ÂŞIK – ŞAİR – SAVAŞÇI: 3 – Hz. HASAN

ÂŞIK – ŞAİR – SAVAŞÇI: 3 – Hz. HASAN

“İSTİŞARE EDEN BİR KAVİM KEMÂLE ERİŞİR!”

Allah Resûlü’nün gözbebeği/torunu, Hz Ömer’in kaynı (Hz Ömer, Hz. Hasan’ın kız kardeşi Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir),  sahabenin incisi, ümmetin vakarı, cennet delikanlıların önderi Hz. Hasan Efendimiz, böyle buyurdu. Bu cümlesi zihnimizin belleği,  kalbimizin imzası, karanlıkta yol gösteren ışık huzmemiz oldu. 

Anın ıstırabı, zembereğin derdi, saatin gamı, günün hüznü ve çağların matemini sinemizde taşıyoruz. Bakışımız kederli, gözlerimiz nemli, yüreğimiz yaralı olsa da intikam peşinde değiliz. Saniyelerden sorumlu, su taşıyan develer(1) gibi sadece ve sadece durmaksızın, yorulmaksızın, adaletin tecellisi için nefes alıyoruz.

Bizler, hikmet ilminin ağası, irfan devletinin evladı, İBDA mektebinin önderi olan Hz. Hasan (r.a) ağamızın ardından yürüyoruz; ân be ân, gün be gün ve adım adım kat ediyoruz yolları; Adımlar’la. Yolları arşınlarken, biricik ve tek maksadım,  doğru önermelere bir söğüt gölgesi düşürmektir.

Çağımızda söylenen ve yapılan hemen hemen her şey boz bulanık ve küfre batık olduğundan, imân edenin dünyevî eleştirileri kökten olmak zaruretindedir. Cüzzamlıyı kozmetik ile güzelleştiremezseniz ve insanlar “zevken idrakten” ne kadar uzak iseler, gerçeği o denli sulandırırlar. Asrımızın mihrak şahsiyeti, vahdaniyet silsilesinin yaşayanı Mütefekkir Salih MİRZABEYOĞLU, “imanın tarifi de bu; zevken idrak”(2) derken sahabe anlayışını dile getirdiğini kaç kişi fark etmiştir, bilemiyorum. Geçmişin kıymetli insanları, zevken idrak edebilen ve hikmet sahipleri olarak inançsız kitlelere tereddütsüz sırt çevirmiş ve yüzlerini dönmüşlerdir. Kendilerini örnek almak isteyenleri kâfi bulmuşlardır. Cehennemi seçenleri, ateşe yürüyenleri ciddiye almamışlardır.

Bugün, toz kaldırmadan, suları uyandırmadan yazmanın, konuşmanın, anlamı ne ola ki? Biz, konjonktüre aykırı olarak gücümüz yettiğince, kalemimizin mürekkebi miktarınca toz kaldırmaya ve suları uyandırmaya çalışacağız.  Takdir edersiniz ki, şu ânda geçmişe nazaran tamamen farklı bir çağda, farklı bir dünyada nefes alıyoruz. İçinde yaşadığımız bu yüzyılda artık, tercihsizlik, tercih-dışılık, bağlantısızlık, ortada kalmak yok. Köşeye sıkışırsın ve “kaçtığın kavgaya şimdi buyur!” derler. Bu meyanda harp başladığında veya başlamadan önce iki saftan birini seçmek mecburiyetindeyiz. Bu dünya sahasında, ufacık, küçücük, mini minnacık ferdî veya toplumsal savaşımızı vermeyi başlangıç olarak görmeliyiz. Düşsek, yuvarlansak, tepelensek de gün gelecek bizim gücümüzün çok çok üstünde olan güçler, açabildiğimiz kurt yeniği bir gedikten un ufak olup apar topar şekilde çekilip gidecekler; Hz. Süleyman Peygamber’in asasını yiyen kurt gibi veya güneşle buharlaşan çiğ kırağı gibi.

Aziz gönüldaş, niye acele edersin? Evet, farkındayım, meselemiz Hz. Hasan (r.a.). Buraya kadar olan kısımları bir nevi girizgâh olarak görsen ne olur? Hakikate olan susuzlukta, ilahi rahmet, sevgi ve dinginlik bir yana, mühlet, sebat,  sabır ve metanet esastır. İmdi müsaadenizle, Aysun GÜLTEKİN hanımın seslendirdiği “Huma kuşu’’ dinletisi eşliğinde bir çay molası verelim ve kıssadan/hikâyeden hisse alalım.

Behlül’e, “Basra’nın delilerini say”, dediler. Cevap verdi: “Bu sayıya sığmaz; isterseniz akılıları sayayım, çünkü birkaç taneden fazla değildir.”(3)

İmdi, ana güzergâhımıza dönelim ve kaldığımız yerden devam edelim. Hz. Hasan ağamız, kaynaklarda, “şu kadar evlendi, bu kadar evlendi” denilerek abartılsa da gerçek olanın, ilim ehli arasında kabul edilen görüşün on yedi defa evlendiği noktasında genel bir ittifak olduğudur.

646 yılında düzenlenen seferlere katılan Hz Hasan, Kuzey Afrika bölgesindeki fetihlerde bulunduğu gibi 650 yılında fethedilen Taberistan –bugün ki İran’ın Kuzeyi– fethinde de elbette Hz. Hasan başı çekiyordu. Farisîlerin Hz. Hasan’a karşı besledikleri düşmanlıklarının sebeplerinden birinin de bu fetih olduğunu söyleyebilirim. Hz Hasan’a karşı içleri nefretle dolu olan Farisî / İran alçaklarını görmek istemeyenler için sadece şu suali sorabilirim: “Kalbin görmek istemediğini göz görecek midir?” Haricîlerin, hainlerin ve alçakların Hz. Osman’a saldırdığı esnada kapısında muhafızlık eden ve şehit edildikten sonra cenaze namazına katılan ve defnine iştirak eden az sayıdaki insandan birinin Hz. Hasan olduğunu söylemeye gerek bile duymuyorum. Şairlere karşı çok cömert olan Hz. Hasan ağam, şairin birine yüz bin dirhem verirken, bir başka şaire on bin dirhem hibe ettiğini yazılı kayıtların hepsinde bulabilirsiniz. Cömertliği noktasında şu vakayı nakletmeye mecburum: Bir kişi Hz. Hüseyin’e gidip bir ihtiyacı için yardım istedi. Ancak Hz Hüseyin, itikâfta olduğu için yardım edemeyeceğini söyledi. Bunun üzerine o adam kalkıp Hz. Hasan’ın yanına gitti, ondan yardım istedi. Hz. Hasan da gereken yardımı yapıp şöyle dedi, “Bir din kardeşimin ihtiyaçlarını gidermem, bir ay boyunca itikâfta bulunmamdan daha hoştur!”(4)

Bazı gafillerin, “şurada niye savaşmadı, burada niye karşı çıkmadı?” gibi ahmakça ve gafilce suallerinin hepsine derleyici ve toparlayıcı cevaptan önce, bu dönemi de kapsayıcı bir kısım genel bilgiyi yazmak mecburiyetindeyim.

Birincisi, Basra ve Kûfe halkı, dün, her ân yarı yolda bırakmaya meyilli ve samimiyetten uzak duruşları güven vermekten uzaktı; hakeza bugün de.  Kûfe halkı, dün, çıkarcı, menfaatlerine göre sık sık karar değiştiren ve mücadele yönünde isteksiz oldukları tarihî kayıtlarla katidir; hakeza bugün de.   İkincisi, dün, Arap insanının içerisinde hiçbir zaman varlığını kaybetmeyen ve bulduğu her fırsatta ortaya çıkan kabile / aşiret asabiyeti olduğunu görmeliyiz; hakeza, bugün de hâlleri böyledir. Arap toplumunun bu durumu sosyolojik bir gerçek ve bu gerçeği olduğu gibi tespit eden Hz. Hasan’ın, savaşçı kimliğini oluşturan baskın geni ağır basmasına rağmen hakikati olduğu gibi görmesine engel olmamıştır. Tüm bu gerçekleri gören ağamız, aynı şekilde kendisine bağlı olduğunu iddia edip, biat edenlerin çoğunun aslında zaaf içinde ve samimiyetsiz unsurlardan müteşekkil olduğundan dolayı tedbirli davranmaktan geri durmamıştır. Biat edenlerden, “Barış yaptığınla barış, savaş yaptığınla savaş’’ sözü aldığı gibi iki biat almayı tercih etmiştir. Birinci biat idareci olarak, ikinci biat ise verdiği kararlara uygun davranacaklarına dairdir. Tüm tedbirlerine rağmen biat edenlerin çoğunun samimiyetten uzak, savaş kaçkını, perişan ruh yapıları yanında, ordu içindeki harici zihniyetlilerin bölücü faaliyetlerde bulunması da ağamızı, savaştan çok barış yapmaya mecbur bıraktığını unutmayalım.  Anlaşmalarında izzeti tercih etmiş ve çevresindeki insanların harpten / savaştan çekindiklerini bildiğinden dolayı müstesna birkaç şahsiyetin de ölümden uzak kalmalarını arzulamıştır. Dikkat çekici hadiselerden biri de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin zamanında Ehli Beyt’e düşmanlıkta sınır tanımayanlardan olan Muhtar el Sekafî gibilerin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin şehit edildikten sonra Eli Beyt taraftarı olarak ortaya çıkma çelişkilerini, mümin kardeşlerimin ve gönüldaşlarımın adaletine arz ediyorum.

Bu yazıyı niye kaleme aldım? Eğer beşeri öğretiler ve kadim eğitim her istendiğinde hatırlansaydı yenileyici hareketlere gerek kalmazdı. Dikkatli bakanların gördüğü üzere, zamanın akışı hakikatleri tozlu hale getirmektedir ki, bize düşen vazife ise ulvî hatırlanmazların azimli hatırlatıcısı olarak, tekrar tekrar hatırlatmak ve Müessir Eser / Allah Resûlü’nün / Hz Hasan’ın adımlarını takip eden asrımızın mihrak şahsiyeti “Bilge Lider” Salih MİRZABEYOĞLU Bey’in örgüleştirdiği fikir yolundan başka bir yolumuz yok. Çünkü bunun dışında her yol beyhude, her yordam boşuna ve nihayetinde verimsiz, başarısız, beceriksizdir.

Müsaadenizle kısa bir mola verelim, “Canım terk eyledi beni” ezgisi eşliğinde kıssadan hisse, tariften bir ders çıkaralım.

Çalakalem bir şekilde, kara kalemle bir resim çizmeye gayret ettiğim malûmdur. Picasso, resim için, “evlere süs olsun diye icat edilmediğini” söyler. Aynı şekilde, resmin, “düşmana karşı savunma ve saldırı için” olduğunu söylemektedir. “Bilge Lider” Salih MİRZABEYOĞLU, “resim nedir?” sualine, ‘’Şekillerin ve renklerin kaynaşması içinde ahengi arayan, mânâları suretlendirme sanatı.”(5) olarak cevap vermektedir.

Evet, vahyin / Müessir Eser–Allah Resûlü’nün / Hz. Hasan’ın yürüdüğü yolları adım adım takip eden ve yüzyılın mihrak şahsiyeti olan Kumandan Salih MİRZABEYOĞLU; kadim insan olarak kendini Allah’ın halifeliğine, vekilharçlığına adadığını görmüyor musun?

Rüyalarını takip eden yoksul bir Türk’üm. Çıplakları giydirecek, açları doyuracak ve yoksulların sofrasını donatacak bir zenginliğim yok; sözlerimden başka. Takdir eder ve kabul edersiniz ki irfandan ve hikmetten soyulan İslâm dini, politika putperestlerinin aracı olarak kalıverir orta yerde. Bizlere; bilgiyi hikmetle, hikmeti irfanla, irfanı idrakle, idraki tevazuuyla, tevazu yemişini edeple, edebi adapla, adabı emirle, emri nezaketle, nezaketi kibarlıkla öğreten Bilge Lider MİRZABEYOĞLU, Hz. Hasan’ın bağlı olduğu vahdaniyet silsilesinin gereği iyiyi, güzeli, hakikati dillendiriyor. Allah için Hz. Hasan ağamıza ve ağamızı adım adım takip eden Bilge kumandanımıza lâyık olalım.

Burhan Halit KOŞAN

 

1-“Saniye: su taşıyan deve’’, Salih MİRZABEYOĞLU, Ölüm Odası, 362

2-Salih MİRZABEYOĞLU, Yağmurcu, sayfa: 284.

3-Molla CAMİ, Baharistan.

4-İbni Kesir, El Bidaye I. Cilt, sayfa: 1210.

5-Salih MİRZABEYOĞLU, Elif, sayfa:180.

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: