DUYGULARIN TEFEKKÜRÜ VE MURAKABE – 2

DUYGULARIN TEFEKKÜRÜ VE MURAKABE – 2

“AŞK, ALLAH’IN KEMENDİDİR” (*)

Çağların şahidi ve bu asrın muzdaribi, merhametin mavisi ve şefkatin turuncusu, ulvi çilelerin muhatabı ve murakabe sarayının kurmay subayı, Salih MİRZABEYOĞLU, böyle buyurdu. Hayatımızın mottosu olması gereken bu hikmetli kelâm, kalbimizin gıdası, ruhumuzun doygunluğu ve duygularımızın hissine tercüman olsa da bana düşen vazife, düşünce, tefekkür ve murakabe ile alâkalı ceht ve gayret sarf etmektir. Hakikatin sadmelerinden bir sadme olan bu konu ile alâkalı olarak, aşk bahçesinin bülbülü olamasam da Hasan HARAKANİ ağamın cömert himmeti ile kalem penceresinin çığırtkanı olurum.

SÜKÛTUN NABZI

Aydınlanma dediğimiz, kaynağa, ilk kaynağa, yani çırılçıplak bir ifadeyle ayetler ile ayetlerin birebir genetiği olan Allah Resûlü’ne bağlanma halidir. Kaynağa kalıcı bağlanmamız için sükûtun nabzını dinlemeye, sükûtun nabzını dinleyebilmemiz için de kalbî, ruhî, zihnî sessizliğimizin notalarını dinlemeye mecbur ve mahkûmuz. Düşünme amelimizin ilk basamağı olan aklımıza rahmanî meşguliyet vazifeleri vermeli ve aynı zamanda faaliyetlerini takip etmeli ve izlemeliyiz.

Denetimli seyahat pasaportu verdiğimiz ve izini süreceğimiz akıl, rüştünü ispat gayreti ile kendisinden daha yüksek bir şuur düzeyinde faaliyete başlar.  Aklımız, ilk aşamada izlenmesinden dolayı rahatsız olsa da izlenmesinin devam ettiğinin farkına varması ile bu defa kendisinden daha şuurlu olan zekâ ile hürriyetin odağı olan kalp istikametinde düşünme faaliyetine girişir. Aklımızın, zekâmıza sunacağı teklif, önerme, plan, proje diyalektik vb. unsurları, zekâmızın tefekkür imbiğinin onayına muhtaçtır. Çünkü akıl tarlasının mahsûlü olan düşüncede tevafuk olsa da zekâ tarlasının burçağı olan tefekkür amelinde tevafuka kesinlikle yer yoktur. Bu sebeple, zekâ, tefekkürünün onayından geçebilen akıl, eline tutuşturulan denetimli pasaport ve geçici seyahat vizesi ile kalp otağının kapısında ulvi duyguların ilâhî nağmelerini seslendirmeye başlayabilir. Malûmdur ki iç dünyamızı tezyin edip yola koyabilirsek, dış dünyamızı da düzeltebiliriz. Esas realite içimizde, ikinci realite ise dışımızdadır.

İlk kaynağımız ile ilk kaynağımıza mutabık olan rey sahiplerinin dışındaki veri, ölçüt, kıstas, keşif ve benzeri haller geçici, tespitler fanidir. Hepimizin bildiği gibi güve mahlûkunun tükettiği ve pasın her şeyi çürüttüğü hiçbir şey kalıcı değildir. Düşünce dünyamızın serüvenini, tefekkür serencamımızı denetleyebilmemiz için ulvi dostlarımızı ve süfli düşmanlarımızı tanımak mecburiyetindeyiz.

ARIZÎ DUYGULAR

Aslî değil de arızî olan duygularımızın bir kısmı afacan çocuk gibi haylaz, bir kısmı canavar, bir kısmı acımasız, bir kısmı despot, bir kısmı ise “boş gezen pabuç bela getirir” misali bela getirdiği yetmezmiş gibi iç bünyeyi tahrip ederek ev sahibini de intihara bile sürükler. Evet, müminlere karşı kullanılması halinde muhatabını lanetliler cehennemine sürükleyen kibir, şüphe, kötümserlik, ihanet, edepsizlik, kıskançlık, öfke, tiksinti, gaddarlık, bencillik, cimrilik, küstahlık, hiddet, kin ve kaygı gibi duyguların arızî ve süfli olduğunu bilmemiz gerektiği gibi edep ve terbiye güzergâhına girebileceklerini de inanmalıyız. İmdi, müsaadeniz ile İslâm ananeleri ile Türk töresinin disiplin dairesinde terbiye etmemiz gereken, arızî, süfli ve şımarık haylaz duygulara değinelim.

Kibir ucubesi kendini beğenmeyi, kendini beğenme yeterli olunduğuna dair algıyı, yeterli olma durumu ise cehaleti tetikler. “Halife-insan” olduğunu unutan insan, süflî nefsine tekbir getirmesi neticesinde bencilliğin ateşten kazanına düşer ki dünyada yaşamaya başladığı cehennem ateşi, adeta onu ahrette de terk etmeyeceğinin sertifikası olur.  Düşmanı, dostları ile karıştıran zırdeli gibi, ilk kaynaktan, yani aydınlanma dediğimiz, ayetler ile ayetlerin birebir genetiği olan Allah Resûlü’ne bağlanma halinden kopuk olmak ve uzaklaşmanın neticesi, fiil, amel ve aksiyonlarımıza yabancılaşmayı, bu derbeder ahvalin de vazife ve sorumluluklarımıza karşı yabancılaşmamızı getireceğini söylemeliyim. Kibir ucubesinin varış çizgisinin dünyada hüsran, ahrette de lanetliler cehennemine giriş garantisi olduğunu hatırlatmam, ciddiye alınır veya alınmaz bilemesem de ifa ettiğim sözlerim kehanet değil, hakikattir.

Kumandanın, kalbinden damıttığı “Tefekkürün rakamları” (**) hikmeti, herkes için aynı mânâya gelmediği gibi “saat kaç?” suali ve cevabı da herkes için aynı değildir.  Evet, aklımda girdaplara, zekâmda anaforlara vesile olan hikmet, sual ve cevapla alâkalı türküler dillendiremesem de iblisi sevindiren tembellerden de olmayacağım.

Sayıların çokluğu ve bereketi bizi genelde alt başımızdaki insanlara karşı küçümsemeyi, üst başımızdaki insanlardan da imtina etmeyi getirdiğini kabul edelim. Bu hâl tatlı ve çekici gelse de aslında bu ânlar, insanın yok oluşu ve helâk ânlarıdır. Alt başımızdaki insanlara karşı olan çirkef küçümseme, kibirden; üst başımızdaki insanlardan imtina etmenin arka plânında da kıskançlık gizlidir. Hani demem o ki kibirden kaynaklanan, yoksulları, mağdurları, mazlumları küçümseme ve alay etme çirkefliği ahretimizin sükûtu hayale uğramasına sebep olur; Hakeza, kıskançlıktan gelen ve MİRZABEYOĞLU gibi üst başımızdakilerden imtina etme süreci  “Kıskançlığın verimsizliğine düşmeyi” (***) getirdiği gibi şahsî beşer hayatımızı ve topluluğumuzun erk kavgasını hüsrana uğratacağını da lütfen unutmayalım. Allah aşkına, kendi dışımızdaki dünyayı izlediğimiz, gözlemlediğimiz ve ayartıldığımız kadar dahi olsa iç dünyamızı izlesek, gözlemlesek ve mini minnacık da olsa vücut devletimizin sultanı olan kalbimize kulak versek, daha doğru olmaz mı?!

Devam edecek.

Burhan Halit KOŞAN

*Salih MİRZABEYOĞLU-Büyük Muzdaribler /C:1 Sayfa:179

**Salih MİRZABEYOĞLU- Büyük Muzdaribler /C:1 Sayfa:198

***Salih MİRZABEYOĞLU- Kültür Davamız- Sayfa:43

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: