REFAH VE SAADETİN SACAYAKLARI

Selim GÜRSELGİL

İslâm âlimleri, vatandaşın umumî refah ve saadetinin üç şartın bir araya gelmesiyle gerçekleşeceğini söylerler: İslâm, sıhhat ve servet.

Toplumda İslâma ulaşamayan veya ulaştığı halde onu reddedenlerin var olabileceği kabul edilmiştir; onlara bazı muafiyetler yanında bazı mükkellefiyetler içeren yeni bir takım sözleşmeler, statüler getirilerek hakları ve hürriyetleri kefalet altına alınmıştır. Bu bakımdan İslâm hukuku, modern çağda ırkçılık ve ayrımcılık suçlarının Batı’da ayyuka çıkmasından dahi üstün ve tartışılmaz bir adalet getirmiştir.

Sıhhat yönünden İslâm toplumları, yine çağlarının çok ilerisinde olmuştur. Sıhhatin ilk şartı olan temizlikte Müslümanlar örnek bir toplum kurmuşlar, tesis ettikleri hastahaneler ve bimarhanelerle ruh ve beden sağlığını en üst seviyeye taşımışlar, doğuştan veya sonradan belli bir sebepten sıhhate ulaşamayan bireyleri, hiçbir şekilde hor ve hakir görmeden (Batı’daki gibi lânetli saymadan) toplum hayatı içinde barındırmışlardır.

Kezâ, temel ihtiyaçları karşılayacak miktarda servet edinmek toplumu oluşturan tüm bireylerin hakkı olarak görülmüştür. Genel olarak, işler yolunda gittiği sürece, bu hak, herkes için ulaşılabilir bir hak olmuş, ancak umumî refahın düştüğü, ekonominin bozulduğu dönemlerde servete ulaşamayan bireylerin ortaya çıkması üzerine, muhtelif sosyal mekanizmalar toplumu bir arada tutmaya, bir ezilenler kesimi oluşturmamaya bakmıştır. Sözkonusu sosyal mekanizmaları zekât başta olmak üzere, çeşitli sadaka ve infak yolları ve bunları temin eden vakıflar olarak sıralayabiliriz.

Vakıf kültürü, İslâm toplumunun en önemli dayanışma organı olarak ortaya çıkmıştır. Ben geçmişte İslâm vakıflarının çok zengin faaliyet sahaları üzerine yürütülen bir çalışmanın içinde bulunmuştum, bu hususta elimde zengin veriler var. Ayrıca bir arkadaşımızın da -sanırım Kumandan’ın isteğiyle- bu konunun üzerine gittiği, kitaplık çalışmalar yaptığı bilinmektedir; temin ettim ama henüz yararlanmaya vaktim olmadı. Burada özetle şunu söyleyebilirim ki, bu vakıfların mükemmel çalıştığı (mesela Tekirdağ ve Varna’da borçlu kimse bırakmadığı) pek çok örnek var.

Tabiî bu hususta bir tartışma da olacak. Osmanlı’nın klâsik döneminde ortaya çıkan, bir tür banka gibi çalışan para vakıflarının, Ebu Suud Efendi’nin fetvasıyla -önce Çizivicizade karşı gelirken- kredi temin ettikleri esnaftan, faize benzer bir fark ücreti talep etmeleri neyin nesidir?

İktisat tarihçilerimiz tarafından kâh dile getirilen bu konuya şimdilik girmek değil sadece değinmek istiyoruz. Yalnız burada Ebu Hanife’den Ebu Yusuf’a, oradan da tüm İslâm toplumuna ulaşan umumî refah ve saadet şartlarının hangi yollardan ve nasıl temin edildiğini işaretlemiş olalım.

Ekleme: Ebu Yusuf, Halife Harun Reşid’e yazdığı kitapta, başta sayfalarca Allah’tan kork, hesaba çekileceksin, birine haksızlık yaparsan ödeyemezsin diye anlattıktan sonra, reayayı (köylüyü ve halkı) hoşnut etmek, onun refah ve itimadını temin etmek ekonominin ilk görevi diyor.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin