GOGOL’UN “ÖLÜ CANLAR”I

GOGOL’UN “ÖLÜ CANLAR”I

Rus edebiyatında romantizmin bilinen kurallarını bırakıp, konularını günlük yaşamın içinden almaya başlayan ilk yazar olan Nikolay Vasilyeviç Gogol, (1809-1852) eseri Ölü Canlar’da, Rus taşra kasabasındaki yaşantıyı ince bir ironiyle anlatırken, aynı zamanda yine ince bir dille yöneticilere karşı olan eleştirilerini de büyük bir ustalıkla dillendirmiştir.

Ölü Canlar eserinin kahramanı Çiçikov, girdiği hemen hemen her toplulukta kibarlığı, konuşma ve davranışlarındaki asaleti, temiz ve şık giyimi ile dikkatleri üzerine çeken, saygı ve sevgiyle karşılanan ve herkesin dostluk kurmak isteyebileceği bir karakter olmasına rağmen, aslında bir dolandırıcıdır.

Kim olduğunu ve nereden geldiğini hiç kimsenin bilmediği taşra kasabasında, çevre edinebilmek için önce bürokratları (Vali, savcı, savcı yardımcısı, mahkeme reisi vs.) ziyaret eder. Bürokratlar arasında o kadar sevilir ki, davet ve baloların vazgeçilmez konuğu haline gelir. Kısa süre içerisinde herkes bu yabancının kim olduğunu sorgulamaksızın, onu adeta hayatlarının bir parçası yaparlar.

Çiçikov, istisnasız, tanıştığı her insanla, amacına yönelik konuşmalar yapma fırsatını, kusursuz kurnazlığıyla her seferinde yakalamayı başarır. Onun tek bir amacı vardır, zengin olmak için “ölü can” satın almak… Bu amaçla kiminle konuşursa konuşsun lafı hep zengin veya topu dikmek üzere olan toprak sahiplerine getirir. Bu kişilerin kaç dönümlük toprakları olduğunu, emrinde köylülerden kaç can çalıştırdıklarını, bunların yakın zamanda kıtlık, hastalık veya herhangi bir sebepten kaçının öldüğünü sorar, öğrenir. Canlar eğer sayımdan önce ölmüşlerse, kayıtlarda hâlâ diri gözüktüklerinden, toprak sahipleri bunlar için de vergi ödemek zorundadır.

Çiçikov için bu durum bulunmaz bir fırsattır. Gittiği her çiftlikte, çiftlik sahibinin durumuna göre konuşmalar yapar. Çiftlik sahibi iflasın eşiğindeyse, “size yardım amaçlı, üzerinize kayıtlı ölü canlarınızı satın almak isterim” der. “Bu sayede hem para kazanmış olacaksınız, hem de vergilerden kurtulmuş olacaksınız.”

Toprak sahiplerinin istisnasız hepsi, ilk önceleri böyle bir teklif karşısında şaşkına dönerler. Ölü canların, onun ne işine yarayacağını merak ederler, bu işin içinde başka işler var diyerek kuşkuya kapılırlar. Ama Çiçikov her seferinde, (bir kişi dışında) ikna kabiliyetini konuşturarak insanları ölü canlarını satmaya razı eder. Olay yasa dışıdır; bu yüzden Çiçikov, bu mesele “aramızda” kaydıyla bir çiftlikten ayrılıp, diğer bir çiftliğe doğru yol alır.

Her gittiği yer ona başka bir yerin kapılarını açar. Her yeni tanıştığı insan, başka insanlarla tanışmasına vesile olur. Böylelikle, ünü gün geçtikçe artar. Çevresinde, aldığı pek çok canı başka topraklara yerleştirmek niyetinde olan, zengin bir kişi olarak bilinir.

Kadınlar arasında da, ünü alıp başını gitmektedir. Çiçikov hakkında konuşurken birbirleriyle yarış halinde gibidirler. Valinin vereceği baloda hemen hepsi, Çiçikov için süslenir. Baloda adeta “paylaşılamayan erkek” konumuna getirilir. Ama Çiçikov, bir yolculuk sırasında, arabalarının kaza yapması nedeniyle, diğer arabada korkmuş vaziyette oturan, o zaman kim olduğuna dair en ufak bir fikir ve bilgi sahibi olmadığı, 16 yaşındaki Valinin kızını ikinci kez baloda gördüğünde, diğer hanımlara karşı gösterdiği hesaplı yapmacık tavırları bir kenara bırakarak onunla ilgilenmek ister.

Bu sırada ölü canlarını satmaya ikna edemediği istisna insan, sarhoş halde baloya gelir. Çiçikov’un sırrını ifşa eder. Nozdriyef yalancılığıyla bilindiği için pek kaale alınmaz. Fakat balodaki kadınlar, 16 yaşındaki tazeye ilgi gösteren Çiçikov’a kancayı takmış durumdadırlar. Kadınlar sayesinde dedikodular alır başını gider. Kasabada erkekler de ikiye bölünür. Çiçikov’u savunanlar ve kadınların yanında yer alan, (onlara göre) kılıbık erkekler.

Burada esere dair kendi değerlendirmelerimize ara verip, romanda, sıklıkla okuyucu ile direk konuşmayı tercih eden yazarımıza kulak verelim. Bakalım roman kahramanı için kendisi neler söylemiş?

“… kahraman olarak erdemli bir kişi seçilmemiştir. Bunun sebebi ise erdemli kişinin artık rahat bırakılmayı hak etmiş olmasıdır. Çünkü dillerde her vesile ile dolaşan, “erdemli insan” bütün yazarlara binek atı olmuş, ona binip gezmeyen insan kalmamıştır. Böylece erdemli insan, sömürülerek bir deri, bir kemik bırakılmış, iki yüzlülükle suçlanır olmuştur.                                                                                              Evet, artık kötü insanı arabaya koşmanın zamanıdır. Öyleyse binelim o alçağın sırtına”

Gogol, karakterinin erdem sahibi bir insan olmadığını kabul etmekle birlikte, romanda şu cümleleri sarf etmekten de geri durmaz: “Bir yazar kahramanıyla asla bozuşamaz. Onunla el ele yürüyeceğimiz nice yollar uzanıyor önümüzde.”

Ölü Canlar’ın yazarı, düzenbaz Çiçikov’u eserinin başkahramanı yapma gerekçesini yukarıda açıklamakla birlikte, bununla da yetinmez ve okura, kahramanının “ruhunun derinliklerini araştırmaya” çaba sarf etmesi çağrısında bulunur:

“Eserimizde kahramanımızın karakterini beğenmeyen okuyucu, onunla hayatta karşılaşsa dost olur, aralarından su sızmaz, çok iyi vakit geçirirler, ona bir destan kahramanı gözüyle bakar. Daha akıllı bir okuyucu ise onu romanda da yadırgamayarak derin bir görüşle ruhunun derinliklerini araştırmaya çalışır, insanın hayatında ansızın değişiveren çeşitli haller vardır. Bazen büyük, güzel bir tutku, yerini mahvedici küçük basit şeye karşı duyulan tutkuya bırakarak, en iyi duyguları, kutsal görevleri bile unutturarak, insanı alçakça davranışlara iter. Tutkularını iradesi altında tutabilene, içlerinde en soylu ve güzeli seçebilene ne mutlu! Mutluluğu her saat, her dakika büyüyerek, güzelleşerek ruhu sonsuz bir cennete yaklaşacaktır. Fakat insanın, seçimi elinde olmayan, iradesi dışında kalan tutkuları da vardır. Bunlar doğuştan onunla beraberdir ve insanı esir edecek derecede kuvvetlidirler. Onlar, insan üstü bir kuvvet tarafından idare ediliyor gibidir. Yeryüzüne önemli bir rol oynamak için gelmişlerdir işte böyleleri; ama bu rol iyi veya kötü olabilir. Aslında insanın iyiliği için çalışırlar. Belki Çiçikov da böyleydi. Varlığı bazen insanları birbirine düşman ediyor, bazen de bilgeliği karşısında diz çöktürüyordu.

Yazarın, okura roman karakterinin “ruhunun derinliklerine inme” çağrısı, aslında, “kısaca vermiş olduğum çocukluğunu da gözden kaçırmayın” anlamında bir ikazdır.

 Zira Çiçikov, babasıyla bir buçuk günde kat ettikleri yolculuğun sonunda, şehir merkezinde oturan bir akraba kadının yanında kalacak ve okula burada başlayacaktır. Daha da önemlisi o gün babasını son kez görecek olan Çiçikov, ondan şu nasihatleri alarak yolunu çizecektir; daha da vahim olanı bu öğüt ve sözlerin onun ruhunda bıraktığı derin izlerdir:

“Dikkat et Pavluşa, öğren, çalış, aptallık, haylazlık etme, her şeyden çok öğretmenlerine üstlerine boyun eğ. Senden büyüklere saygı gösterirsen, onların dediklerini yaparsan ilerlersin. Arkadaşlarınla çok içli dışlı olma, sana yararları olmaz onların. Zenginlerle arkadaş ol ki, icabında sana yararlı olabilsinler. Kimseye bir şey ikram etme, bir şey koklatma sakın. Daha iyisi onlar sana ikram etsinler. Paranı iyi sakla her kuruşunu iyi biriktir. Dünyada en değerli şey paradır. Dost, arkadaş dediğin, seni felâket anında yolda bırakır. Ama para hiçbir zaman seni bırakmaz. Dünyada parayla her şeyi yapar, her güçlüğü yenersin.”

Bu bölümden sonra yazarımızın yukarıda; “İnsanın, seçimi elinde olmayan, iradesi dışında kalan tutkuları da vardır. Bunlar doğuştan onunla beraberdir ve insanı esir edecek derecede kuvvetlidirler. Onlar, insanüstü bir kuvvet tarafından idare ediliyor gibidir.”  şeklinde söylemiş olduğu sözler, küçük bir çocuğun babasının ağzından son çıkan öğütlerin ruhunda bıraktığı izlerle birlikte değerlendirildiğinde, daha bir anlam kazanıyor olsa gerektir.

Yazımızın başında, yazarımızın, ince bir dille yöneticilere karşı olan eleştirilerini de dile getirdiğinden bahsetmiştik. Romanında, Rusya’yı ve Rus insanını her fırsatta öven; ama aynı zamanda da bir çeşit tembellik ve har vurup harman savurma hastalığına tutulan milletini, bunun neticesinde toplumdaki yozlaşma (rüşvet, adam kayırma, hırsızlık vs.) ve adaletsizlikleri eleştirmekten de geri kalmayan Gogol, kendisine gelen veya gelebilecek olan eleştirilere peşin peşin cevap da vermektedir: 

“Sayın okuyucularım sizler sefaleti açıkça görmek istemezsiniz! Neden? “Ne gereği var?” dersiniz. Sanki biz hayatta bir yığın saçmalığın, kötülüğün olduğunu bilmiyor muyuz? Her zaman güzel olamayan durumlarla karşı karşıyayız. En iyisi bize harikulâde güzel şeyler gösterin, bırakın da unutalım gerçekleri. Bir çiftlik sahibi kâhyasına şöyle demişti: “Oğlum niye ikide bir bana çiftlik işlerinin kötü gittiğini söylüyorsun? Ben onu senden iyi biliyorum; biraz da başka şeylerden bahset ki, azıcık mutlu olayım.” Böylece belki de çiftliği kurtaracak olan son parayı da biraz eğlenebilmek, oyalanabilmek için harcar. İşte insanın bereketli kaynaktan fışkıran zekâsı bu gibi durumlarda derin bir uykuya dalmış gitmiştir. Derken çiftlik satılır, sahibi ise avunmak için eğlenmeye dalmışken başına eskisinden daha acı felâketler gelir.

“Yazar, belki de vatansever denilen kişilerin suçlamalarına hedef oluyor. Onlar, sakin köşelerinde oturup, ilgisiz işlerle vakit geçirirken, başkalarının sırtından, geleceklerini kurtarmak için sermayeyi toplarlar. Onlar kendi deyimleriyle vatanın namusuna dokunacak bir olay, acı gerçeği ortaya çıkaran bir kitap basılınca her köşeden ortaya çıkarak, ağına sinek düşmüş örümcekler gibi bağırmaya başlarlar: “Bütün bunları dışarıya yaymak doğru mu? Bütün bu yazılanlar, bizim vatanımız hakkında bizi nereye ulaştırır? Yabancılar ne der buna? Kendin hakkında başkalarından kötü şeyler duymak pek mi eğlenceli? Biz vatanseverler değil miyiz yâni?

“Böylesine bilge sözlerle özellikle yabancılarla ilgili sorulara doğrusu verilecek cevabım yok.

“Budalaca şeyler yapmaktan çekinmiyor ama budalaca şeyler yaptıklarının ortaya çıkmasından ödleri kopuyordu. Bizim vatanseverlerin durumu da onlara benzer, onları ayağa kaldıran duygunun vatanseverlikle ilgisi yoktur.

“İyi ama bunu dile getirmek niçin suç olsun? Yazar da bunları anlatmazsa kim dile getirebilir bu gerçekleri? Sizler derine inen bakışlardan korkuyorsunuz, kendiniz bile enine boyuna düşünmekten kaçınıyorsunuz, her şeyi derine inmeyen gözlerle bakmayı seviyorsunuz. Çiçikov’un haline belki de içinizden gülüyorsunuz, hatta yazarını övüyorsunuz. (…) Acaba içinizden biri çıkıp da içi Hıristiyan inancıyla dolu olarak ve kendini dinleyerek şu güç soruyu sorabilir mi? “Acaba bende de, Çiçikov’dan bir parçacık yok mu?”

Yine yazarımızın hikâye kahramanlarından birine söyletmiş olduğu şu sözler var ki, bende uyandırmış olduğu tedai mutlaka sizlerde de uyanacak düşüncesi ile paylaşmadan geçemeyeceğim:

“Neymiş efendim, ekonomi siyaseti! Çok güzel! Aptal, bir başka aptalın sırtına binmiş, durmadan kırbaçlıyor ama burnunun ucunu bile göremiyor. Bunlar, kürsüye çıkarken gözlüklerini takmayı unutmayan eşekler! İnsanlığın yüz karaları!”

Uzun zamandır ihmal ettiğimiz hikâye kahramanımız Çiçikov’a tekrar dönecek olursak, lafı fazla uzatmadan söyleyelim ki, ölü canlar satın almanın dışında başka bir sahtekârlığa daha bulaşmasının ortaya çıkmasıyla tutuklanmak zorunda kalır. Zorunda kalır ifadesini özellikle kullanmamızın sebebi prens hazretlerinin Çiçikov’a yaptıklarını bilmesine rağmen, son bir şans tanımasındandır. Fakat bu sefer ortada büyük bir tanık vardır ve tutuklama yapılmak zorundadır.

Her iki olaydan da paçayı sıyıramayacağını anlayan Çiçikov, nedamet getirirken bile; “Bana acımıyorsanız, yaşlı anneme acıyın” diyerek olmayan anasını öne sürer. Prens:

“Bir zamanlar bana, olmayan karın ve çocukların için de yalvarmıştın. Şimdi de annen için yalvarıyorsun!”  cevabını verir.

Erdem sahibi dostu Murazov, Çiçikov’un haline acır ve prensle konuşur. Bu arada Çiçikov’un avukatı da memurlarla rüşvet pazarlığını kazanır. Tutuklanmasına sebep olan kadın şahit, prense ifade vermeden, memurlar tarafından, hiçbir şey bilmeyen bir başka kadınla değiştirilir. Çiçerov serbest kalır.

Erdemli Murazov, hapiste arkadaşına şunları söyler:

“…insanların uğrunda birbirlerini yedikleri her şey bir yana bırakılmadıkça, ruh zenginliğine kıymet verilmedikçe bu dünyada da zengin olunmaz. Beden ruhun yerini tutmaz. Doğru yolu bulmak için ölü canları değil, kendi canlı ruhunuzu düşünerek başka bir yolu: Tanrı yolunu seçin.” 

Yine Murazov’un tavsiyesi üzerine, ki şöyle demişti prense:

“Rus insanında, herkesten kötü olanında bile, adalet, doğruluk duygusu vardır. Bir Yahudi de olsa bu böyledir. Hayır efendimiz hiçbir şeyi gizlemeyin. Bana anlattığınız gibi açıkça konuşun onlarla.” 

Evet; Murazov’un tavsiyesi üzerine her şeyin farkında olan prens maiyetindeki adamlarına özetle şunları söyler:

“Herkes kendi içinde bir düşman karşısındaymış gibi namussuzluk ve adaletsizliği ortadan kaldırmak için birleşmezse bu kötülüklerin kökü kazınmaz. Bir Rus olarak hepimizin damarlarında aynı kan dolaştığı için anlıyorum bunları… Aranızda soylu düşüncenin ne demek olduğunu bilenlere hitap ediyorum! İnsanın her yerde karşısına çıkan görevini hatırlatıyorum! Görevlerinize daha bağlı olmanızı, yurdunuza karşı olan vazifelerinizi yapmanızı istiyorum. Çünkü her tarafınız karanlıklara gömülmüş; biz ancak bu karanlığı kendi ışığımızla aydınlatabiliriz. Tüm Rus halkının sizlerden beklentisi budur. İyice düşünün ve son kararınızı verin.”  (Sh:415)

Peki, kodeste iken değişeceğine söz veren Çiçikov, çıktıktan sonra arkadaşı Murazov’un tavsiyelerine kulak vererek değişti mi dersiniz?

Eserin son paragrafında şunlar yazıyor:

“…Eserin son bölümündeki eksik kısımlar bulunamadığı için yayınlanamamıştır. Kitabın ikinci bölümü ise hakkında yapılan ağır eleştiriler sonucu, yazar tarafından imha edilmişti.” (Sh:415)

Gördüğünüz gibi Çiçikov’un akıbeti meçhul ama tamamen de öyle diyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki, cezaevine girmeden hemen önce diktirdiği ve giydiği gün tutuklandığı kırmızı frakını ahlanıp vahlanarak, dövünürken yırtmıştı; birkaç gün sonra çıktığında yaptığı ilk iş, aynı kumaştan dört arşın alarak yeni bir frak için, iki misli fiyat ödeme pahasına, o gece dikilmek kaydı şartıyla terziye gitmek oldu.

Pişman olduğu tek şey ise belki de çok sevdiği saçları içindi. Şöyle dedi:

“Bu kadar üzülecek ne vardı ki sanki? Hele saçımı başımı yolmanın hiç gereği yoktu.”

Emel ZOR

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: