RENKLER, SESLER VE DESENLER – 4: SAKARYA VE YEŞİLIRMAK

İNCİYİ SEDEFTE GÖRDÜM, CEVHERİ HAZİNE İÇİNDE Turan mülkünün azizi, aziz Türk milletinin başbuğu, özgürlük ve hürriyet timsalimiz Hoca Ahmet YESEVÎ / Kul Ahmet YESEVÎ

Şehid, Dost, Gazeteci, Dava Adamı Ünsal Zor

Merhum Harun Yüksel ağabeyimizin kaleme almış olduğu yazıları sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz. Aşağıdaki yazıyı da Ünsal Zor’un şehadeti ardından kaleme almış ve yazılarını, düşüncelerini paylaştığı blogunda yayınlamıştı: ŞEHİD, DOST, GAZETECİ, DAVA ADAMI ÜNSAL ZOR “Ünsal” Zor dediğimizde… “İyi insanlar iyi atlara binip gitti”kten sonra kötülere kalan bir dünyayı… Kötülüğün ülke ülke, şehir şehir, mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev kuşattığı bir dünyayı… İnsanların bu dünyada yaşamak, nefes almak, karnını doyurmak, barınmak, gibi en temel ihtiyaçları için bile, kötülüğe boyun eğerek, kötülere mahkûm, mecbur, esir ve köle olmak zorunda kaldığı bir dünyayı… Yeniden iyi insanların… İnançlarından, namuslarından, şeref ve haysiyetlerinden taviz vermeden gönül ve vicdan huzuru içinde yaşayabilecekleri bir iyilik mekânı haline dönüştürecek “Büyük zuhur” öncesi ve bu “zuhurun” yolunu açmak üzere geri dönen “İyilik savaşçıları”nın “ilklerinden”, yiğit bir akıncıdan… 45 yıllık ömrünün yaklaşık dörtte birini işkencehanelerde, hücrelerde, cezaevlerinde, direnişlerde, açlık grevlerinde, sokaklarda, meydanlarda protestolarda, basın açıklamalarında geçirmiş… İşkence görmüş, tutuklanmış, yargılanmış, cop yemiş, dipçik yemiş, mermi yemiş, gaz yemiş ama asla boyun eğmemiş, sinmemiş, sindirilememiş, devşirilememiş, teslim olmamış, teslim alınamamış, şerefli bir insandan bahsediyoruz… Kötülüğe “eliyle, diliyle ve kalbiyle” karşı çıkan Bir iyilik erinden… Bir akıncıdan… Bir dava adamından.. Bir gazeteciden… Bir yazardan söz ediyoruz… Bir dosttan… Bir kardeşten… Ve… Şimdilik çok nadir bulunan bir insan türünden bahsediyoruz… Onun davası, kavgası ve mücadeledeki azim ve kararı anlaşıldıkça çığ gibi büyüyecek bir iyilik savaşçıları neslinin öncülerinin birinden bahsediyoruz… -Bütün dertleri para pul, makam, mevki, lüks, israf ve şatafat hırsından ibaret kötüler dünyasının… İnsana sadece sureten benzeyen AVM kemirgenlerinin… Rezidans zararlılarının… Lüks mekân parazitlerinin… Beton aşıklarının… Yeşil rengi sadece ABD dolarının üzerinde seven kazmaların… Ölümcül bir hastalık olan ve bu hastalığı durmadan yayan, sayısız Batıcı hayat tarzı çukurlarından herhangi birinde kan ve irinle, alkol ve uyuşturucuyla beslenen ve hayatı da bundan ibaret sanan, kötülük kurbanlarının asla anlayamayacakları iyi bir insandan, bir iyilik savaşçısından bahsediyoruz… İnsan olmakla, bir şeylere malik olmak arasındaki derin anlam uçurumunu bile farkedemeden… Kapitalizmin model, marka, fiyat tuzağında debelenmeyi yaşamak zannederek… Yiyen, içen, gülen, oynayan, yatan, kalkan, osuran, sıçan, hoplayan, zıplayan, bunlardan daha fazlasını yapanları gördükçe kıskançlık krizleri geçiren, başkasının elindekileri kapmak için kumpaslar kuran, denk getirdiğine kazık atan, kazık yediğinde deliye dönen… Hiç ölmeyecekmiş gibi ölçüsüz endazesiz sefil bir hayat yaşamayı özgürlük kabul eden… Hazlarına esir düşmüş insan suretindeki neoliberal tüketim canavarlarına hiç benzemeyen birinden söz ediyoruz.. “Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi” yaşayan birinden… Ünsal Zor… Bu kötülüğe boğulmuş dünyanın unuttuğu bir insan türünün ilklerinden… Hani merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ömrünün son demlerinde Salih Mirzabeyoğlu’nu tanıdıktan sonra “Geliyorlar…”: “Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalpleri ceylân, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edaları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar .” Diyerek müjdesini verdiği… İyilik savaşçıları neslinin ilk habercilerinin birinden bahsediyoruz… Ben onun avukatıydım… Tanıdıkça onun ne kadar güvenilir ve iyi bir insan, bir dost, bir arkadaş olduğunu anladım… Aramızda bir dostluk oluştu… Zamanla bu, bir ağabey kardeş ilişkisine dönüştü… Sırtınızı döndüğünüzde arkanızdan hançerlemeye, tökezlediğinizde ilk tekmeyi sallamaya, yüzünüze gülüp arkanızdan kuyunuzu kazmaya hazır soysuz çıkarcılar tarafından kuşatılmış bir dünyada bunun, ne büyük bir nimet olduğunu bilenler bilir… 20 yıla yakın tanışıklığımız içinde ne bir kabalık etti, ne saygıda bir kusur… Satmadı… Kazık atmadı… İftira etmedi… Dedikodumu yaptığını hiç işitmedim… Yardıma ihtiyacım olduğunda elini uzattı… Verdiği sözü tuttu… Emanete ihanet etmedi… Yalanına, dolanına hiç şahit olmadım… Yani “münafıklık” alemetininin hiçbiri onda yoktu… Fedakârlık ahlâkının canlı bir numunesi gibiydi… İnsan bir dostundan daha ne bekleyebilir ki? Ve… Bugünün dünyasında böyle bir insanla dost, arkadaş, kardeş olma şansı kaç kişiye nasip oluyor ki… Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum… Allah, belki de ona bu iyi vasıfları taşıdığı için şehitliği nasip etti… İnsanoğlu’nun Allah katında kazanabileceği en büyük iki rütbeden biri olan şehitliği… Onu “ölüp de ölmeyen” şanslı insanlar kervanına kattı… Allah’ın sayısız nimetleri şehitlere daha ilk damla kanı toprağa düşmeden verilmeye başlanıyor ya… Belkide ilk sürpriz, eşi şehit Nuray Zor hanımefendiye kavuşmakla başlamıştır… Artık o, kabir suali, kabir azabı, ölüm, acı, yokluk, sıkıntı, keder, hastalık, ayrılık hüznü, rızk endişesi, hesap derdi, Sırat Köprüsü sıkıntısı olmayan bir hayat içinde mahşere kadar yaşayacak… Güneşin bir mızrak boyu aşağı ineceği o çetin mahşer günü, diğer şehitler ve salih insanlarla birlikte o sıkıntılı günü hiçbir sıkıntı çekmeden atlatacak… Bir de… Şehitlerin bazı gazalara iştirak ettiklerine dair keşif ve müşahade rivayetleri var ki… Öyleyse… Onu katleden kahpeler ondan kurtulalım derken başlarına nasıl bir dert sardıklarını asıl o zaman görürler… 45 yaşında şehit düştü… Babadan kalma bir gecekondudan ve ikinci el satın aldığı (Habertürk’ün haberine göre o motosikleti alırken de kazık yemiş, plakası sahte mi neymiş) başka hiçbir malı mülkü olmadı… Şehit düştüğünde cebinde üç beş paket sigara parasından fazla bir parası olduğunu da sanmıyorum… Bankada hesabı, borsada kağıdı, yastık altında dövizi, küpte altını da yoktu.. Harama tenezzül etmedi… Aç gözlü değildi… Çok iftiralar attılar… Çok dedikodusunu yaptılar… Yani bol bol günahını aldılar… Daha ne diyeyim… Kaç tane böyle iyi insan tanıyoruz ki? Allah’ın O’nu bu dünyada şehitlik nimetiyle mükafatlandırması bile onun iyiliğine tek başına yeterli bir delil iken… “Bunca lâfı niye ettin” derseniz… İyi insan olmaya niyet edenlerin somut örneklere, rol modellere ihtiyacı var… Kötülüğün hakim olduğu bir dünya da “elimizle, dilimizle ve kalbimizle” kötülüğe karşı çıkmanın formülünün, Ünsal Zor gibi yiğit bir “iyilik savaşçısı” olmaktan geçtiğini göstermek için… Yani… Böyle bir dünyada “İyi insan” olmak için sadece niyet yetmiyor; o niyetin arkasına canımızı, malımızı, sevdiklerimizi, rahatımızı kaybetme riskini de koymak gerekiyor… Şehitlik nimetine nail olduğu için, O’nun adına çok seviniyor olsam da, böyle bir dosttan ayrılmanın hüznüne de engel olamıyorum… Böyle güzel bir insana hangi kahpeler kıydıysa, onları yakalayıp adalet huzuruna çıkarmak için maaş alan her düzeyde görevlilere sesleniyorum: Bu katilleri hemen bulun… Katillere dair teşhisi saldırıda yaralanan Adımlar dergisi genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor, o yaralı haliyle yaptı: “Ortalığı bulandırmak için aslı olmayan haberlere lütfen itibar edilmesin! Bizce saldırıyı gerçeklestirenlerin adresi bellidir: Bomba, CIA veya MOSSAD işi!” CIA veya MOSSAD’a gücünüzün yetmeyeceğini biliyoruz… Hiç olmazsa… CIA veya MOSSAD bu saldırı için kimi veya kimleri tetikçi olarak kiraladıysa bari o şerefsizleri bulun… Ünsal Zor`un Cenaze merasimine katılan Ulusal Parti Genel Başkanı ve Türksolu Dergisi Başyazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun bu konudaki görüşleri de önemli: “Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin biran önce aydınlatılması lazım. Adımlar dergisi. Kürtçülüğe, PKK`ya, Barzani çizgisine, Büyük Ortadoğu Projesine kökten karşı çıkan bir yayın organıydı. Bunun arkasındaki güçlerin aydınlatılması lazım ” Çulhaoğlu’nun bu tespitleri de Paris’te bir karikatür dergisi basıldığında “Hepimiz Carlie Hebdo`yuz” diye sokağa dökülen… Ama… İstanbul’un göbeğinde ve İstanbul Adliyesininin hemen yanında bir dergi havaya uçurulunca… Ortalıkta hiç görünmeyen” Basın özgürlüğü” aşıklarına kapak olsun… “Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin bir an önce aydınlatılması lazım” diyen Fırat Çulha oğlu’nun onurlu sesinden başka… “Hepimiz Ünsal Zor’uz” diyen ne bir yazı, ne bir slogan, ne bir gösteri, ne ses ne de seda var… Niye ki? Dergisiyse dergi… Saldırıysa saldırı… Cinayetse cinayet… Gazeteciyse gazeteci… “Basın özgürlüğü”, saldırı yalnızca Paris’te olursa mı tehlikeye giriyor? Son olarak… Sırlar kitabı Tilki Günlüğü’nün (*) 2. cildinin ilk sayfası “Son gününe yetişen” başlığı altında “Levha 17 Ekim 1989 Ünsal Zor… ‘Ünsal’ın kelime mânâsı, ‘silahlanmış adam’ demekmiş… ‘Şöhretlenmek’ ile ‘silahlanma’ arasındaki alâkayı enteresan buluyorum!..” diye başlıyor… Artık ne demekse? Bilenler anlatırsa biz de öğreniriz… Harun YÜKSEL * Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, cilt 2, Sayfa: 9, Nisan1992, İbda Yayınevi, İstanbul. (Kaynak:Entellektüel forum-Millibirlik ruhu blog)

HÜR SAVAŞÇI’DAN NOTLAR – ONLAR VE BİZ

Bugün 31 Ekim 2017. Almanya, devlet geleneği olarak 500 sene sonra ilk defa tüm ülke çapında ‘Reformasyon Bayramı’ adı altında bir Hıristiyan mezhebi olan Prot

SİYONİST DUVARLAR KURTULUŞA ENGEL – Ali Osman ZOR (4 Ekim 2007)

SİYONİST DUVARLAR KURTULUŞA ENGEL Ali Osman ZOR (4 Ekim 2007) Türk siyasi hayatında, hiçbir dönemde olmadığı kadar bu dönemde “niyetler” açıkça izhar edilmeye ve saflar net olarak belirmeye başlamıştır. Hadiseler “basitlikten” karmaşıklığa evrildikçe, belki de karmaşıklığı aşabilmek adına ve onun sebep olduğu stresten kurtulabilmek için, acele hükümler de verilmiyor değil. Hafızası olmayan veya zayıf olanların “yönlendirme” gayreti içinde olduklarına şahit olduğumuz bu dönemde, özellikle 30-35 senelik tarihi, doğru bir çizgi içine oturtamamaktan kaynaklanan “hakikati gizleme” tavırlarına da şahit olmaktayız. En iyi niyetliler dahi, mevcut durumu tesbit etmeye çalışırken, bu hafıza zayıflığından dolayı meseleleri hakikatin “yarısıyla” ele almaya çalışıyorlar. Bu da, tarihe ve hakikate aykırı “durum tesbiti” riskini beraberinde getiriyor. Haziran başında Musul’un, İslam Mücahitleri tarafından fethiyle başlayan savaşın yeni safhası, “İslam Devleti’nin” Irak’ın kuzeyine yönelmesiyle Amerika ve müttefiklerini tedirgin etmiş; nihayetinde, NATO müdahalesine karar vermişlerdir. Kuzey Atlantik Gücü’nün harekete geçmesi, gizlenemeyen gerçeklerin de açığa çıkmasını sağladı. “Kürdistan” denilen bölgenin, Türk ve Arab’ın arasına örülmek istenen “Siyonist bir Duvar” olduğu, açığa çıkan gerçeklerin başında gelmekte. ADIMLAR kadrosu olarak; özelde bu konuyla alakalı olmak üzere, genelde de gelişen iç ve dış siyasete nasıl baktığımızı gösteren ve Sayın Ali Osman ZOR’un daha önce Osman Halid imzasıyla yayınlanan geçmişteki bir çalışmasını, yaşadığımız günlerin önemine binaen, “Mücadele Tarihi” başlığı altında okunması temennisiyle yayınlıyoruz… ADIMLAR – 20 Eylül 2014 Siyonist Duvarlar Kurtuluşa Engel Osman Halid (4 Ekim 2007) İşgalcinin ülkesinde, kötülüğün merkezinde, suyun öte tarafında Fetullah’ın adamlarının verdiği iftar yemeğinde, sofrada “oruç”unu açmak için ne sesi beklediklerini bilmediğimiz Yahudi-Hristiyan-Evanjelik-Cumhuriyetçi-Neo Con ve kansız-imansız İslâmcılar, aynı hizada bir masa etrafında oturuyorlar… Yer Bağdat… İslâm tarihinin paha biçilemez merkezlerinden biri… Kimler yok ki orada… İmam-ı Azam Hazretleri, Abdulkadir Geylani Hazretleri, İmam-ı Şafii Hazretleri… Peygamberimizin silah arkadaşı sahabîler… Hz. Ali, Peygamber torunu Hz. Hüseyin… Ve daha birçok zahir ve bâtın İslâm büyüğü… Bağdat bunların şehri!.. Ve Bağdat’ta bir sığınak… Gözler çakmak çakmak… Eller tetikte!.. Ortamı aydınlatan insanların nur yüzleri… Dizleri yan yana, temas hâlinde oruçlarını açmak için ezan sesini bekliyorlar… Bombalanan, yağmalanan 17 Ocak 91 yılından bu yana iki milyon evladını “ilahî yolda verilen istiklâl savaşında” şehid veren Bağdat! Cevap verin!.. İşgalcinin ülkesinde işgalciyle iftar yapan pastacı pezevenkler! Bağdat kaç tane ikiz kule eder?! İşgale direnenle işgalcinin parmaklarında kukla olmayı seçenlerin tuttukları oruç, muhakkak ki bir değil! Kukla olmayı seçen pastacıların, yedikleri pastaların boğazlarına düğümlenecekleri günlerin arefesindeyiz. Bunlar Türk’ün, Kürt’ün, Türkmen’in yüzkarası! Ehl-i Sünnet Arap düşmanı… Irak’ın yiğit evlatları istilacıya karşı direnirken, pastacılar iftardan sonra efendileriyle Irak İslâm beldesinden kendilerine bir kırıntı düşüp düşmediğini istişare edecekler. Tarihin hangi devrinde şehidlerin kanı üzerinden hainler ikbal sağlayabildi ki bu devirde sağlayabilsin!? Kendi varlığına şahitlik eden şehidinin hakkını “oruçlu” pastacılara yedirir mi zannediyorsunuz Allah? Kuklalar her yerde, aynı gaflet ve hıyanet içindeler. Sömürgeci bu kuklaları dünyada kendisiyle hiçbir gücün baş edemeyeceğine inandırdığından dolayı bunların kendi insanına ve kendi coğrafyasına takındıkları tekebbür hâli her geçen gün bira daha artmakta ve azgınlaşmakta… Bu hâlleri de helâk olacaklarının habercisidir. Kâbil’deki imaj manyağı, pelerinli palyaçonun, “Molla Ömer neredesin?” feryadı da helâk olacağının habercisi! Bu kuklalar içerisinde baş kukla diyebileceğimiz BOP’un en önemli yürütücüsü konumunda bulunan Talabani’nin durumu ise hepsinden beter! “Ortadoğu’nun dansözü” nitelemesini fazlasıyla hak ediyor!.. Düşmana kapıyı içerden açan bu kukla, diğerleriyle beraber kendisini ne kadar evin sahibi zannetse de Süleymaniye’den dışarıya adım atamamakta! Çünkü o da biliyor ki evin sahibi kendisi değil… Başından beri istilaya kim direniyorsa evin sahibi o! Demokratik sömürgeleştirme savaşının hedefi, bu kuklalardan müteşekkil bölgeye hakim olacak ve emperyalist politikaları güvenilir ve kararlı bir şekilde uygulayabilecek bir yapı oluşturmak… Bu yapının oluşabilmesi için ayrıca bu kuklaların “bağımsız” imajını da kazanmış olmaları gerekir. Evin sahibi olmadığı hâlde evin sahibiymiş gibi davranması bu imajın bir gereği. Kapıyı içeriden düşmana açan Talabani’yle içişlerine karışılmasını şikâyet edermiş gibi yapan Talabani aynı. Bizden beklenen ise, bir ülkenin içişlerine ve bağımsızlığına saldırı, bu ülkenin vatansever Müslüman yönetimini devirip ortalığa kuklalarını sürünce, işgal olmaktan çıkıp, o ülke halkının tasarrufu olduğunu kabul etmemizdir. Bu kabul edildiği zaman ikinci aşama olarak da işgale karşı direnene “terörist”, istiklâl savaşına da “terör faaliyeti” dememiz gerekecek. Gerçek vatanseverler kimin işgalci, kimin işgale direnen mücahid silahlı kuvvetler olduğunu gayet iyi biliyor. Fakat bir taraftan Çanakkale, Sakarya edebiyatı yapıp, diğer taraftan da işgale “Amerikan müdahalesi”, işgale karşı verilen istiklâl savaşına “terör faaliyeti” ve ülkesinin kurtuluşu için savaşan “mücahid”e de “terörist” diyenlere ne denilir? İnsan bu kadar rahat kendi geçmişini nasıl inkâr edebilir? İngiliz “müdahale”si ve Anadolu’da bu müdahaleyi kabul etmeyen, aynı şekilde İngilizlerin idaresine uymayan bozguncu teröristler… Anladınız… Irak’taki direnişe terör, direnene terörist dedikten sonra, hangi yüzle “kurtuluş savaşı”ndan bahsedebilirsin? Türk Mutlu Olamaz Talabani’yi Irak Cumhurbaşkanı ve diğer kuklaları da Irak hükümeti olarak tanıyanlar, o kuklalarla beraber aynı efendiye hizmet eden pastacılardır. Hâliyle bunların Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerle alakalı dile getirdikleri endişe ve şikâyetler, danışıklı dövüşten başka bir şey değildir. Aksi olsaydı, “Ne mutlu Türk’üm!” diyen bir vatan evladı Irak’ta verilen mücadelenin tek bir savaşın muharebesi olduğunu idrak eder, esas düşmanın hesabının da bu mücadeleyle, Anadolu’yu birleştirmeme üzerine kurulu olduğunu görürdü! Bu hesap meydana çıktıktan sonra, Irak’ın kuzeyinde Türk’ün ve Kürt’ün hainlerinin elele inşa etmeye çalıştığı Siyonist duvarı yıkarak Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, bütün İslâm milletinin işgalciye karşı birleşmesini sağlardı. Fakat Amerikan işgalini destekleyen ve direnişçiye “terörist” diyen sesten başka hiç ses çıkmadı. Bunlar Türk’ün adını kötüye çıkarmış yüce Türk’le hiçbir alakası olmayan cüceler!.. Türk’ün horlandığı, ezildiği ve devleti elinden alınarak yaşadığı coğrafyadan sürülmek istenen bir dönemde, onu onure etmek için söylenmiş olan “Ne mutlu Türk’üm!” sözünü “bağlamından” kopararak bugüne taşıyan cücelerin, Türklük’le ne tür bir ilişkileri olabilir? Türk, komşusunu, kardeşini arkadan vurur mu? Türk, ülkesini işgal-terör üsleriyle kaplanmasına göz yumabilir mi? Türk, başına çuval, ensesine şaplak, kıçına tekme muamelesine rıza gösterebilir mi? Türk, ülkesinin açık hava kerhanesine dönen bir sömürge olmasına izin verebilir mi? Türk, düşman istilasına karşı vatanını savunan mücahid silahlı kuvvetlere terörist diyebilir mi? Türk, ülkesinin işgaline direnirken düşman tarafından yakalanıp alçakça bir suikastle şehid edilen –Saddam Hüseyin!- komşu Müslüman devlet başkanının uğradığı bu muameleye sessiz kalabilir mi? Türklük adına bunlar yapılırken, gerçek Türk mutlu olamaz. Böylelerinin “yüce Türk milleti”yle bir alâkası olmadığı gibi sahte kutuplaşmanın tarafları olarak kendi kitlelerine takiyye yapan, efendilerinin politikalarına amâde pastacılardır! Bunlar olsa olsa işgali ve direnmemeyi peşin olarak kabul etmiş kukla turuncu silahlı kuvvetler… Acaba ülkenin bütün kamusal alanlarını işgal eden terörist Amerikan askerlerini TSK generallerinin kovması için onlara başörtüsü giydirmek bir çözüm olabilir mi? Kamusal alanları işgal etmiş başörtülü Amerikan askerlerini herhalde bir emirle paşalarımız başörtüsü taktıklarından dolayı ülke sınırlarının dışına çıkarıp alayını denize dökerler. Bilindiği üzere Amerikan senatosu, Irak’ın bölünmesine yönelik bir tasarıyı kabul etti. Daha açık bir ifadeyle Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti için yeşil ışık yaktı! Dikkat ediliyorsa Amerikan işgaline karşı verilen direniş, Osmanlı topraklarına ait olup da en son terk edilen coğrafyadır. Orada verilen istiklâl savaşının mânâsı şudur: “O gün kaybedilen toprakların bugün geri alınarak, egemenliğin kayıtsız şartsız Müslümanlara devri iradesidir! Bu iradenin bütün olarak görülebilmesi ve bölgeye hâkim olabilmesi için de Ehl-i Sünnet Arap’la Ehl-i Sünnet Türk’ün birleşmesi gerekir.” Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, özellikle bölgede PKK’nın ortaya koyacağı siyasi tavır, coğrafyanın geleceğinde belirleyici olacaktır. “Oruçlu” pastacılar işgalcinin ülkesinde Müslüman kanı üzerine hesap yaparken aynı ânda diğer cinsleri de burada boş durmuyorlardı. Kürt Konferansı Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Konferansı’nda Cengiz Çandar, bakın ne akıllar veriyor Kürtlere: “Kürtler ya devlet kuracak, yada bölgedeki bir devleti kendi devleti olarak kabul ettikleri noktada bu mesele çözülür. Kürtler yeni dönemde iki şeye dikkat etmeli… Atacakları her adımda Kuzey Irak’ta oluşmakta olan Kürt devletine zarar vermeyi düşünmeleri gerekir. Bunun anlamı Türkiye’nin Kuzey Irak askeri müdahalesinin bir seçenek olmasını çıkaracak şekilde hareket etmeleridir. Yani şiddetten uzak duracak siyaset izlemeleridir. İkincisi Türkiye’nin AB sürecine destek vermeleridir.” Irak’ın bölünmesine yönelik tasarının Amerikan senatosunda kabul edilmesiyle aynı ânda Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Konferansı’nda, Cengiz Çandar’ın Irak’ın kuzeyinde kurulması plânlanan Kürt devletinden bahsetmesi ve bu devletin Türkiye’nin hışmına uğramaması için PKK’nın şiddetten uzak durmasını tavsiye etmesi oldukça mânidar… Demek ki PKK sömürgeci Batı emperyalizminin oyununu bozabileceği gibi bu oyunun devam etmesini sağlayabilir ve hedefine ulaşmasının da aleti olabilir. Bilindiği üzere bu Çengiz Çandar 17 Ocak 1991’den beri işgalci Amerika’dan aldığı maaş çekleriyle onun medya borazanlığını yapıyordu. Mart 2003 saldırısında Irak’ın üç günde yerle bir olacağını anlatan bu beyni iğdiş olmuş liberal çapulcu, Irak istiklâl savaşı şiddetini arttırdıkça sesini kısmak zorunda kaldı. Kıbrıs’ın Rauf Denktaş’ın cumhurbaşkanlığından tardedilerek Avrupa Birliği’ne altın tepsi içinde sunularak “milli dava” olmaktan çıkarılmasında bu Cengiz Çandar’ın fonksiyonu unutulacak gibi değil! Şimdi sıra Kerkük’e geldi. Kıbrıs’ta oynadığı rolün aynısını şu an Kerkük’te oynuyor. Rol arkadaşı bir numaralı Amerikancı İlnur Çevik, Barzani’den aldığı ihalelerle ajan gazetecilik vasfına işadamlığını da eklerken o da kendisiyle Kerkük için aynı misyonu icra etmektedir. Bunlar Amerikan politikaları doğrultusunda Kıbrıs’ı AB’ye nasıl peşkeş çektilerse, Kerkük’ü de, işgalciye kapıyı içeriden açan kuklalara peşkeş çekmeye çalışıyorlar. Yaşadığımız bu süreçte Çandar’ı daha çok piyasada göreceğiz. Irak’ta özellikle kriterlerin neye göre yapıldığı belli değil. Dikkat ederseniz Irak’tan bahsederken, Sünniler, Şiiler ve Kürtler deniliyor. Sünnilik ve Şiilik, dinî bir kriterken, Kürtlük ise ırkî bir kriterdir. Peki Arap’ların yaşadığı coğrafyadan bahsederken Sünnî ve Şii kullanıldığı hâlde diğer tarafta dinî kriterden bahsetmeyip niçin ırkî kriter kullanılmaktadır. Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtler dinsiz midir? Yoksa dinler üstü seçilmiş bir ırk mıdır? İşin doğrusu, eğer işgalciler Irak’ın kuzeyini de dinî kriterlere göre ayırsalar büyük çoğunluğu Sünnî olan Kürtlere de Sünnî demeleri gerekir ki; o zaman da Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması mevzubahis olamaz. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulabilmesi için kriterlerin işgalcinin kafasına göre bu şekilde yapılması gerekiyor. Arap’la Türk’ün arasına Kürt’ün eliyle inşa edilmeye çalışılan bu Siyonist duvarın yıkılmasında bizce, yukarıda da söylediğimiz gibi belirleyici olacaktır. “Esas düşman” tespiti doğru yapılarak düşmanın İslâm coğrafyasından kovulması için gerekli hamleler cesur bir şekilde yapılacak, yada esas düşmanın, iradesi doğrultusunda diğer kuklalarıyla uğraşarak onun bölgedeki stratejilerine hizmet edilecektir. Bizce Kürt hareketi zor bir dönemece girmiştir. Herkesin dinî kimliğinden bahsedilirken, şuurlu olarak sadece Kürtlerin dinî kimliğinden bahsedilmiyor. Acaba burada hedeflenen demokratik-laik TC’ye mukabil, coğrafyada Araplarla Türkler arasında tampon bölge oluşturacak demokratik-laik bir KC mi? Yaşadığımız süreç bunun önümüzdeki günlerde belli olacağını söylüyor bize. DTP milletvekillerinin son zamanlarda TC siyasetçileri gibi konuşmaları, meselâ Hasip Kaplan’ın, “laikliği aştırmayız” açıklaması, PKK ve Kürtler açısından pek de içacıcı gelişmelerin habercisi olduğu söylenemez. Tabi bu tür ifadelere devam edilirse… Son tahlilde söyleyeceğimiz şudur: Bütün kesimlerin samimilerinin, esas düşmanın, Amerika’nın temsil ettiği emperyalizm olduğunun şuuruyla antiemperyalist bir cephe esprisi içerisinde, bu esas düşmanın kovulması için güç birliği yapma zaruretleri vardır. Amerika bölgeden kovulduktan sonra bölgedeki sorunlar emperyalizmin ikinci müdahalesine gerek kalmadan bölgenin kendi aktörleri tarafından çözülebilir. Çünkü bölgeyi temsil eden (Türk, Kürt, Arap) iç dinamikler çözüm teklifleriyle beraber çözüm iradesine de sahiptirler. Aksi takdirde bölgenin gerçek sahipleri emperyalizmin dayattığı hiçbir çözümü kabul etmemeli! Batı emperyalizmi hakimiyeti altında özerk olsan no’lur, olmasan no’lur? İnsanımız kesinlikle “özerk” laik TC’nin yanında bir de “özerk” laik KC istemez. Baran Dergisi / Sayı 39 / Sayfa 4,5 / 04 Ekim 2007

SERDAR YAVUZ’UN 20 SENE ÖNCEKİ MEKTUBU

1994 senesinde Metris Cezaevinde kalan bazı İbdacı genç yazarlar kendi aralarında bir “aydınlar platformu” oluşturmak ister ve Genel Yayın Yönetmenliğini Ali Osman Zor Bey’in yaptığı dönemin İbda-C Taraf Dergisi Başyazarı Serdar Yavuz’un da görüşlerine başvurulur. Taraf başyazarının yurtdışından kendilerine gönderdiği “tavsiye” mektubuna Akademya Dergisinin Ocak 1996 tarihli 1. sayısında rastladık. Bugün ADIMLAR Platformunun bağlı olduğu geleneğin hangi prensipler etrafında ve hangi gayeye kilitlenip bugünlere kadar sapasağlam geldiğinin en güzel örneklerinden birisi olarak bu mektubu keyifle yayınlıyoruz. Okuyanlar 20 küsur sene önce yazıldığını bir an bile akıllarından çıkarmasın ve bazı “isimler” değişse de, meselenin özünün daha bugün yazılmış gibi tazeliğini koruduğunu değerlendirsin. Mesela “Özalcı sürtükleşme” kavramıyla kastedilen anlayışlar bugün kimin adı etrafında sergilenmeye devam ediyor? Köktenbatıcı Kürt Milliyetçiliği ile kastedilen hareket, “Marksist çevreler” etrafında yürüttüğü propagandanın ne kadarında başarılı oldu? Bu ve benzeri onlarca soruyu kendimize sorduğumuz zaman, dün’ü bugünümüze şahit kılıcı bir noktada durmanın mutluluğu ile bu yazıyı herkese tavsiye edebiliriz. ADIMLAR

“OSMANLI” YAZI 2017 (İgor MOLOTOV)

Gönüldaş İGOR MOLOTOV’un muhabiri olduğu Russian Today isimli Rus Haber ajansında yazmış olduğu ve Sputnik isimli Rus Haber ajansında da özeti yayınlanan makalesinin Türkçe çevirisinin tamamını aşağıda ilginize sunuyoruz. Geçtiğimiz haftalarda İgor Molotov Moskova’dan İstanbul’a gelerek ADIMLAR Dergisi ve Av. Güven YILMAZ ve Av. Ahmet ARSLAN’ın ev sahipliğinde üç günlük tanışma, çalışma toplantısı gerçekleştirmişti. Bu ziyareti esnasında sayın İgor MOLOTOV Rus medyasında yayınlanmak üzere CARLOS özelinde Güven YILMAZ’la, Türk-Rus ilişkileri başta olmak üzere Fikri ve siyasi mevzuların ele alındı geniş bir yelpaze içerisinde de Adımlar Dergisi Genel Yayın yönetmeni Ali Osman ZOR ile bir röportaj gerçekleştirmişti. Ziyareti sonrası kaleme aldığı intibaları hem Rus basınında hemde Türk medyasında ilgiyle karşılanan Gönüldaş MOLOTOV’un söz konusu makalesinin orijinal halinin linki yazının sonunda verilmiştir. İBDA Fikir ve Aksiyon sistemini uluslararası siyasetin merkezine taşıma hedefli çalışmalarımız inşallah tüm hızıyla devam edecek. Bu vesileyle şunu da siz değerli okuyucularımıza haber verelim ki, Gönüldaş İgor MOLOTOV ve bereber olduğu entelektüel çevrenin İBDA’yı daha iyi anlayabilmeleri için İBDA Mimarı’ın öncelikli gördüğümüz eserlerinin Rusça çevirisine başlanmış olup, ADIMLAR bu faaliyetini neticelendirdiğinde gururla sizinle paylaşacaktır.

SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET

Vefâtının 57. Sene-i Devriyesinde SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET Yıllardır “beraber ıslandık bu yollarda” türküsünü söyledikleri, “ne isteyip de vermedik”leri paralel kardeşleri Fetullah Gülen üzerinden, 15 Temmuz kalkışması sonrası tam bir Ehl-i Sünnet düşmanlığıyla hedef alınan Said-i Nursî Hazretleri’ni, vefatının 57. Sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz. “Ilımlı İslâm” kodlu Amerikancı İslâm projesinin biri “medeniyetler ittifakı”, diğeri “diyalog” fitnesi kanadını sürdüren; İslâm’a nisbetle “siyaset yapmak”ı her türlü yalan ve aldatmanın meşru kabul edildiği Pers takıyyeciğiliyle, biri “gömlek değiştiren” iken, diğeri “gerektiğinde rahip kıyafeti giymekten” çekinmeyen; Bir yanda, İslâm’ın Mutlak olarak vâzettiği hakikatlere karşı, Amerika ve İsrail’in coğrafyamıza dayattığı “gerçeklik” içerisinde SİYASİ SORUMLU olarak Haçlı-Yahudi Saldırganlığına ortak olan BOP Eşbaşkanı’nın Said-i Nursi düşmanlığı… Diğer yanda ise NATO’culuk, İsrailcilik, Batıcılık cereyanında Beştepe’yle yarışan ve “bu işleri ben daha iyi yaparım” diye Batı’ya kendisini arz eden Fetullah Gülen’in vâzettiği, mânâsı ters yüz edilmiş, sahte bir Said Nursî bağlılığı… Bediüzzaman Hazretlerini vefat yıldönümünde rahmetle anar iken, birbirine zıt görünse de, özde bir olan bu iki sakat anlayışın zihinleri ifsad etmesinin önüne geçme noktasında bir katkısı olsun diyerek, Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun O’na dair yazdıklarından bazı bölümleri alâkalarınıza sunuyoruz. İlaveten: Devrin bir çok âliminin düşmanla istişare noktası aradığı şartlarda, Said Nursi Hazretlerinin Milli Mücadelede aktif olarak rol almış bir kahraman oluşu da gözden ırak tutulmasın… O, işgalciyle oturup diyalog yolu arayan ve iş birliği teklif edenlerden olmadığını bizzat o yıllarda göstermiştir. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve Said-i Nursî Hz. “Muhammed Şerif… Babamın ismi böyle koyuluyor… Hikâyesi de şu: Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yani ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nüfus memuru bu ismin verilemeyeceğini, yasak olduğunu söylüyor ve Muhammed ismini “Muammer” olarak değiştiriyor… “Kafakâğıdı”nda: Muammer Şerif… Künyesi “Salih Bin Muhammed” olan ben de, kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif.” (Tilki Günlüğü –Ufuk ile Hafiye-, Salih Mirzabeyoğlu, 4. Cilt, İBDA Yayınları, Shf: 25) “Gayet açık olarak söylüyorum: Bugün İBDA, Said Nursî Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil plânındadır ve bu mânâda İBDA’nın kadrosudur.” (Adımlar -1984’den 1996’ya- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, Shf: 32) Said-i Nursi Hz. Ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek Said-i Nursi Hz.’nin talebelerinin, kendisinin Üstad Necip Fazıl’a olan ilgisini zikrettikleri iki tablo meşhurdur… Biri Necip Fazıl’ın kendisini ziyarete geldiğini işitir işitmez, yerde, hasırda oturan Said-i Nursî Hazretleri’nin etrafındaki talebelerine “hemen bir sandalye (koltuk) bulun” diye emretmesi… Diğeri de merhum Salih Özcan’ın naklettiği: “Necip Fazıl’ın çıkardığı “Büyük Doğu” mecmuası parasızlıktan bir ara kapanma durumuna geldi. Üstad bana: “Benim yorganımı satın, buna yardım edin, kapanmasın” dedi. O zamanlarda tek mucmua o vardı, Üstad destekliyordu. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’ye bağlı idi.” Sürgün altında ikâmet ettirildiği beldelerde sohbet halkaları etrafında “fertlerde imânı korumaya yönelik” irşâd mücadelesi veren Said-i Nursî Hazretlerinin, cemiyet meydanında Büyük Doğu bayrağını açan ve bu azamet tavrıyla daima düşman oklarının hedefi olan Üstad Necip Fazıl hakkındaki hissiyatını gösteren hâtıralardan sonra, Büyük Doğu Yayınlarının “Bediüzzaman Said Nursi” ismiyle yayınladığı kitaptan fragmanlar, aşağıda: Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Said-i Nursi Hz. (…) İlk düşmanları (Jön Türk)ler olmuştur. Onlar hakkında demiştir ki: – Dini incittiler! Allah’ın gayretine dokundular! Akıbetleri vahim ve hazin olacaktır! Bir aralık, siyasî faaliyeti dolayısıyla Örfî Harb divanına verildi. Harb Divanı Reisi Hurşit Paşa ile aralarında karşılıklı sual ve cevap: – Siz Şeriat istiyor musunuz, öyle mi? Şeriatçılar mürtecidir! – Eğer Meşrutiyet bir hizbin istibdadından ibaretse, dünya şahit olsun ki, ben mürteciyim! Şeriatın tek meselesi uğrunda bin ruh ve mevcudiyetim olsa hepsini fedaya hazırım. Buna rağmen, idamına kadar gitmesi mümkün olan bu muhakemeden beraat elde etmiş, hükme karşı teşekkür etmeyerek salondan çıkmış ve kalabalık bir halk kütlesi içinde ilerlerken, “Zalimler için yaşasın cehennem, yaşasın cehennem!” diye sesini yükseltmiştir. Hürriyetten sonra bazı mücahit dostlarıyla birlikte “İttihad-ı Muhammedi” Cemiyetini kurmuşlardır. Bu cemiyet ise en kısa zamanda genişlemiş, Said Nursi’nin bir makalesiyle, İzmit ve Adapazarı mıntıkasında elli bin kişi cemiyete girmiştir. 31 Mart Vak’asında da, kumandanların söz geçiremediği taburları bir nutukla itaat altına almıştır. Fakat bütün bunlara rağmen Şarkta açacağı Medresetüz-Zehra mefkûresini bir türlü tahakkuk ettirememiş, onun yerine kendisine zindanların açıldığını görmüştür. (…) Birinci Dünya Harbi’nde, talebelerinden ve gönüllülerinden teşkil edilen alayının başında, Gönüllü Alay Kumandanı unvanıyla savaşa iştirak etti. Pasinler cephesinde büyük musibetlere uğradı. Oradan Van’a geçti. Van’a yönelen Moskof saldırışına karşı, kalede, yakınlarıyla, şehit oluncaya kadar şehri müdafaa etmeye karar vermişken, gerilere çekilmesi emrini veren Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla Vasıtan kasabasına ric’at etmeye mecbur oldu. Vali, kaymakam, asker ve ahâli Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazan süvarisi Vasıtan üzerine hücum etti. İşte Said-ül Kürdi, bu ricali himaye etmek ve çoluk çocuğun Moskof kılıcından kurtulmasını sağlamak için, otuz kırk kadar asker ve bir o kadar talebesiyle Kazaklara mukabele etmiş ve onları durdurmaya muvaffak olarak, türlü gayretler ve tertiplerle Vasıtan’ın Moskof eline düşmesine mani olmuştur. Bu ana baba günlerinde Müslüman çocuklarını kesen Ermeni zulümlerine mukabil, Müslümanlar da onların çocuklarına aynı muameleyi tatbik etmeye kalkışınca, Said Nursî bu harekete izin vermemiş ve: – Şeriat bu harekete müsaade etmez! Diyerek, Ermeni çoluk çocuğunu din himayesinde korumuştur. Böylece kurtulan Ermeni kadın, kız ve çocukları, Moskofların yanında bulunan hemcinslerine katılmışlardır. Bunu duyan bazı Ermeni komitacıları: – Madem ki bizim çoluk çocuğumuza karşı böyle yaptılar; biz de onlarınkine artık ilişmeyeceğiz! Demişler, bu yüzden o mıntıkada daha büyük bir facianın zuhuru önlenmiştir. Derken, Muş üzerinden ricat eden ordu döküntülerinin düşman eline bırakmak zorunda kaldığı otuz topu, üç yüz gönüllüsüyle kurtarmış ve bununla Bitlis müdafaasının bir müddet devamını sağlamış ve tam bir panik havası içindeki ordu ve halk ricatinin bir parça nizam ve imkân bulmasını temin etmiştir. (…) 1918 gibi kapkaranlık bir devrede, binbir zıt cereyana karşı mücadele açıyor. Hem âza bulunduğu müessesenin içine, hem de dışına doğru mücadele… Bir taraftan, müessesenin dine uymaz temayül ve yanlış fetvalarına mukavemet ederken, öbür taraftan da bütün dalalet cereyanlarına karşı koymaktadır. (…) Bir gün Riyaset Divanında Meclis Reisiyle fikir teati ederken aralarında şöyle bir muhavere geçti: Meclis Reisi- Sizin gibi kahraman bir hoca, tam aradığımız insandır. Bu yüzden sizi, yüksek fikirlerinizden faydalanmak için davet ettik. Fakat siz, gelir gelmez, namaza dair beyannameler neşrederek aramıza ihtilaf düşürdünüz. Bediüzzaman’ın mukabelesi, gayet kat’i ve sert oldu: – Namaz kılmayan haindir! Hainin hükmü merdûttur! (…) Meclis Reisiyle aralarında geçen bir konuşma daha: Meclis Reisi- Heykel hakkındaki fikriniz nedir? – Heykel, asla Şeraite uymayan, taş halinde dondurulmuş ve put şeklinde çizgileştirilmiş bir benlik ve nefsaniyet abidesidir. (…) Bediüzzaman, Isparta ve havalisinde uzun bir müddet kaldıktan sonra (1935), ….. “gizli cemiyet kurmak, halkı hükümet aleyhine çevirmek, isyana davet etmek” ithamiyle, Eskişehir Ağırceza Mahkemesi’ne sevk ediliyor. Muhakeme neticesinde, hakkındaki ithamların çoğundan beraet ediyor, fakat Kur’an’daki tesettür ayetinin tefsiri olan yazı münasebetiyle bir seneye mahkûm ediliyor. Derken, Denizli Ağırceza Mahkemesi… İtham yine aynı, fakat bir parça daha tafsilatlıdır: (…) Bediüzzaman’ı hapishanede zehirlemeye kadar ileriye gidiyorlar. Fakat o, ilahî bir lütuf ve muhafazayla bundan masun kalıyor. Said Nursî, aldığı beraat kararına rağmen, idareden (!) Afyon vilayetine bağlı Emirdağ kazasında ikamete mecbur ediliyor. Serbest, fakat esir!.. Her an yayılmakta devam eden tesiri… Yine aynı gayzın şahlanışı… Haydi, bu defa Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’ne… Adeta o günün devlet ve hükümet ölçüsü, Bediüzzaman’ın suçunu değil, mutlaka onu mahkûm edecek olan hakimini aramaktadır. Yine hapis, yine işkence, yine facia… Yerine getirilen uzun tetkikler neticesi, hiçbir suç unsuru bulunamıyor. Fakat mahkeme, hâkimlerin takdir ve vicdan ölçüsüyle (!) kararını veriyor: Said Nursi’ye 20 ay, arkadaşlarından bir ilim adamına 13 ay, yirmi dört kişiden birkaçı müstesna olarak geriye kalanına da 6’şar ay hapis cezası!.. (…) Yine muhakeme… Suçlulardan(!) müdafaaları soruluyor. Şöyle diyorlar. – Nakız kararına uyulmasını istiyoruz! Üstad ise şu mukabelede bulunuyor: – Ben kardeşlerim adına, temyiz kararına uyulmasını, kendi adıma da eski kararda ısrar edilmesini ve cezalandırılmamı istiyorum! (…) Rus başkumandanı, esirler kampına geliyor ve esirleri teftiş ediyor. Teftiş esnasında Bediüzzaman, etrafında pervane gibi dönülen başkumandana hiçbir saygı tavrı göstermiyor ve yerinden kalkmıyor. Başkumandan hayretle tercümanına sorduruyor: – Herhalde kumandanı tanımadınız! – Tanıyorum. (Nikola Nikolayeviç)tir! – Şu halde Rus ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz! – Hakaret etmiyorum! Fakat ben bir Müslüman âlimiyim! İmanlı bir kimse, Allah’ı tanımayan her adamdan üstündür. Ben böyle birine, rütbesi ne olursa olsun, kıyam edemem! – Bu hareketiniz idamı muciptir! – Sizin idam kararınız, benim sonsuzluk âlemine intikal etmem için pasaport hükmündedir. Rus Harb divanı, Bediüzzaman hakkında idam kararı veriyor. Tam hüküm infaz edileceği sırada, büyük Müslüman, namaz kılmak için müsaade istiyor. Bu müthiş levha yerine geldikten sonra, Rus Başkumandanı yetişerek şu tüyler ürpertici ibret sözlerini sarfediyor: – Hareketinizin, din ve mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileriye geldiğini anladım ve sizi affettim. Ayrıca sizden af rica ederim! Ve idam kararı geri alınıyor. (…)

SİYONİST DUVARLAR KURTULUŞA ENGEL – Ali Osman ZOR (4 Ekim 2007)

Bütün kesimlerin samimilerinin, esas düşmanın, Amerika’nın temsil ettiği emperyalizm olduğunun şuuruyla antiemperyalist bir cephe esprisi içerisinde, …

KIRGIZİSTAN’DAKİ “TEMİZ ADIMLAR – TEMİZ ADAMLAR”

Dünya çapında yaşanmakta olan Son Hesaplaşma’nın Kırgızistan cephesinde Temiz Adımlar’la saf tutan gönüldaşlarımızla ilgili gelişmeleri sizlere aktaracağımızın