SİYASETTE DİL PROBLEMİ VESİLESİYLE

SİYASETTE DİL PROBLEMİ VESİLESİYLE

Erdoğan, siyaset sahnesinde kullandığı kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı dil ile biliniyor. Bu dilin siyasî gayesi belli: Kendi tabanını karşı tarafa kaptırmamak.

MetroPOLL araştırma şirketi geçenlerde bir anket yayınladı. Bu ankete göre, CHP’lilerin yüzde 60’ı AKP’ye, AKP’lilerin yüzde 30’u CHP’ye asla oy vermem demekteymiş. Oysa, Erdoğan’ın kullanmış olduğu dilin başarılı sayılabilmesi için tam tersi neticenin ortaya çıkması gerekecekti. Yani, CHP’lilerin yüzde 30’u AKP’ye asla oy vermem derken, AKP’lilerin yüzde 60’ı CHP’ye asla oy vermem demesi gerekecekti. Bu da gösteriyor ki, Erdoğan, kendi tabanını konsolide edeceğim derken aslında CHP tabanını konsolide ediyor. Erdoğan’ın kullandığı dil CHP’ye yarıyor.

Bu tabloya bakarak külâhları önümüze koyup derin derin düşünmek gerekmiyor mu?

CHP zihniyetine karşı olmak ayrı, CHP zihniyetine karşı olacağız derken CHP zihniyetine hizmet etmek ayrı. “CHP zihniyetine böyle karşı konulmaz!” diyenleri, “Bunlar CHP zihniyetine hizmet ediyor!” diye küfür kâfir yaftalarken, bir de bakmışsın ki CHP zihniyetine hizmet eden esasında kendileriymiş…

Tabanı konsolide etmeye, radikalleştirmeye dair karşı tarafı hedef alıcı sert söylemler, esas itibariyle muhalefette kullanılabilecek bir taktiktir. İktidar, iktidar olmanın gereği olarak, her tarfı ve her kesimi kuşatıp, karşı tarafın kalbini de kendisine ısındıracak çerçevede adımlar atmalı ve esastan taviz vermeden gerekli kolaylıkları yaparak nefret ettirmeyip sevdirebilmelidir.

İktidar olduktan sonra, iktidar olmanın ne demek olduğunu bilmeden, sanki hâlâ muhalefetteymiş gibi karşı tarafı hedef alıcı bir hücum dili kullanmaya devam etmek, ne yaptığını ve nerede olduğunu bilmemek ve bu hâliyle de savrulup gitmeye yol açacak bir sürece girildiğine işaret eder.

AKP, bu zaviyede, iktidar olmaya dönük politik bir dil geliştiremedi. Zira İslâmcılığın tarihinde böyle bir iktidar dönemi yaşanmamıştı. Yaşanmadığından dolayı da takliden İslâmcı olan AKP, iktidar ederken taklit edebileceği bir dil de hazırda bulamadı.

Fikrî bir alt yapısı da olmadığından, iktidar dilini geliştirmek yerine, geçmişte saplanıp, İslâmcılığın muhalif siyaset dilini kullanmaktan başka bir iş de yapamadı, yapamıyor.

İktidar olarak ne yapacağını bilememe hâli…

Geniş kitlelere hitap edebilmek adına da ellerinde şu yatırımı yaptık, bu yatırımı yaptık, falanca hizmetleri getirdik demekten başka sarılabilecekleri bir argüman kalmıyor.

Dikkat edilirse bu sarıldıkları argümanların tamamı da maddiyatla ilgili şeyler.

Ortada ruh ve fikir davasına dair bir şey yok.

Zaten fikir olmadığını kendileri itiraf etti.

Yani, açıklanan bu anket, işin ruh ve fikir davasını ispat eder nitelikte.

Kumandan’ın, “Bizsiz bir şey olamazlar!” tesbitini ispatlar nitelikte.

Biz, iktidarı, yeni bir ruh ve fikir getirmek için istemiştik… AKP ise iktidarda kaldığı zaman boyunca bu ruh ve fikir birikmini har vurup harman savuran mirasyedi görünümünde.

Gençliğin ve toplumun hâli ortada. Her geçen gün İslâmî hassasiyetlerin köreldiği apaçık.

Yapılan diğer anketler de bu mirasyedinin, artık iktidarda kalamayacak derecede birikimleri tükettiğine delalet ediyor.

Yapılması gereken, sahici fikir önünde kendini, nefsini hesaba çekmekten ibaret. İbrahim Kalın, Candaş Tolga Işık’a verdiği röportajda, “ben kimim” suali üzerinde duruyordu. Dinlerken içime şu his doğdu: Bunların “ben kimim?” diye sual edişleri de ilimleriyle tedarikledikleri bir taklidi tavırdan öteye geçmiyor. Eğer gerçekten bu sualin üzerine gitmiş olsalardı, Mirzabeyoğlu’nu keşfetmiş olmaları gerekirdi. Böyle kuru kuruya bilgiçlik satmaya kalkmazlardı, kalkamazlardı. Kumandan’ı korumak ve ona yapılan işkenceyi engellemek için de ellerinden geleni yaparlardı. Ama netice ortada.

Büyük Doğu’ya başvuracak olursak, Üstad Necip Fazıl, hayatı boyunca Batı taklitçiliğine karşı mücadele ettiğini vurgulayıp, davasının tutar gibi olmaya başladıktan sonra bu defa da kendi taklitçilerinin türediğini ve bundan sonra dava adına esas tehlikenin buradan doğduğuna işaret etmekteydi.

Fikirsiz, hareket için hareket örnekleri…

Bu tipler, davaya hizmet ediyorum zannıyla karşı tarafa hizmet ettiklerinin farkında bile olmayabilir. Farkında olarak devam edenler zaten hain.

Tekrar başa dönelim…

Bugün Türkiye bir beka meselesi ile karşı karşıya. Bu yeni birşey değil. Üstad Necip Fazıl, “Çözdük her müşkülü derlerse de ki / Sonunda var olma müşkülü kaldı!” mısraıyla bu hakikati yıllar öncesinden zaten ifade etmişti.

Bu müşkülün iki ciheti, fikrî ve politik.

Politika, fikrin emrinde olması gereken kol, aksiyon hükmünde.

Dolayısıyla yapılması gereken de kendiliğinden ortaya çıkıyor: Fikir ve o fikrin etrafında toplumun her kesimini toplayıp birleştirici bir dil. Toplumun her kesimine, aradığı hakikatin ne ve nasıl olduğunu gösterici bir fikir hamlesi… Söverek ve ötekileştirerek değil, iddia ettikleri doğruların fikir plânında hakikatlerinin ne olduğunu gösterip ikna ederek. Unutmayalım, Osmanlı, fikrî bir iddia karşısında en ağır hükümleri, cezaları vermeden önce, o iddia sahibinin iddialarının en ileri ilmî ve fikrî meclislerde çürütülmesini istermiş. Yani, bir fikre ancak fikirle karşı konulabilir ve fikir plânında çürütülemeyen bir düşünce üzerine zor kulanarak gidilerek gerçek bir başarı elde edilemez. Hele ki bir Mutlak Fikir bağlısı iddiacısı için, karşı fikir nezdinde fikrî acziyet düşünülemez. Ama fikri maletmek yerine propaganda malzemesi olarak kullanıp, taklit edenler hariç elbette. İktidar olmanın ve içinden geçtiğimiz hayatî badireyi atlatabilmenin yegane çıkış yolu burada.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: