İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 10 – Ebu’l Hasan Eşarî ve İmam-ı Maturidî

İslâma Muhatap Anlayışa Dair: 10 – Ebu’l Hasan Eşarî ve İmam-ı Maturidî

Ebu’l Hasan Eşarî 

İslâm inanç esaslarını ilk sistematize eden kimse, Ebu’l Hasan Eşarî’dir. Eşarîlik mezhebinin kurucusu… Günlerdir onu araştırıyorum ve anlamaya çalışıyorum. Onun Mutezile ile mücadelesini; okuyorum, karşılaştırıyorum, düşünüyorum. Felsefe tarihi gündemimi karıştırıyorum, mantık üzerine çalışmalarımı karıştırıyorum, daha birçok şeyi karıştırıyorum. Çünkü mutezile deyince yavan kalıyor.

İmam-ı Eşarî, basitçe Mutezile kelâmcılarını değil, Aristo‘yu alt etmiştir. Aristo‘nun o devâsâ sisteminin İslâm üzerinde müesseseleşmek istemesini yıkmıştır. Hıristiyanlık içinde patristik ve skolastiği doğuran, 1500 yıl boyunca tahtını kimsenin sarsamadığı o büyük düşünce ekolünü alt etmenin prensiplerini, metodunu getirmiştir. Bu küçük bir iş değildir; doğrudan doğruya “akıl” dâvâsının nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgilidir.

O dönemde Nesturîler üzerinden eski Yunan felsefe metinleri İslâm âlemine giriyordu. Bunlara nazaran, felsefî düşünceler, dinin prensipleriyle yarışır ve çekişir bir hâl aldı. Mutezile, din ile felsefeyi uzlaştırmanın ilk ciddi adımıydı. Logos karşılığı `ilm-i kelâm` dedikleri mantık prensipleri ile İslâmiyeti yeniden yorumlamaya başladı. O kadar etkili oldu ki, Abbasîler Devleti tarafından resmi kabul gördü ve evvelce sistemleşmiş bulunan Sünnet ve Cemaat Ehli anlayışıyla mücadele etmeye başladı.

Hâlbuki din üzerinde felsefe olmaz. Din bir imân dâvâsıdır. İmân üzerinde spekülasyon olmaz. İmân vardır veya yoktur. Bir şeye akla uygun olduğu için imân edilmez; akıl, imâna uygun hâle getirilir. Bu akılcı için de, maddeci için de, hazcı için de böyledir: Önce bir şeye inanırsın, sonra inandığına uygun mantığı geliştirirsin… İmân, aklın teslimidir. İmân ettikten sonra başka bir akıl vardır ki, ona -tabiî akıldan ayrı- “akl-ı selim” denir. Akl-ı selimin, yani dine dayalı düşüncenin verimine de, “sebeb arayışına dayalı” başıboş aklın verimi gibi “felsefe” değil, artık başka bir ad, “hikemiyat” adı verilir.

İşte Ebu’l Hasan el-Eş’arî, bu meseleler ortasında dünyaya gelir. Başlangıçta, tıpkı Muhiddin-i Arabî‘nin gençliğinde İbn-i Rüşd hayranı olması gibi –Gazalî‘nin yoluna daha sonra girecek-, bir Mutezile kelâmcısıdır; onların en ünlülerinden biridir. Hatta bu süreç onda bir hayli uzun sürmüştür. Dediklerine göre, bir gün rüyâsında Peygamber Efendimiz‘i görmüş, O’ndan “Ehl-i Sünnet yoluna yardım et!” buyruğunu almış. Bununla birlikte, “Nasıl olur, ben ömrümü Mutezile’nin fikirlerine vakfettim” itirazında bulunmuş. Allah’ın kendisine yardım edeceğinin bildirilmesi üzerine, rüyanın etkisiyle günler boyunca evinden dışarıya çıkmamış.

Bir gün, evinden dışarıya çıkar – o gün ne büyük bir gündür. Her zamanki gibi camie gider, minbere çıkar ve hem bütün bir geçmişine, hem de bütün bir toplum ve devlet görüşüne meydan okur: Bundan böyle Mutezile yolunu terk ettiğini, Ehl-i Sünnet yoluna girdiğini açıklar. Herkes donar, kalır. Düne kadar Mutezile’nin en büyüklerinden biri olan Ebu’l-Hasan Eşarî, artık Mutezile’nin en büyük safsata olduğunu haykırmaktadır.

Bu haykırış, bir kargaşalık devresinde dinden ve imândan kopuk bir maceraya giren akıl ve mantık dâvâsının yeniden dine ve imâna iade edilişidir. Düne kadar felsefenin dine saldırısı demek olan ilm-i kelâm, bundan böyle dinin, başta Mutezile olmak üzere her türlü felsefeye karşı müdafaası disiplini olacaktır. Her türlü felsefî spekülasyon arasında inanç esaslarını ortaya çıkarmak, sistemleştirmek; bir nevî “selim aklın dayanacağı prensipleri billurlaştırmak” – işte itikatta mezheb budur ve bu ihtiyaçtan doğmuştur.   

Ebu’l Hasan, aklın kendisine dayanacağı inanç esaslarını bir bir tesbit ettikten sonra, o dönemde devlet felsefesi olan Mutezile ile büyük bir savaşa tutuştu. Basra’dan Abbasîler’in Başkenti Bağdad’a gitti. Onunla aynı dönemde Horasan’da Maturidî ve Mısır’da Et-Tahavî, benzer bir fikir kavgasına girdiler. Bu kavgadan bir tablo:    

Basra’da bir mecliste Ebü’l-Hasan Eş’arî ile Mûtezilîler arasında çetin bir münâzara oldu. Mûtezilîler çok kalabalıktı. Onunla münâzaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse karşısına çıkamadı. İkinci defâ böyle bir münâzara için gittiklerinde, Mûtezileden kimse gelmemiş, münâzaraya cesâret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zât, İmâm-ı Eş’arî‘ye: ‘Firâr ettiler yaz, kapıya as!’ dedi.

İmam-ı Eşarî‘nin gayretleriyle Mutezile fitnesi yavaş yavaş sönüp gidecektir. Fakat İslâm üzerinde felsefe yapma hevesleri başka suretlerde devam edecektir. Bununla beraber, bir asır sonranın fikir devi (İmam-ı Gazalî!) Eşarî okulundan doğacaktır.

12 Aralık 2012

İmam el Maturidî  

İslâm inanç esaslarını temellendiren ekollerin bir diğerinin kurucusu da İmam-ı Maturidî’dir. O da Eşarî‘nin çağdaşı… Ebu Mansur Maturidî, bugünkü Özbekistan topraklarında yaşamış, tıpkı Ebu Hanife gibi, Arab asıllı olmayan bir bilgindir. Fıkıhta Ebu Hanife‘nin rey ekolünden gelir ve İslâm dünyasına amel ve itikad bahsinde hemen hemen bu ikisi hükmeder; Eşarîlik ve Şafiîliğin bütünleşmesi gibi bir bütünleşmeyi temsil eder. Türkiye’de çoğu insan, “itikadda Maturidî, amelde Hanefî“dir.

İmam-ı Eşarî‘nin nakli öne alan yaklaşımı yanında, İmam-ı Maturidî aklı vurgulayan bir anlayış içindedir. Maturidîlikle Eşarîliğin temelde birbirinden farkları yoktur; teorik konularda bir yorum farkları vardır. Eşarîler, “Eğer nakil (ilahi tebliğ) olmasaydı, insan, aklıyla doğruyu bulamazdı” görüşündedirler. Maturidîler ise, “Aklın da hakikati elde etmede bir rehber olduğunu, eğer yetkinlikle kullanılabilseydi, akıl yoluyla da Allah’ın bulunabileceğini” düşünürler.

Bu, temelde bir farklılık değildir. Çünkü Maturidîler de “nakli bırakalım, hakikati aklımızla bulalım” demezler. Maturidî akıl dâvâsı, Aristocu tabiî akıl’dan farklıdır; hattâ onun zıddıdır. Maturidîler de naklin esas olduğunu kabul etmekle birlikte, “farzedelim ki”, “meselâ” kaydıyla, teorik bir akıl çerçevesi çıkarırlar. Nedir? “Şayet nakil olmasaydı da akıl, hakikati elde etmede yetkinlik kazanabilirdi.

Her iki mezhebin “akıl” dâvâsına yorumunun kaynağı da Kur’ân’dır. Kur’ân’da aklın bazen övüldüğünü, bazen yerildiğini görürsünüz. Övülmüş olan, akl-ı küll’dür; “bütün akıl”… Bütün akılların özü, “bütün akıl”dır (akl-ı küll)… Bütün aklı, akılların toplamı gibi almamak gerekir; bütün akıl, aynı zamanda “ilk akıl”dır (akl-ı evvel)… Bu anlamda denilmiştir ki; “şeriat zahirî bir akıldır ve akıl dahilî bir şeriattır“… Eşarî‘de bu hikmetin birinci kısmının, Maturidî‘de ikinci kısmının vurgulu olduğunu görürsünüz!

Eşarî anlayışa “Mezopotamya ekolü”, Maturidî anlayışa “Mâveraünnehir ekolü” diyelim. Farkları bu kadardır. Nasıl ki, iki ayrı dilde “mezopotamya” ve “mâveraünnehir” kelimeleri aynı anlama gelir; “iki nehrin arasıdaki yer” demektir. Bu iki düşünce ekolünün farkı da bu kadardır; dil farkı… Birincisi, Zahirîlik ve Mutezileye karşı mücadele verdiği için “nakli” öne almıştır; diğeri Batınîlik ve Şiaya karşı mücadele verdiği için “aklı”… Yunan felsefesi açısından bakarsanız, İslâm bir “nakil dini”dir; Hind mistisizmi açısından bakarsanız, bir “akıl dini”…

Her iki anlayış da, şeriat ile tasavvufun kavşak noktasındadır; tasavvuf ile iç içe… Tasavvufta hani derler: “Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız“… Eşarîliği sözün birinci kısmına, Maturidîliği ikinci kısmına ağırlık vermiş kabul edebilirsiniz. “Bir ayniyetin iki kanadı halinde”… Yani, işte öyle rastgele “o nakilcidir, bu akılcıdır” türü, ne anlama geldiği belli olmayan yuvarlamalardan kaçınmak lâzım. Akılcıdır da, hangi anlamda akılcı? Eğer Aristocu anlamında olsaydı, başka sonuçlar doğardı. Akl-ı selimci demek, belki daha doğrudur. Çünkü burada “teslim olmuş aklın iadesi” vardır. Ve teslim, selim, selâm, selâmet, İslâm aynı kökte toplu kelimelerdir.

Bundan dolayı, hemen hemen zamanının bütün felsefelerini ele alır Ebu Mansur Maturidî; hemen hemen hepsinin eleştirisini yapar. Elimde, 1997’de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan çıkmış “Maturidî ve Nesefî’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı” adında güzel bir çalışma var bu mevzuda. Çok ayrıntıya boğmak istemiyorum ama; burada ele alınan meseleler, fikrî değer ve hüner bakımından, aydınlanma çağında Avrupalı filozofların ele aldığı ve işlediği meselelerle rahatlıkla karşılaştırılabilir. Onlardan bin yıl önce! Yalnız, bizde, fikrî hareket, nedense bu yönde devam etmemiştir.

Maturidî‘nin bir yönü de ne kadar övülse azdır; O, Kur’an hakkında “tefsir” değil, “tevil” tutumunu gerekli görmüştür. Tefsiri, “âyetlerin mânâsı hakkında hüküm vermek” olarak görür, hürmetsizlik sayar. Tevil ise, “çeşitli mânâ ihtimalleri içinden birini tercih“tir; hüküm vermekten kaçınmak… Bu, felsefe içinde ancak 20. yy’da fenomenolojinin farkettiği ve epoche adını verdiği çok ince bir anlayıştır. Hakikatler üzerinde “hüküm vermek”tense, “yorum yapmak”…

Selim Gürselgil

13 Aralık 2012

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: