezsiniz. Onun eseri muhtevası ne olursa olsun iptidai insiyakların değil, bir şuur hamlesinin verimidir.

Bu kendi içinde tutarlı olma ve bütünlük kurma çabası, şiirine ustaca yedirdiği fikrini nesrinde açık edip ısrarla peşinden gitmesi ve bütün yazı faaliyetlerinde kırmızı çizgilerine sadık kalması onu bazen yalnızlaştırmış, özellikle küresel liberalizmin solu da teslim aldığı 1980 sonrası süreçte, belli edebiyat çevrelerinin tıpkı 1940’lı yıllardan itibaren Necip Fazıl’a uyguladığı “şiirine yazık etti; iyi şair ama fikirleri kötü” bağnazlığına benzer bir yaklaşıma ve tecride maruz bırakmıştır. Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar Şairi,” “usta hececi” gibi bir yaftayla düşüncelerinden tecrit edildiği müddetçe bahse değer(!) bulunması gibi, ısrarla onu “Ben Sana Mecburum Şairi” sınırında tutmak istemişlerdir. Üstelik Attila İlhan’ın çizgisinden bir sapma olmadığı, 1950’li yıllarda Paris dönüşü nasıl bir noktadaysa, hedefe odaklanmış ok gibi onun peşinden ve çıkış noktasını zenginleştirerek ilerlediği ortadayken, aynı sol çevrelerin birden onu diri diri gömmeye çalışmasını nasıl açıklamalı?

Peki belli sol çevrelerin bu birden Attila İlhan’ı düşünce adamı olarak yok sayan, onu aşk şiirleri şairinden ibaret kabul eden gömme tavrının arka planında ne vardır? Hiç şüphesiz ki, onun adına “SİSTEM” dediği Yeni Dünya Düzeni bezirganları tarafından ülkemizde sola biçilen yeni role sığmayan “ulusal” ve “bağımsızlıkçı” çizgide ısrarıdır. Çünkü “sistem” 80 sonrası solu liberallerle müttefik olarak büsbütün Kürtçülüğün dümen suyuna monte etmek istemiş ve bunun için insan hakları, azınlık hakları vs. gibi söylemlerle AB kanalını kullanarak zımnen kendisine bağlamıştır. Oysa Attila İlhan bu gidişatı çok önceden, 1980 evvelinden gören, bir ayağı daima TÜRKLÜK çizgisinde kalmış ve bu çizginin ne kadar önemli olduğunu daha Paris’te anlamış örnek bir aydındır.

Aslında biraz daha geriye dönüp bakınca, içinde bulunduğu çevreyle sürekli bir çatışma yaşadığını, daima ikaz levhası gibi sorumluluk aldığını ve kendi mahallesinin yangın alarmı vazifesini üstlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 68 kuşağının silahlı hareketlere giriştiği zamanlarda, en baba solcu yazarların gaza gelip “devrimin ayak sesleri” türküsü çağırmaya başladığı dönemde bütün herkesi karşısına almak pahasına “Faşizmin Ayak Sesleri”ni yayınlamış ve nitekim akabinde gelen 12 Mart diğerlerini değil, onu doğrulamıştır.

Son senelerinde belli konularda iyice sertleşen çıkışları sebebiyle onu jakoben olmakla suçladılar. Oysa şimdilerde liberallerin sofrasından kalkmayan bu kişiler, 1970’li yıllarda “ordu göreve” sloganları atararken, Attila İlhan o günlerde bile jakoben olmamıştı. O her zaman olduğu gibi “sisteme” ve sistemin planlı saldırılarına karşı kendi düşünce bütünlüğüne sadık kalarak hesapları bozmaya çalışmış ve Hulki Cevizoğlu’nun meşhur programında bahsettiği “dip dalgasını” gençlik başta olmak üzere Türk milletinden beklemiştir. Bu doğrudan ‘sistem’ diye bahsettiği Yeni Dünya Düzeni projelerine karşı milli bir tavır alışa davet veya temenni niteliğinde kabul edilmeli.

Yazı hayatının son 40 senesi batıcılıkla doğrudan bir hesaplaşma üstüne kuruludur. Hangi Batı adlı eseri batılaşma fikrini açıktan bir ihanet olarak ele alan yaklaşımıyla bulunduğu çevre adına put kırıcı bir sestir. İlk basımı 1972’de yapılan bu eserden yine ilk basımı 2000 senesinde yapılan Avrasya’da Dolaşan Hayalet: Sultan Galiyef kitabına kadar geçen süre zarfında batıyla ciddi bir kavgası vardır. Son nefesine kadar da bu kavgayı sürdürmüş bir düşünce şövalyesidir o.

Uygarlığımızı değiştirmek ne laf? Toplumsal ve nesnel bir gerçek istekle değişir miymiş? Türk’üz, Türk kalacağız.” (1) diyordu ve kendi Türklük tarifi içinde de son nefesine değin Türk kaldı.

1997 senesinde yazdığı bir yazıda “gençliğinin bir döneminde, halkı için elini ateşe sokmaya hazır görünen” ama ilerleyen süreçte “liberal burjuvazi” ile ortak cephe önermeye kadar varan eski tüfek solcular etrafında durum tespitleri yapıyor ve bakın lafı nereye getiriyordu:

“…liberal burjuvazi ise, zaten komprador olduğu için, çoktan ‘küreselleştirilmiş’; ‘sistem’in tasarladığı plana göre, Irak kuzeyinde ‘Kürdistan’la federasyon da düşünebiliyor; Boğazlar’da, uluslar arası kontrol de!” (2)

Bu satırların üstünden 19, İlhan’ın ölümünün üstünden ise bugün itibariyle 11 sene geçti. O günlerde bu satırlar hâlâ iyimserliğini koruyan çok kişiye muhtemelen şairin gerilim dolu “an gelir paldır küldür yıkılır bulutlar” türü şiirlerinden bir motif gibi gelmiş ve solun hatırı sayılır bir kesiminin bir gün Amerikancı liberal burjuvazi ile aynı çizgide at oynatacağına kimse inanmak istememiştir. Nihayetinde “dönekler” için yazılmış şeylerdi. Ciddiye almaya değmezdi. Attila İlhan oturup şiir yazmalı, bu paranoyalardan vazgeçmeliydi.

“Sistem” 80 sonrası solu liberallerin müttefiki olarak büsbütün Kürtçülüğün dümen suyuna monte etmek istedi derken ne kastettiğimiz şimdi daha iyi anlaşılıyor mu? 06-07 Ekim 2014 kalkışmasıyla kör göze parmak batırırcasına aleniyet kazanan bu birlikteliğin nihayet Adımlar Dergisi’nin bombalanmasıyla apayrı bir savaşın fitilini ateşlemesi ve bütün o keskin sözde sol grupların ‘Biji Obama’ höykürüşüyle Amerikan bayrağı altında kara piyadeliği yapan Kürtçülerin safına katılması sizce tesadüf olabilir mi? Her bir cümlesinde “kahrolsun Amerika ve işbirlikçileri” vurgusu yaparak, Amerika’yı kurtarıcı olarak bölgeye davet eden zihniyetin yanında yer alabilmek az buçuk bir maskaralık değil.

Attila İlhan yaşasaydı bütün netliği ile “bu maskaralık asla bir tesadüf değil” der ve hemen önündeki kâğıtların arasından bir not bulup çıkarır, “bunu filan tarihte yazmıştım” diye çok eski yazılarından birisiyle bizi bir kere daha şaşırtırdı.

Şimdi onun eski bir yazısıyla yüzleşmenin tam sırası:

Cumhuriyetin ilk kuşaklarından itibaren, Türkiye’de bir Arap düşmanlığı almış yürümüştür. Temeli de aynı: Birinci Dünya Savaşı sırasında Lawrence’nin dağıttığı altınlar, bunlara satılıp Osmanlı’yı çöl savaşında arkasından hançerleyen Arap şeyhleri! Bunda hiç kuşkusuz gerçek bir yan bulunuyordu, bulunuyordu ama, İngiliz emperyalizminin bölgedeki petrol çıkarlarını güven altında tutmak için Türklerle Araplar arasında sürekli bir düşmanlığı körüklemenin ne kadar yararlı olacağı da açıktı. Bunu ne zaman anladım bilir misiniz, İkinci Dünya Savaşından sonra, ilk tanışmak olanağını bulduğum Mısırlı aydın solcular, bana Türkiye’nin Araplara ihanetinden söz ettikleri zaman! Aaa, adamlar bizim onlara yakıştırdığımız kusurların aynını, bizde buluyorlardı; onları yalnız bırakmışız, terk etmişiz, batılı olmuşuz, gâvur olmuşuz filân!

Demek tavşana kaç tazıya tut politikasıyla, emperyalizm amacını bir güzel gerçekleştiriyordu.” (3)

Üstünden neredeyse 50 senelik bir zaman geçen bu satırlar, Türk ordusunun ABD’nin hava desteğini alarak direnişçi Arapları imha etmek için Suriye’ye girdiği şu günlerde olduğu kadar hiç önemli ve anlamlı olmamıştır sanırım. “Türklerle Araplar arasında sürekli bir düşmanlığı körüklemenin” kimin yararına olacağı ve tersinden bakarsak bu düşmanlığın ortadan kalkmasının en çok kime zarar vereceği o kadar açık yazılmış ki. İşin en acısı, Attila İlhan’ın düşüncelerine bağlı olduğunu ileri süren bazı ulusalcıların da tıkandığı yer tam burasıdır ve işin ucu bir Türk-Arap dayanışmasına geldiği zaman orada çuvallayıvermelerinin…

Esasında bu yazıya başlamadan evvel niyetim oturup bir güzelce şair Attila İlhan’ı konuşmaktı. Onun bizde gelişen toplumcu şiire niçin ‘inek toplumculuğu’ adını taktığı, şiirde ‘ulusal bileşim’ derken kastının ne olduğu, sinema şeridi gibi akan korku, gerilim ve macera öğelerinin ardında saklı gerçekler, cinsel ve duygusal çapraşıklıklar, aşkın diyalektiği vs. Ama Türkiye öyle günlerden geçiyor ki, bu defa ben konuyu değil, konu beni seçti desem yeridir. Yine de noktayı bir şiirle koymak iyi olur. Son şiir kitabının son şiirinden bir bölüm, anlamak isteyene “vasiyet” niyetine:

bana bir şimşek çak

               içim içime sığmıyor artık

          vahim bir çağrışımdan

                    daha vahimine atlamaktayım

          ……. 

          yaşamak mı gerek

               yoksa unutmak mı

                              şaşırmaktayım

                   ……..

          galiyef ‘yoldaş’ ne olacak

          galiyef ‘yoldaş’ sibirya sürgünü

          elinde bir mektup eski yazıyla

          artık yüzünü bile unuttuğu

               karısından

               burnunda sadece kokusu

                    ilkbahar kadar müşfik

                         sonbahar kadar sıcak

          galiyef ‘yoldaş’ ne olacak

          avrasya’da hâlâ ‘mazlumlar’ın uğultusu

          kısa bozkır atlarının nallarından

               gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor

                    ‘azadlık’ mermileridir

                         çekirdekleri çelik

                              cehennem gibi sıcak (4)

 

 

DİPNOTLAR

1- Attila İlhan, Hangi Batı, Bilgi yayınevi, 3.basım, Şubat 1982, S: 28
2- Attila İlhan, Avrasya’da Dolaşan Hayalet Sultan Galiyef, Bilgi Yayınevi, 1.Basım, Temmuz 2000, S:123
3- Attila İlhan, Hangi Batı, a.g.b. S: 166
4- Attila İlhan, Kimi Sevsem Sensin, Bilgi Yay. 2.Basım, Şubat 2001, S: 96,98

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: