İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞA DAİR: 12 / SAHABELER

İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞA DAİR: 12 / SAHABELER

HAZRET-İ EBU BEKİR

İlk adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Allah Resûlü’nün ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azabdan azad edilmiş mânâsına “Atîk“; dürüst, sâdık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da “Sıddîk” lâkabıyla anılmıştır. Teym Oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir‘in annesinin adı Ümm’ül-Hayr Selma, babasınınki Ebû Kuhâfe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Âmir ibn-i Âmir… ibn-i Murcâ… et-Teymî’dir.

Hazret-i Ebû Bekir, milâdî 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek Câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup, Arabların neseb ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle uğraşan Ebû Bekir, hayatı boyunca Kâinatın Efendisi’nin yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Kâinatın Efendisi birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederlerdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Allah’ın Sevgilisi, bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir‘e danışırlardı.

Teym Oğulları kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahibdi. Ticaretle uğraşıyorlar, sosyal temasları ve geniş kültürleri ile tanınıyorlardı. Babası Mekke eşrafından olan Hazret-i Ebû Bekir, Mekke’de “eşnak” diye bilinen kan diyeti ve keffaret ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi.

Hazret-i Ebû Bekir, Hira dağından dönen Allah Resulü ile karşılaştığında, Allah Resulü O’na, “Allah’ın elçisi” olduğunu söyleyip –mealen– “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alâk, 1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman, hemen “Allah’ın birliğine ve senin O’nun Resûlü olduğuna imân ettim” demiştir. Hazret-i Hatice‘den sonra Kâinatın Efendisi’ne ilk imân eden odur. Kâinatın Efendisi İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Hazret-i Ebû Bekir tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Sonraları Allah Resûlü, “bütün insanların imânı bir kefeye, Ebû Bekir’inki bir kefeye konsa, onun imânı ağır basardı” buyurmuşlardır. Sıddîk Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir, Mekke döneminde güçlü kabilelere mensub kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Âmir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram’da müşriklerin saldırısına uğramış olan Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi Selma, hanımı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmişti. Cennetle müjdelenen ilk müslümanların çoğu, onun davetiyle İslâma girmiş olanlardı.

Hazret-i Ebû Bekir, Kâinatın Efendisi’nin halifesi olduktan sonra, O’nun vefâtıyla Arabistan’da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere karşı savaş açtı. Esved’ül-Ansî, Müseylemet’ül-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beyt’ül-Mâl’e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır. Irak ve Suriye, onun halifeliği zamanında, biri İran’dan, diğeri Bizans’tan alınmıştır.

Hazret-i Ebû Bekir, Ridde harblerinde, vahiy kâtiplerinin ve Kur’an hafızlarının birçoğunun şehid olması üzerine, Hazret-i Ömer‘in Kur’ân’ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Allah Resulü zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiblerce ceylan derilerine, beyaz taşlara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur’ân hâfızı idi. Ebû Bekir, Zeyd bin Sâbit‘in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Böylece bütün âyetler toplandı ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir‘den Ömer‘e, ondan da kızı Hafsa‘ya geçti ve Hazret-i Osman zamanında çoğaltılarak Dâr’ül-İslâm’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.

Hazret-i Ebu Bekir‘in çok bilinmeyen bir özelliği, İslâm tasavvufunun da kendisinden başlamasıdır. Gerçekten bütün hak tasavvuf ekolleri, iki koldan gelir: Birisi Hazret-i Ebu Bekir‘den gelen “gizli zikir” kolu, diğeri Hazret-i Ali‘den gelen “açık zikir” koludur. Gizli zikir’i, Allah Sevgilisi, Hazret-i Ebu Bekir‘e Hicret sırasında gizlendikleri mağarada öğretmişlerdir. Açık zikir’i ise Hazret-i Ali‘ye hususen öğretmişlerdir… Böylece bütün hak tarikatler, ya Hazret-i Ebu Bekir‘den gelmiş ve “Sıddıkî” diye anılmış veya Hazret-i Ali‘den gelmiş ve “Alevî” diye anılmıştır. Müzik ve sanatlar Alevî kolda, sadelik ve gizlilik ise Sıddıkî kolda gelişmiştir.

15 Ekim 2012

 

HAZRET-İ ÖMER

Roger Garaudy, Hazret-i Ömer‘in devesine kölesiyle nöbetleşe bindiği tabloyu alıyor ve şöyle diyor:

– Adalet ve hukukta aklın devrimidir bu!

Gerçekten de Hazret-i Ömer, bir adalet timsali… Hani bir İslamî incelikle heykeli demiyoruz, timsali diyoruz; adaletin müşahhas hali… Salih Mirzabeyoğlu, hukuka giriş niteliğindeki eserinde Hazret-i Ömer ve döneminden uzun uzadıya tablolar verir ve eserini bir nevi O’na izafetle kaleme alır:

-“Hakkı temsil ve dâvâsını ispat kaydiyle, devlet başkanına alkış kadar yuha da herkesin hakkıydı; ve dünyada hiçbir idare, kanun önünde eşitlik prensibine bu ölçüde misal olmadı.

Çizgi çizgi bazı hikmetleri:

– O’nun zamanında İslâm ülkesi, dünyanın en zengin ülkesi haline gelmişti. Bununla birlikte, Halife Ömer öldüğünde, mintanında 14 tane yama vardı. 

– O’nun atadığı İskenderiye valisi, O’nun oğlunu, şeriata aykırı davrandığı için, kamçılattı. (Günümüz baba oğul ilişkilerini de hatırlayarak kıyaslayın.)

– O’nun devrinde hiç kimse, bir başkası üzerinde üstünlük, ayrıcalık ve tavır sahibi olamadı; hattâ kimse kimseye küçümseyici bir lakab bile takamadı.

– O’nun murahhası Maaz, Bizans’a elçi gönderilince, altına serilen ipek halıya işaret ederek, “Ben fukaranın hakkını ve kanını sömürerek dokunmuş bir halıya oturmam” dedi.

– O’nun devrinde, bütün vilâyetlerde, toplumun dertlerini ve yöneticilerden şikâyetlerini dile getirebileceği “vefd” adlı kurumlar oluşturulmuştu ve bunlar bir heyet hâlinde merkeze geliyorlardı. Hazret-i Ömer, halka, bu konudaki haklarını ellerinden bırakmamalarını, kendilerini yöneticilere ezdirmemelerini sıkı sıkı tenbihliyordu.

– Müslümanların bâtıl itikatlar ve putlar edinmeleriyle şiddetle savaştı. Hattâ Allah Resulü‘nün diğer müslümanlarla altında buluştuğu bir ağaç, O’nun devrinde fazlaca saygı görmeye başlayınca, hemen kestirdi.

Vesaire…

15 Haziran 2012

 

HAZRET-İ OSMAN

Hazret-i Osman ilk Müslümanlardan ve daha hayattayken cennetle müjdelenenlerden… Şöyle yapmış, böyle yapmış; sahabidir, yaptığı da içtihaddır. Bunun üzerinde spekülâsyon yapmak ne Şiîlere, ne de Selefîlere düşer.

Yalnız benim çok sevdiğim taraflarından biri, kendi anlattığı müslüman oluş hikâyesi. Bir teyzesi var; ismini bilmiyoruz. Kendisi müslüman mı, yoksa mahallede her şeyi bilen, arasıra çok tuhaf, sırrına kimsenin akıl erdiremediği laflar eden kadınlardan biri mi, onu da bilmiyoruz.

Bir gün bu teyze hasta oluyor. Osman bin Affan da onu ziyarete gidiyor. Teyze, bu ziyaret sırasında “sen evlen” diye tutturuyor. “Tamam, olur” falan derken, birdenbire şöyle bir laf ediyor:

-“Sen Peygamber kızıyla evleneceksin!”

Osman bin Affan şaşırıyor. “Bu devirde peygamber mi olur, eskidendi onlar!“… Üstelik çevrede bırak Peygamberi, onun gölgesi, gölgesinin kokusu bile yok. Soruyor tabii olarak, “kimdir o Peygamber, nedir, bunu iddia eden birisi mi vardır da, onun haberi yok?..

Teyze şöyle diyor:

-“El Emin… O’na vahiy gelmeye başladı. Sen O’nun kızıyla evleneceksin!”

Kızdı, evlenmekti bir tarafa, böyle bir şey nasıl olur? El Emin Peygamberlik dâvâsı mı gütmekte? Bu iş nedir, ne değildir diye soruşturmak üzere Ebu Bekir‘e gideyim diye düşünüyor. Gidiyor. Hazret-i Ebu Bekir müslüman olmuş o sıra. Ona da anlatıyor bildiklerini. O da müslüman oluyor. Yani, Ebu Bekir yerine Ebu Leheb‘e gitse, “O’nun amcasıdır” falan diye; farklı bir sonuç doğacak belki… Nasip işte; böyle bir şey… Doğru yerde, doğru zamanda karşına çıkıyor.

Ve seneler sonra Hazret-i Osman, bir değil, iki Peygamber kızıyla evlenecek ve “zinnûreyn – çifte nur sahibi” lâkabını alacak. Teyzesi muhtemelen o günleri görmemiştir.

Ekleme: Önemli kaynaklardan İbn-i Hacer‘in “İsabe” adlı eserinde, bu kadının ismi Kurayz kızı Sa’de olarak geçiyormuş.

17 Aralık 2011

 

HAZRET-İ ALİ

Haricîler, üç kişiyi öldürmek için plan yapıyorlar: Ali, Muaviye ve Amr bin ül As… Sadece ilk suikastleri başarılı oluyor. Hazret-i Ali o sırada, Şam’da halifeliğini ilân etmiş olan Muaviye‘nin üstüne gitme hazırlıkları yapıyor. Karışık bir durum… Haricîler iki tarafı da kâfirlikle suçluyor, ama bütün “başarıları”nı da Ali taraftarlarına karşı kazanıyorlar…

Olayın başına dönelim. İlk halife seçimi… Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer‘in ve Ebu Ubeyde‘nin elini tutup, “bunlardan birini seçin” diyerek ortaya çıkıyor. Ama ikisi birden Hazret-i Ebu Bekir‘i seçiyor. Hazret-i Ali, henüz Allah Resulü‘nün cenazesi yapılmamışken böyle bir seçim yapılmasına kızıyor. Ancak sonra iş böyle olunca sonradan kendisi de Hazret-i Ebu Bekir‘e biat ediyor. İki yıl boyunca o ne emrederse, eksiksiz yapıyor. Zaten kimsede bir itiraz yok Hazret-i Ebu Bekir‘e; bir iki Medineli hariç… Herkes, Allah Resulü‘nün onu işaret ettiğini, namazı ona kıldırdığını biliyor.

İki yılın sonunda, Hazret-i Ebu Bekir, yerine Hazret-i Ömer‘i tayin ederek vefat ediyor. Hazret-i Ali ilk itaat edenlerden… Hiçbir görevden kaçınmıyor, ona tam bir bağlılıkla kendi işlerini devam ettiriyor. Hazret-i Ömer ölürken, “Sadece benim oğlum halife olamaz, hilafet saltanata dönüşmemeli, bunun dışında tüm müslümanlar olabilir” diye vasiyet ediyor. Yine de 6 kişilik bir heyeti tavsiye ediyor ki, “Halife bunların arasından seçilirse daha iyi olur.

Bu altı kişilik heyette Hazret-i Ali de var. Kendi deyimiyle, ilk defa olarak, kendisinin seçilmesini uygun görüyor. Altı kişiden dördü aday olmuyor, iki kişi kalıyor: Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali… Cennetle müjdelenmiş 10 sahabiden biri olan Abdurrahman bin Avf, “içinizden hangisini seçersem razı mısınız” diye soruyor. İkisi de senin seçimine razıyız diyorlar. Hazret-i Osman‘ı seçiyor. İlk biat eden de Hazret-i Ali oluyor. Sadece ilk biyat eden değil, onun en yakını, en büyük yardımcısı…

Gelgör ki Hazret-i Osman döneminde işler karışmaya başlıyor. İtaatsizlikler, suistimaller görülüyor. Yemen tarafından kendilerine Hazret-i Ali yandaşları diyen ilk şia nüveleri zuhur ediyor. Hazret-i Ali‘nin hakkının gasbedildiğini savunuyorlar. Hazret-i Osman‘ın hilâfetinin sonlarına doğru Hazret-i Ali‘nin bazı mevzularda kendisine muhalefet ettiği biliniyor. Ancak Hazret-i Ali, şia gruplarına yine de yüz vermiyor. İbn-i Sebe‘yi kovuyor. Kendisi itaatten ayrılmadan, fitneye bulaşmadan muhalefet ediyor.

Dönemin sonları. Mısır’a vali tayini meselesi… Hazret-i Ebu Bekir‘in oğlu (Hazret-i Ali‘nin de üvey oğlu) Mısır’a tayin edilmiş giderken, yolda birini yakalıyor. Üstünü arayınca “gelenleri öldürün” diye bir mektub… Tartışma var aslında burada, “katledin” mi deniyor, “kabul edin” mi, tam net değil… Ama hadiseler “katledin” denirmiş gibi… “Kim yazdı bunu?” Bir isyan kafilesi halinde Medine’ye varıyorlar. Hazret-i Osman kendisinin yazmadığını söylüyor. Mervan bin Hakem‘in yazdığı düşünülüyor. Hazret-i Osman‘dan onu kendilerine teslim etmesini istiyorlar. Etmiyor. Evini kuşatıyorlar. Bu sırada Hazret-i Ali, oğulları Hasan ile Hüseyin‘e Hazret-i Osman‘ın kapısında nöbet tutturuyor, bir şey yapmasınlar diye… Ama bir boşluk bulup yandaki evden giriyorlar ve Hazret-i Osman‘ı şehid ediyorlar.

Mekke ve Medine ileri gelenleri yeni halifenin Hazret-i Ali olması konusunda görüş birliğine varıyorlar. Ona biat ediyorlar. Bu sırada Hazret-i Aişe, isyan bayrağı açıyor. “Osman‘ın katilleri cezalandırılsın!” Ama durum o kadar nâzik ki, ilk ânda Hazret-i Ali‘nin buna imkânı yok. Hazret-i Aişe, yanına topladığı kişiler, Talha ve Zübeyr gibi iki büyük sahabi, Basra’ya geçiyor ve isyan! Hazret-i Ali gidip isyanı bastırıyor. Hazret-i Osman‘ın katillerini cezalandıracağına söz veriyor. Hazret-i Aişe isyan ettiği için çok pişman oluyor ve bir daha hiçbir olaya karışmıyor. Talha ve Zübeyr çatışmalarda öldürülüyor. (Cemel Vak’ası)

Olaylar bir türlü durulmuyor. Bu sefer Şam’da Hazret-i Muaviye isyan ediyor. Bir taraftan da Haricîler ve Şiîler gibi, iki tarafın da dışında, ama iki tarafta da tesirli gruplar zuhur ediyor. Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye‘yi ilk karşılaşmada yeniyor. (Sıffin Savaşı) Ne var ki, Hazret-i Muaviye yanlısı Amr bin ül As hile ile Hazret-i Muaviye‘yi halife seçtiriyor. (Hakem Olayı) Hazret-i Ali bu hileyi tanımıyor ve Irak ve Arabistan’da halifeliğini sürdürüyor. Fitne iyice büyüyor. Herkes birbirine giriyor. Ve derken Haricîler, “Hakem olayında Allah’tan başka hakem tayin edilmiştir, iki taraf da kâfirdir” diyerek isyan bayrağı açıyorlar. İbn-i Mülcem adlı Haricî’nin Hazret-i Ali‘ye yaptığı suikast ve onun şehadeti…

Haricîliğin tıynetini gösteren bu olay üzerinde daha sonra çok duracağız. Haricîliğin o günkü tutumu, bugün de meselâ tasavvuf düşmanları ve Selefîler içinde sürer: “Allah’tan başka veli tayin edenler kâfirdir” derler. Hazret-i Ali efendimiz, bunlara çok nasihat etmiş, ancak yola getirememiş, sonra da feci şekilde ezmiştir. Onun kılıcından kurtulan birkaçı suikast düzenlemiştir.  

Hazret-i Ali‘ye Basra’da İbn’ül Kevvâ ve Kays bin İbad adındaki adamlar soruyor: 

– Halifelikte neden ısrar ediyorsun? Bu sana Allah Resûlü‘nün bir vaadi midir? 

– Hayır, öyle bir vaadi yoktur. Zaten öyle bir vaadi olsaydı kimseye bırakmazdım bu işi! 

Diyor Allah’ın Arslanı. Ve yukarıdaki hadiseleri anlatmaya başlıyor. İlk iki halifeye tam olarak itaat ettiğini, üçüncüsünün seçimi sırasında kendisini lâyık gördüğünü, seçilmeyince ona da itaat ettiğini, ama dördüncü sefer aday olmadığını, Mekke ve Medine halkının kendisini seçtiğini, rakibinin (Muaviye) kendisine hiçbir konuda denk olmadığını, bu yüzden harekete geçtiğini söylüyor.

Ne Haricî, ne Şiî duygular taşımaksızın, gelelim o çok iyi bilinen Ehl-i Sünnet prensibine:

Hazret-i Ali tabii ki haklıydı, ama Hazret-i Muaviye de bir sahabiydi: Müslümanlıkta sahabilere taan etmek yoktur!

22 Şubat 2012

Selim Gürselgil

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: