Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 10 – BAŞYÜCELİK DEVLETİ ÜSTÜNE – XIV (Selim Gürselgil)

Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 10 – BAŞYÜCELİK DEVLETİ ÜSTÜNE – XIV  (Selim Gürselgil)

Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleme aldığı eserin dördüncü levhası şöyle devam ediyor:

* İslâm ve Devlet

İslâm, devlete, ruhun uzviyete yapışık olması gibi sımsıkı bağlıdır; asla ayrılmaz ve onsuz uzviyet düşünülemez.

* Teşkilat ve İdare

İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstakil ideal kıymetinde, bütün bir teşkilat ve devlet şekli gayesine sahiptir. Bu gayenin ismi “Başyücelik Devleti” ve teşkilatıdır.

…Başyücelik devleti, eski Yunan’dan bugüne kadar gelen örnekler arasında misilsiz bir ilerilik ve yenilik temsil ettiği gibi, tarih boyunca gelmiş, ya ferdî, ya içtimaî, yahut da zümrevî irade hâkimiyetlerine bağlı şekillerden teker teker herbirinin faziletlerini toplayıcı son ve üstün buluştur. Öyle bir buluş ki, İslâm’ın “şûrâ” ölçüsüne de sımsık bağlı…

…Teşkilat cephesi Büyük Doğu ideolocyasında gergef gibi nakışlandırılmış olan bu dâvânın fikir ve özü, bir topluluğu, o topluluk içindeki en üstün ruh ve idrak kahramanlarının emir ve iradesine teslim etmekten ibarettir. Açıkçası, her sahadaki idrak soylularının, bir hastahanede ilmî doktorluk hâkimiyeti gibi mutlak hegemonyasını kurmak…

* Devlet

Bütün zıtlarından ve sahte benzerlerinden ayırarak, şeriat, tasavvuf ve onlara tâbi akıl anlayışı ile derin ve gerçek mümine bağladığımız İslâm inkılâbı içinde devlet ve hükümet şekli, serbest ve ileri akıla bırakılmış, bütün bir icat ve ibda mevzuudur. Bu dâvâda serbest ve ileri akıl, ana ölçüye daima bağlı kalarak, insan cemiyetlerinin ve idare nizamlarının tarih boyunca macerasını takip ederek, en doğru, en iyi ve en güzel şekli seçmekte veya bulmakta yüzdeyüz hürdür.

* Aydınlar Aristokrasisi

Bir İmam-ı Gazalî ile bir keleş çoban arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz, keleş çobanla uyuz keçinin de hakkını kendilerinden daha emniyetle tekeffül edecek nizamın nihaî hak ve adl tecellisi içinde fenâya ermiş ve nefslerini aşmış `entellektüeller hâkimiyeti` olduğunda asla tereddüt sahibi değildir.

* Yüceler Kurultayı

“Büyük Doğu” mefkûresinde, cemiyet iradesini temsil adına, dünyanın her yerinde örnekleri bilinen millet meclisleri yerine, bir “Yüceler Kurultayı” vardır. (…) “Yüceler Kurultayı”nınmânâsı, milleti, en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanların kadrosunda özleştirmektir.

* Başyüce ve Kurultay

“Başyüce”den itibaren “Yüceler Kurultayı” âzâsına ve topyekün hükümet kadrosuna kadar hiçbir ferdin, kanun muvacehesinde mesuliyetsizlik ve şahsî masuniyet (dokunulmazlık) gibi bir imtiyazı yoktur; meselâ, sokağa tükürmek, “Yüceler Kurultayı”ndan çıkacak bir zevk ve terbiye yasasına göre suçsa, zabıta, bunu yapacak bir “Başyüce” ile, bir “Yüce”yi, bir hükümet reisi ve bir çöpçüyü bir tutar.

* Başyüce

Anlaşılıyor ki, “Başyüce”, İslâmın “ulülemr” diye isimlendirdiği büyük içtimaî irade ve icrâ makamını, bu makama en küçük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti bakımından mâdun (altta) kalmak borcu altında, şahsıyla dolduran ideal ferddir. “Başyüce”, temsil ettiği iman ve hakikat kutbunun, en ileri hüriyet içinde her şeyi ve herkesi köleleştiren mânâsına karşı mukaddes mizan önünde, bizzat, her şeyden ve herkesten fazla köleleşecektir.

* Başyücelik Hükümeti

Hükümetin umumî siyasetini, Başvekilin reisliğindeki vekillerden mürekkep Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu); hükümetin iç sistemini de, topluca vekiller heyetine ve ayrı ayrı kendi vekâletlerine bağlı olarak, başvekâlet müsteşarının reisliğindeki müsteşarlardan mürekkep Müsteşarlar Heyeti temsil eder.  Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller Heyetinin emriyle toplanır.

* Vekâletler (Bakanlıklar)

Maarif Vekâleti: İlim ve Güzel Sanatlar, Halk Terbiyesi ve Evleri, Umumî Öğretim müsteşarlıkları.

Savaş Vekâleti: Kara, Deniz, Hava müsteşarlıkları.

İktisat Vekâleti: Sanayi, Ticaret, Ziraat müsteşarlıkları.

Mâliye Vekâleti: Bütçe ve Umumî Muvazene, Vergiler ve Resimler, Bankalar ve İnhisarlar (tekeller) müsteşarlıkları.

Sağlık ve Bakım Vekâleti: İyileştirme, Güzelleştirme, Çoğaltma müsteşarlıkları.

Adliye Vekâleti: Mahkemeler, Islahhaneler, Kanunlar müsteşarlıkları.

Matbuat ve Propaganda Vekâleti: Matbuat, Propaganda, Turizm müsteşarlıkları.

Hâriciye Vekâleti: Şark, Garp, Haber Alma müsteşarlıkları.

Dâhiliye Vekâleti: Mülkî Teşkilat, Belediyeler, Umumî İnzibat müsteşarlıkları.

Düzenleme Vekâleti: Teşkilat Düzeni, İş düzeni, Sigorta ve Tekaüt Sandığı müsteşarlıkları.

Nafia (Bayındırlık) Vekâleti: Tesisler, Yollar, Ulaşım Vasıtaları müsteşarlıkları.

 

10 Mayıs 2013

 

 

BAŞYÜCELİK DEVLETİÜSTÜNE – XV

 

Eserin dördüncü levhasında “İktidarın Kaynağı” isimli uzun bir makalenin yer alıyor… Oradan bir seçme:

-“İslâm’da insan, Allah’ın eşya ve hadiseleri teshir etmesi (ele geçirmesi) için kendine “halife” olarak yarattığı mahlûk; ve topyekün insanlık, istese de istemese de, Allah’ın kulu ve Allah Sevgilisi’nin kadrosu… Teklifi kabul edip tâbi olanlar müslüman (…) Allah Resulü’nün emirlerine tâbi olanlar, yani müslümanlar, Allah’ın halifeleridir; Allah’ın hâkimiyetini temsil eden hâkimiyetin sahibi halifeler; müslüman olmayanlar ise Allah’ın hâkimiyetine ve tabiî ki müslümanların hâkimiyetini tâbi olanlardır… Sözkonusu bahisler içinde devşirilecek neticeler;

  1. a) İslâmî bir devlet biçimi içinde “hâkimiyet”in kaynağı ve kullanılması, müslüman olmayanların vehmettiği gibi havada ve mücerret bir dâvâ değildir; bu hususa nazaran “Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu, hem hâkimiyetin kaynağını, hem hâkimiyetin – Allah ve Resulü’nünrızâsına uygun davranan ümmet tarafından- kullanılmasını, hem de iktidar olarak tecellisini apaçık çerçevelemektedir.
  2. b) Hâkimiyetin ümmet olarak kullanılmasının, kâfirlerin “halk hâkimiyeti” veya “millet hâkimiyeti” diye belirlediği hususla hiçbir alâkası yoktur; hâkimiyetin kaynağı “ahali” değil, Allah ve Resulü’nün belirttiği emirler manzumesidir… Bu anlamda, İslâm’ın devlet şekli ne olursa olsun, idare eden ve idare edilen arasındaki ayrımın mahiyeti, hiçbir şekilde klâsik Batı tasniflerine uymaz; (…) adı ister sultan, isterse Başyüce olsun, milletin manevî şahsiyetini temsil durumunda olan insan, “Allah’ın halifesi” ve “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi“dir.
  3. c) … herideolocyanın kendisine mahsus bir diyalektiği vardır; meseleleri tüfek kurşununa benzetecek olursak, fikir barutsa, diyalektik de vurucu çekirdektir… Ve bir dâvânın haysiyeti, onun diyalektiğinden belli olur. Bir dâvâda “esas” daima yerinde ve sabit, diyalektik ise zaman ve mekâna göre değişici ve hareketlidir… İdealler ideali İslâm’ın muhteşem ve muazzam diyalektiği de, dünyada tek örnek, bizim mensup olduğumuz “İslâma Muhatap Anlayış“tır… Genel olarak bir anlayış ve sistem manzumesi bâbında belirttiğimiz hususu, bu manzumenin içinde yer alan -yer alması gereken- devlet şekli ve idare biçimi dâvâsına doğru daraltarak altını çizersek:

-“Bir dâvâda `esas` daima yerinde ve sabit, diyalektik ise zaman ve mekâna göre değiştirici ve hareketlidir!”

  1. d) … Devlet ve idare şekli ne olursa olsun, “Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu ve hâkimiyetin kaynağı ile iktidarın kullanılmasına meşruiyet veren şey değişmez… Bu anlamda da, hâkimiyeti Allah ve Resulü’nün emirlerine bağlayan İslâm karşısında, adı ister demokrasi, isterse monarşi olsun, bütün şekiller, hâkimiyetin kaynağı ve iktidarın kullanılmasına meşruiyet veren husus kaşısında, topyekün bâtıldır… (…) Müslüman olmayanlarla bir arada yaşama, ancak İslâm şemsiyesinin altında ona yer göstermekle mümkündür; herhangi bir laik – demokratik şemsiyeyi kabul ederek, onun altında bir arada yaşama değil… Zaten bu şekil, küfrün hâkimiyeti ve müslümanların mahkûmiyetinin görüntüsüdür…
  2. e) “İslâm’da idare şekli yok, idare ruhu vardır“… Bunun yanında şu husus: Bugün bütün İslâm dünyasında, bir ideolocya manzumesi halinde bütün hatlarıyla çerçevelenmiş bizim “Başyücelik Devleti” şeklimizin dışında bir model yoktur… Bunun yanında şu husus: İslâm’da sadece devlet idaresi değil, her sahada geçerli liyakat ölçüsü olarak, “iş ehline verilir“… Bunun yanında şu husus: Millet emrinde meclis, meclis emrinde hükümet, hükümet emrinde icrâ… Herbiri birbirinin içinde olan bu hususlar gözönünde tutulursa, bizim devlet modelimizdeki “Yüceler Kurultayı“nın, yani millet iradesini teşekkül ettireceği meclisimizin, halkın aldatılmasına, halka yaltaklanmaya, halkın başıboş ve nefsanî temayüllerini yönlendirip sömürmeye dayanan bilinir seçim sistemlerine göre teşekkül etmiş bir yanı yoktur… Her iş ve aksiyon sahasında, temayüz etmiş insanlar, zaten bu nitelikleriyle seçkinleşerek, bulundukları iş ve aksiyon sahasını hayat biçimi olarak kabul edenlerin iradesini temsil durumundadırlar… Dünyayı âhıretin tarlası bilen ve Allah’ın rızâsını kazanmaya bakan millet iradesinin bu soydan tecellisi ile, vasıfsız insan soyunu ve millet hurdalığını temsil eden bugünkü meclisin hâlini karşılaştırın!..”

 

11 Mayıs 2013

 

 

 

BAŞYÜCELİK DEVLETİ ÜSTÜNE- XVI

Yanlış anlaşılmaması için bir ikaz: Bu eser; Müslümanların İslâmdışı yönetimlerde mutlu olamayacağını, ancak İslâmî yönetimlerde mutlu olabileceklerini ve müslüman olmayanların da -tarihî pratikte görüldüğü üzere- aradıkları mutluluğu orada bulacakları tezini işliyor.

Hani devlet demek mutluluk demektir ya, o yüzden öyle tarif ettim. Yarı sömürge statüsünde, Allah’ın emirleri ayaklar altındayken ve insanlar cinnet üstündeyken, biz nasıl mutlu olalım? İbadetimiz bile kabul olmuyordur Allah bilir; rubai okuyup cimnastik yapıyoruzdur belki de…

İslam inkılabında siyaset, temel anlayış çerçevesi içinde itikattan ayrılmaz. Bugün emperyalistler “siyasal İslam” diye, sanki İslam’da olmayan siyaseti İslam ile sentezleyen kimseler varmış, bunlar kötü kimselermiş ve “geleneksel İslam” denilen siyaset dışı yığınlardan ayrıymışlar gibi anlatıyor. Ondan alan kakavanlar da bilir bilmez Amerikan tabiriyle “siyasal İslam”, “piyasal İslam” diye saçmalıyorlar.

Halbuki İslam bir ve bütündür ve siyaset o birlik ve bütünlüğün tabii gereğidir. Asr-ı Saadet’te ortaya konulan en temel örnek budur. İslam bir felsefe olarak, bir mağara (izbe) mistisizmi olarak, hakim sınıflarla ve anlayışlarla (putlarla) kavgası olmayan bir biçimde ortaya çıkmamıştır. İslam ilk andan itibaren siyasidir ve putlara ve onların gölgesindeki kula kulluğa yol açan sistemlere meydan okur.

Peygamberler tarihi de baştanbaşa budur. Bütün Peygamberler kendi çağlarında geçerli sosyal, kültürel, ekonomik ve politik düzeni ayakta tutan putlara savaş açtılar ve onların yerine İlahi nizam’ı teklif ettiler. İslam baştanbaşa bununla ilgilidir. Putlara savaş açmayan ve onların yerine İlahi nizam’ı getirmeye çalışmayan bir İslam mücadelesi yoktur.

Din deyince bazıları insani yardım hareketi anlıyorlar. Din her şeydir. Her şeyle ilgilidir. Her şeyin Allah için olmasının temel inanç sistemidir. Yoksa putların gölgesinde namaz kılan ve dua eden adamlar düzeni değildir. Küfür düzeni içinde yılda 30 gün oruç tutmak, Cumalara gitmek ve bir iki kere de Hacca gitmekle İslamın gereği yerine getirilmiş olmaz. Küfür ve zulmün olduğu yerde İslam yoktur.

Orada faiz dönerken, burada fuhuş, cinayet, cinnet tabloları birbirine karışmışken, toplum baştan aşağıya İslam dışı modeller arasında insanlıktan uzaklaştırılırken, tepedeki iki kişi cumaya gitmiş, iftara gitmiş, bunun bir önemi yoktur. Aslolan bütün bir içtimai düzenin İslami olmasıdır, İslam esaslarına dayanmasıdır. Tepedeki adamın ihlası sonraki iş. Önce İslam inkılabı! Önce İslam devleti!

Bu anlamıyla İslamın itikat esaslarıyla temel siyaset anlayışı bir bütündür. Sünnet ve Cemaat Ehli tabiri bu bütünlüğün bir işareti olarak anlaşılmalıdır. “Sünnet”in mukadder oluşu Ehl-i Sünnet büyüklerinin ortaya koyduğu itikat esasları iken, “Cemaat” tabirinin mukadder oluşu “İslam için siyaset – İslam inkılabı” anlayışıdır.

İslâm devleti varsa İslâm vardır; insanlık da ancak onunla mümkündür. Başyücelik Devleti davası kısaca böyle özetlenebilir.

 

11 Mayıs 2013

 

 

BAŞYÜCELİK DEVLETİ ÜSTÜNE- XVII

 

Eserin dördüncü levhası “Noktalamalar” başlıklı bir makaleyle son buluyor… Bu makaleden seçmeler:

* Gerek Kur’an’da ve gerekse hadislerde, müslümanların belirli bir hükümet şekline uymaları istenmemiştir: Lider, ehliyet, şûrâ, adalet ve topyekün dünya meselelerini kucaklayıcı ölçülerin belirttiği hükümet zorunluluğu çerçevesinde, toplumun maslahatına ve zamanın şartlarına uygun, “esas”ta sabit, şekilde icada kalmış bir iş… Kısacası “İslâm’da idare şekli yok, idare ruhu vardır”… Lafın gelişinden gidişinden sahte mânâlar türetmeye alışık ahmak ve hainleri gözününde tutarak bildirelim ki, “idare şekli yok” demek, “İslâm’da idare yok – devlet yok” demek değildir; ölçülerle belirli bir idare şekli tayin edilmemiştir” muradı kestirebilmektir.

* Hazret-i Ebu Bekir, müslümanlar tarafından “Resûlullah’ın Halifesi” diye adlandırıldı. Bu isim, sözkonusu ortamın ve şartların, gerek Hazret-i Ebu Bekir‘in Allah Resulü‘nün işaretine mazhar olması, gerekse doğrudan doğruya en başta Allah Resulü‘nün sevilmesi ve O’nu hatırlatıcı bir isim olarak yorumlanabilir… Hazret-i Ebu Bekir‘den sonra Hazret-i Ömer hilâfet makamına gelince, sahabiler ona “Allah Resulü’nün Halifesinin Halifesi” lâkabını taktılar. (…) Hazret-i Ömer, “Bu uzun lâkaptır; bana sadece Emîr-ül-Müminîn deyin” buyurdu; müminlerin emîri… Müminlerin emîri ve “Ulülemr” diye isimlendirilen büyük içtimaî irade ve icrâ makamı, aynı şey; demek ki iş klişede değil, mânâda… Başyücelik Devleti‘nde sözkonusumânâları kapsayan isim, “Başyüce“dir… Şu halde “hilâfet” kelimesini kullanmak, İslâmî bir vecîbe değildir ve İslâm hükümet şeklinin gereklerinden biri değildir.

* Galiba açık oldu: İslâm devletinde, devletin başı, tabiî olarak halifedir de… Hilâfet müessesesinin ayrı bir yapılanma gibi zannedilmesinin sebebi, müslüman toplulukların ayrı ayrı devletler halinde görünmesi ve bunlardan hangisinin başının kapsayıcı olduğunun belirtilmesi zaruretinden doğmuştur… Gerek coğrafya ve gerekse temsil liyakati ve güç unsurunun kendinde görünmesi bakımından doğan ayrılık, neticede hilâfet çekişmesine sebep olmuş; ve hilâfet şurada, hilafetsiz iktidar burada ikiliği doğmuştur… Yani aslolan, dünyadaki müslüman toplulukların tek devlet ve lider etrafında birleşmeleridir; coğrafya uzaklığı, güçsüzlük vesaire gibi arızî sebepler bir yana, ayrı ayrı İslâm devletleri olmaz… (…) “Tek İslâm devleti” meselesini işaretlememizden dolayı, birtakım uyduruk kafalar, ortada bir teki bile yokken, içinde bulunduğumuz mücadele şartlarını saptırmak için “İslâm birliğini kurmalıyız” zekâiliğini ortaya atmasınlar… İslâm birliği, İslâm devletinden sonraki iştir; uyduruk İslâm konferansı cinsinden teşkilatların fonkisyonu ne ise, görünür şartlardaki her türlü İslâm birliği de odur… Neticenin neticesi de şu: Dünya İslâm birliğini sağlayacak olan husus, hemen içinde bulunduğumuz şartlarda, var gücümüzle İslâm devletini kurma zorunluluğunu ve mesuliyetini ihtar etmektedir.

* Başyücelik Devleti: Devletimizin şekli ve ismi bu… Evvelâ şu incelik: Geçmişteki müslümanların devletlerine baktığımız zaman, bunların hiçbirinde, “ümmet” anlayışından dolayı kavmi öne çıkarıcı bir isim yoktur. Emevîler, Abbasîler, Selçukîler, Osmanlılar vesaire… Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, isim, kavim değil de, iktidarı elinde bulunduran ulülemr’in -içtimaî irade ve icrâ makamını temsil eden şahsiyetin- adı ile anılmıştır; bu durumda sözkonusu isim, belirli ve fâni bir şahıs sultasının değil, içtimaî irade ve icrâ makamının ismidir ve ismin tanımaya mahsus rolünden başka bir mânâ ifade etmez… Ve aynı nesep zinciri içinde elden ele geçen bayrak tutan sürecinde, sürecin toplamı bir remz olarak devam eder gider… Büyük Doğu İdeali`nin çizdiği devlet modelinin monarşiye dair bir yönü -yani saltanat- olmamasına nazaran, büyük içtimaî irade ve icrâ makamının ismi, en layık şahıs tarafından doldurulacak bir mücerret makam olarak, `Başyücelik`’tir. “Başyücelik”in bir isim ifade etmesinin yanında, sıfat belirten bir rolü de vardır; devlet’in hükmî şahsiyeti olması ve “sıfat”ın da “bir şahıs veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti, nişan ve alâmeti” mânâlarına gelmesi, durumu izaha yeter…

* Batı hâkimiyetini çelici ve “Yeni Dünya Düzeni”neİslâmı teklif edici, yani bizim “Yeni Dünya Düzenimiz”i belirtici `Başyücelik Devleti` modelimiz, her unsuru yerli yerinde bir ideolocya manzumesi olarak Büyük Doğu – İbda sistemi`nde mevcuttur… Bu çekirdek, bulunduğu toprakta köklerini perçinledikten sonra, dünyanın her tarafından fışkıracak kökleri ve hava tabakasına yayılacak dallarıyla dünya nizamı olmaya taliptir… Çepeçevre gösterilen “anayasamız”, her coğrafî bölge ve kavim özelliklerine nisbetle, bir iç teşkilâtlanma mevzuu olarak ikinci, üçüncü, beşinci derecede kalan “esas”ızedelemez teferruat halindeki bütün ayrımları toplayarak, birbirine eklenen halkalar halinde pratiğe nakşolunmayı ister!..

 

16 Mayıs 2013

 

BAŞYÜCELİK DEVLETİ – VI

 

1990’ların ortasında emperyalizmin “demokrasi dayatması“nı ve onun yukarıdan aşağıya manzarasını anlatıyor. Tıpkı bugün. Ne tesadüf, bir maden ocağı örneği de var. Diyor ki, sen evinde vatandaşına aslan kesilirsen, mahallede sana aslan kesildiklerinde de ağlamaya hakkın olmaz. Şöyle;

 

-“Netice şudur: Batı’nın demokrasiyi dayatması, herkesin eşit olarak haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell‘ın ünlü eseri ‘Domuzlar Diktatoryası’nda geçtiği gibi, ‘hepimiz eşitiz ama, bazılarımız biraz daha eşit’ anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır. İşi biraz daha açmak istersek, bizdeki anayasa ve kanunların herkes için geçerli hükümleri önünde, sayısız ‘adamına göre muamele’ örneklerini hatırlatmak yeter. Düşününüz ki, Genelkurmay -eski- Başkanı Doğan Güreş‘in oğlu asker kaçağı, savunma bakanı Mehmet Gölhan‘ın oğlu asker kaçağı; ama ‘boğazına kıl kaçtı’ hesabı uyduruk bir raporla askerlik mükellefiyetinden kaytaran bu çocuklar, bunu dünya âlem bilirken, hukuku da kendilerine uyduran babaları sayesinde halk çocukları ile ‘kanun önünde eşit’ oluyorlar. Başbakan Tansu Çiller‘in oğlu, annesinin yalısının karşısında asker; yani biraz daha asker!.. Şu ân Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel‘in, kardeşi, yeğeni, kayınbiraderi, velhasıl sülâlesi, 30 yıl binbir türlü para yolsuzluğuna bulaştı, Demirel‘in kendi adı yolsuzluk olaylarına karıştı, ama alayı tertemiz!.. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal‘ın oğulları, kızı, karısı ve sayısız maiyeti sayısız dalaverelere karışarak menfaat temin ettiler; küçük oğlunun arabasını kullanan ve şantaj yoluyla para sızdırmak için giden ekipte bulunan bir polis, aldıkları ihbarı değerlendiren ve kimin önünü kestiklerini bilmeyen bir polis ekibini taradı, bir komiser öldü, üç polis yaralandı… Ama herhangi bir olayda alâkalı alâkasız herkesin anasını ağlatan polis, ortada üstelik bir polis cesedi varken, arabanın sahibi Küçük Özal‘a soru dahi sormadı: O zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, şimdi Emniyet g-Genel Müdürü olarak ‘şerefle’ kanunsuzluğa karşı mücadele etmektedir!..

Sanırız anlaşıldı: Balkondakiler, kendi koydukları kurallara kendileri uymasalar bile, altta kalanların hukukî vecibelere uygun davranmalarını ve `kanun ve nizâm hâkimiyetinin sağlanması`nı isterler, çünkü bu türlü bir `kanun ve nizâmhâkimiyeti`nde kendi çıkarları sözkonusudur. Bu tıpkı, bir maden ocağında patronun ve muhafızların, orada çalışan kölelerin ‘huzur ve güvenlerini’ bozucu davranışlarına müsamaha ile bakamayacakları bir durumdur. Demek oluyor ki, yurt içindeki kendi uygulamasını dışarıda kendine karşı yapılan bir uygulama olarak gören hain zümrenin, dış uygulamalar karşısında ‘çifte standart uyguluyorlar’ diye ağlamaya bir hakkı olmadığı gibi, kendileri de o anlayışın ülkemizdeki temsilcileridir!..”

 

Kaynak: Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-, 2. basım, İbda Yayınları, İstanbul 2004, s. 101-102.

 

16 Mayıs 2014

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: