TÜKENME VE ÇÖKÜŞ SADECE TARIM VE HAYVANCILIKTA DEĞİL, HER SAHADA

TÜKENME VE ÇÖKÜŞ SADECE TARIM VE HAYVANCILIKTA DEĞİL, HER SAHADA

Tarım ve hayvancılık alanında kendi kendimizi tüketmeye devam ederken, tarım ve hayvancılığa paralel “manevi, ahlâkî ve kültürel” çöküşü de maalesef aynı orantıda yaşıyoruz! Gün geçmiyor ki haberlere “cinayet, tecavüz, hırsızlık, eşcinsellik!” vakaları düşmesin. Bir de bunları medya, diziler-reklamlar aracılığı ile müslüman ahaliye sabah akşam pompalayarak pekiştirme görevini başarıyla ifa edince ahlâkî erozyon kaçınılmaz oluyor.

Biliyorum, tarım ve hayvancılık ile bu ahlâkî çöküşün arasında ne gibi bir bağ var diye merak ediyor olabilirsiniz! O halde bir hadisi şerif ile başlayalım konuyu anlatmaya. Ebu Hureyre (r.a.), Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğunu söylüyor:

-“Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam ellerini göklere uzatarak ‘Ya Rabb, ya Rabb!’ diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?” (Müslim)

Evet, hadisi şerif net olarak haram gıda ve eşyanın zararına işaret ediyor. Şimdi burada iki farklı durum var, birincisi bilerek haram yemek ikincisi bilmeyerek haram yemek! Bizim anlatmak istediğimiz ikinci durum, yani bilmeyerek haram yemek!

Türkiye’de artık at-eşek kesiminin sıradan bir durum haline geldiğini bilmeyen yok! Bunlara ilave bir de domuz kesimi var ki akıllara zarar! İktidarın 2005 yılında, Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde resmi olarak kasaplık hayvan statüsünü onayladığı domuz hayvanı ki o günlerde Türkiye’de yılda bir ile üç milyon arasında domuz üretimi olduğu biliniyor!

Domuz, her yıl iki doğum yapar ve her doğumda 15 ile 20 tane arası yavrular. Cam hariç, kendi dışkısı, leş ve ne bulursa herşeyi yer! Her yavru domuz 3-4 ay gibi kısa bir sürede 100 kg ve üzeri ağırlığa ulaşır. Ortalama % 30 yağ oranına sahip olan domuzların, başta salam, sucuk, sosis, kılından derisine ve hatta gözüne kadar hepsi gıda ve eşya olarak işlenir.

Kanunun kabul edildiği günlerde İstanbul’a günde 40 ton domuz eti kaçak olarak girmekteyken bugün bu rakamların katlandığını çok iyi biliyoruz. Küçükbaş ve büyükbaş etinin neredeyse yarı fiyatından aşağı satılan domuz etinin şu anda küçükbaş ve büyükbaş et üretimine neredeyse eşit olduğu gizli bir gerçektir. Tüm bunlara ilave olarak 2016 yılında iktidar tarafından ithal edilen 500 ton domuz etinin nerede kullanıldığına dair herhangi bir resmi bilgi de yoktur.

İstanbul başta olmak üzere birçok ilimizde onlarca domuz çiftliğinin atıklarının da barajlara giden akarsular kanalıyla içme sularına karıştığı da ayrı bir vakıa!

Her gün market raflarında toplumun tükettiği, özellikle çocuklara yönelik ürünlerde, bir çok gıda da domuz yağı ve asitlerinin ya da jelatinin kullanıldığı gerçeğini göz önünde bulundurarak, dikkat edip, şüpheli şeylerden sakınmak durumundayız ve yazının başında da belirttiğimiz manevî çöküş bu gıdaların etkisinden bağımsız değil!

Son olarak sürekli Avrupa hayvancılığı ve hayvanları ile yerli hayvanlarımızı kıyas yaparak, Türk ırklarının Avrupa ırkları karşısında daha az et verdiğini ve yerli ırklar yerine ithal ırklar ikame etmek gerektiğini savunanlara karşı da şunu belirtelim:

Avrupa et ihtiyacının büyük bir kısmını domuzlardan elde ediyor, yani sadece ırkların verimi hususiyeti değil mesele. Bu işin bir yönü… Diğer taraftan, memleket meselesi olarak gördüğümüz, Türkiye’de bin yıldır var olan, bu torakların taşına, havasına suyuna uyumlu hayvanları da ithalat lobilerinin insafına da bırakacak değiliz.

Ejder Hüseyin ÇETİNKAYA

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: