BLÖF…

BLÖF…

Bir hırsızı savunma psikolojisini düşünürken, ya merhamet veya menfaat içindir cevabı geldi…

Benim de bir hırsızı savunmuşluğum vardı, merhamettendi herhalde…

Aslında batı bölgesinde konuşlanmış birliğin askerleriydik, fakat ben dahil bazılarımızı seçmişler güneydoğuya motorize birlik olarak sevk etmişlerdi… Haliyle alay, tabur ve bölükler iki kısma ayrılmıştı:

Doğucular (kampetciler) ve batıcılar (çarşafcılar)…

Konyalıydı herhalde bir tertibim vardı; dağda rahatsızlanınca çay, çorbamı içiren harbi dost, saf Anadolu delikanlısı… Terhise yakın batı birliğine geri çekilmiştik, bu sefer o arkadaşım ateşli hastalığa yakalanmış, vazife bana düşmüş, canı ne isterse getirmekle yükümlü emrine amade yaveri olmuştum…

– Usta paramı çaldırdım! Sabah siz içtimaya çıkarken yastığımın altından alınırken hissettim, gözümü zor açabildim, ensesini hayal meyal gördüm, günahını almaktan korkarım fakat M.K’ya çok benziyordu…

M.K. kimdi? Uzun, ince fiziğe sahip, batıda kalmış tertiplerden… Daha evvel de hırsızlık yaptığından şüphelenilmiş, hırpalanmış fakat ispatlanamamış; ufak yaşta babasız, yetim kalmış, ağabeyi tarafından büyütülüp çalıştırılmış, fakat pek para pul gösterilmemiş, meteliksiz askere gönderilmiş, her birimiz gibi bir garibandı. Tek farkımız biz askerliğe birikim yapabilmiştik, o vefasız ağabeyine muhtaç… (Bu nasıl adaletti hep sormuşumdur? Hem devlete askerlik yaptır hem de yol parasından tut, sigorta primine kadar vatandaşına ödettir?..)

Kantinde arkadaşlarının ikramıyla çay sigara ihtiyacını gideren M.K. artık o arkadaşlarına çay ısmarlayıp bir de Marlboro sigarasını masaya atabiliyordu. Hatta bana da çay söyleyip o kalite sigarasından teklif etmiş, parası çalınan arkadaşım bu durum karşısında:

– “Benim ikramım olarak kabul et.” diye fısıltıyla espri yapmıştı…

Sonra da:

– “Yiyor canım paralarımı” diye iç geçirmişti…

– Sana çalınan paranı iade ettireceğim, fakat hiç kimseye onun hırsızlığından, hatta paranın çalındığından bahsetmeyeceksin…

– Nasıl yapacaksın ki, adam suçunu kabul etmez ki?

– Bekle gör… Hatta kaybolan benim walkmen de gelecek…

Neden böyle bir iddiada bulunmuştum ben de anlamamıştım. Çalınan para neyse de kaybolan kasetçalarım ne alakaydı?

O gece, parası çalınan arkadaşım karşımda, hırsız zanlısı tertibim sağ yanımda, mevzuya Fransız 3-5 kişi daha var; yemekhane önünde ayak üstü sohbetteyiz:

– “Yav kardeşim senin benim gibi garibanların neden paralarını çalarlar, oysa o kadar zengin bebeleri var bu kışlada” diyerek mevzuya girdim.

– Bilmem ki usta, hasta insanın parasını yürütmek daha kolay oluyor demek ki…

– Bu gece senin için istiareye yatacağım; kim o hırsız görürsem, yarın onu uyarıp emanetini vermesini söyleyeceğim. Beni dikkate alırsa ne âlâ, almazsa sidik borusuna büyü yapıp, aha bu meydanda şişerek öldüğünü göreceğiz!

– O kadar da değil usta! Anladık, garip haller yaşamışsın; fakat büyü işleri hem günâh hem de ilim işleridir, sen hoca mısın ki?

Zanlı endişelenmişti. İnanmasa da “bir ihtimal” şüphesi kalbine kor gibi düşmüştü…

– “Bu gece erkenciyim, bana müsaade! Abdest alayım, namaz niyaz işlerim var, hadi eyvallah!” deyip yanlarından ayrılmıştım…

İstiare mevzularına girmeden, atıp kafayı uyumuştum. İşaretler ve sezgilerim zanlının suçundan emindi, gerisi yapacağım rolün inandırıcılığına bağlıydı…

İkinci gün akşama kadar zanlıyla bayağı mesafeli durdum, ona şüpheli ve öfkeli bakışlar atıp iyice keyfini kaçırdım ve akşam yemeği sonrası karanlık bir köşede karşıma çıkmıştı…

– Nedir bu hallerin usta? Problem ne?

– Problem sensin arkadaşım! Utanmadın mı, hem arkadaşın hem de gariban birisinin parasını çalmaya? Benim rüyalarım beni yanıltmaz, seni gösterdiler… Ya hatanı telafi et veya sana göndereceğim belalara hazırlan!

Donmuş kalmıştı; hiçbir kelâm edememiş, ben de öfkeyle yanından çekip gitmiştim…

Sabah içtimasında arkadaşın, “usta, neredesin!” sesi…

– Buradayım, bu ne heyecan?

– Paramı yastığımın altına bırakmış, biraz eksik ama olsun…

– Bak arkadaşım, bu hırsızlık yokluğun bokuna yapılmış, yüzüne vurmadan buna sahip çıkalım. Kendimize çay, sigara, kontur alırken ona da alalım sevaptır. Bu da ona unutamayacağı bir ders olur…

– “Tamamdır!” demişti. Harbiden de o arkadaş ve kendim de o şekilde yaptık, gücümüz nispetince kendimize bir şeyler alırken ona da “arkadaşız” muhabbetiyle aldık, hiç o konuya girmedik…

Bu arada kısa boylu olarak hafızamda kalmış bir arkadaş da kaset çalarımı getirmiş:

– “Kalorifer peteğinde bulmuştum, senin olduğunu bilmiyordum.” deyip iade etmişti…

Sonra ne oldu?

İşte trajik komedi burada…

Tabur komutanı, “denetleme var” ayağına bizim gibi terhis bekleyenleri dahi sıkı bir eğitime aldırdı… 5 km olan koşuyu 5 sn gecikmeyle koşan 8 kişiden bir ben diğeri M.K. ve eğitim astsubayı bizim yüzümüzden bölük komutanından baya bir fırça yemişti. O öfkeyle:

– Ulan teşhisçiyiz diye iplemiyorsunuz beni! Ceza olarak birbirinizi tokatlayacaksınız!

Şansa bak, karşıma M.K. geçti ve ilk tokadı atma sırası onun hakkı… İlk tokadı atma sırası benim olsaydı tereddüt etmeden atardım. Lâkin o bana tokat atamadı. Herkes muhatabına tokat attı, o ellerini arkaya bağladı, bekledi.

– “Sen neden vurmuyorsun lan!” dedi astsubay.

– “Ben ona vuramam komutanım!”

– “Demek o benim emrimden önde ha!” demesiyle okkalı tokadı indirmesi bir oldu, M.K. olduğu yerde döndü, sendeledi, yanağına kan oturmuştu…

Sıra bize gelmişti. Uzman çavuş tokatladığımda, savunmamı bu astsubay almış ve en ufak ceza vermeden izine göndermişti… Kıdemli yüzbaşıya ana avrat girdiğimde yine savunmamı bu C.C. isimli astsubay almış, hiç tepki göstermemiş:

– “Askerî mahkemeye çıkartılacaksın, ebeninkini gör!” demişti.

Hepsinden yırtmıştım da bu durumdan nasıl yırtacaktım? “Keşke” dedim içimden, “ona blöf yaptığımı söyleseydim de beni farklı şekilde görmeseydi ve şu tokadı vursaydı.” Lâkin iş işten geçmiş, oynadığım oyunun bedelini ödeme vakti gelmişti…

– “O bana vurmadığı sürece ben de ona vuramam, buyurun siz tokatlayın beni!” dememle okkalı tokadı yemem bir olmuştu…

Sıra yine M.K. tarafındaydı, herkes karşısındakine vurdu, o yine bana vurmadı.

– “Vur lan! Söz sana gücenmeyeceğim” dedim…

Ayaklarıyla yeri tekmelemeye başladı, cinnet geçiriyor…

– “Senin emrinle ona vurmayacağım!” diye küfretmeye başladı. Daha şiddetli bir tokatla yere yığılmıştı…

Sıra bana geldiğinde artık kopmuş, bir hafta sonra alacağım terhisi unutmuştum…

– Bak komutanım, beni idama yollasan da ona vurmayacağımı yaşadıklarımdan bilmelisin! O kadar mevzuyu atlattım sende takılı kalmayayım, başka ceza ver bitsin bu iş…

Elini kaldırdı fakat vurmadı:

– Siz ikiniz sürünme vaziyeti alın!

İkimiz de dikenli otlara uzandık.

– Karşıki tepeye kadar mesai doluncaya kadar sürüneceksiniz…

Yanımda M.K., sürünüyoruz…

– Değdi mi lan bu eziyete? Alt tarafı bir tokat atacaktın?

– “Değdi usta, hakkını helal et” demişti…

Ona blöf yaptığımı hiç söyleyemedim…

Allah affetsin…

Yavuz USTA

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: