90’DAN BUGÜNE UMUMÎ BAKIŞ VE BUGÜNKÜ SİYASİ DURUM (1)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Üç bölüm hâlinde yayınlayacağımız “90’dan Bugüne Umumî Bakış ve Bugünkü Siyasi Durum” başlıklı makale, yazarı Sayın Ali Osman ZOR’un 2012 Kasım’ında kaleme aldığı bir durum değerlendirmesidir.

adimlardergisi.com

90’DAN BUGÜNE UMUMÎ BAKIŞ VE BUGÜNKÜ SİYASİ DURUM -I-

Amerikan Tipi Politikacı

Amerika’nın başını çektiği Hıristiyan-Yahudi Batı Dünyası, siyasî ve iktisadî alanda güç kaybederek çözülme ve gerileme dönemine girdikten itibaren özellikle Irak ve Afganistan hezimetlerinin tabî neticelerinden biri olarak, “doğrudan müdahale” kabiliyetinde zaaf oluşmuş, bundan dolayı da sürdürdüğü “bozgunculuğun” ve işgalin “şeklini” değiştirmek zorunda kalmıştır.

Mecburiyetten ve hadiselerin tabiî akışından kaynaklanan bu şeklî değişim adeta İBDA’nın yüzyılın diyalektiği olarak ortaya koyduğu “kendinden zuhur”un tatbiki niteliğindedir. “ARKADAN LİDERLİK” olarak ifade edilen bu durum, siyasette İBDA Diyalektiğinin ispatı halinde Batı’nın ve işbirlikçilerinin İslâm’a karşı çıkarken bile “İslâm’a Muhatap Anlayış”ın etkisi altında ve onun diliyle hareket ettiklerinin göstergesidir.

Burada sözkonusu Ruh’un Nefsi tahakküm altına alırken kullandığı metodun, Ruh’a karşı çıkmaya çalışırken Nefs tarafından O’na karşı kullanılmaya çalışılmasıdır. Tahakküm altına girmemek için Ruh’a karşı direnen nefsin, sınırsız arzu ve isteklere dayanan düzenini devam ettirebilmek ümidiyle ruhun yöntemini çalması…

Merkezinde İBDA’nın bulunduğu Dünya çapındaki İslâm Devrimi’ni durdurabilmek için Batı’nın, yüzyılın projesi olarak adlandırdığı BOP’un, siyasi muhtevasından ve tatbik şeklinden “kendinden zuhur”un etkisini görebiliriz.

“Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında genişliğine siyaset sahnesinde müşahede ettiğimiz bu durum, derinliğine Telegram işkencesi uygulanırken de mevcut. Yüzyıl Diyalektiği’nemahkumiyetin ispatı olarak gördüğümüz ve “Arkadan Liderlik” kavramıyla mevcut halini ifade eden Emperyalizmin geldiği “siyasi” noktayı İBDA Dilinin düşman tarafından konuşulması olarak nitelemek bizce en doğru yaklaşımdır.

2008’in sonundan itibaren bütün dünyada yaşanan süreç, bu anlayışın tezahürü olan politik durumların meydana çıkmasını sağlamıştır.

Bush’un başkan olduğu Amerika, Irak’ta ve Afganistan’da askeri olarak tartışmasız yenilmiş, askeri harcamaların ve her iki savaşın büyük maliyeti sonucunda da “domino taşı” etkisigösterecek ekonomik krizi kapısında bulmuştu. “1000 yıllık barış” hayali suya düşmüş, dünyanın farklı coğrafyalarında bulunan işgal üslerindeki askerlerini neredeyse, kendi kıtasına geri taşımakta zorlanır olmuştu. Afganistan’dan çok istediği halde hâlâ çekilemedi.

Siyasi, askeri ve ekonomik şartların “kriz”le ifade edildiği bu dönem, Bush’un gitmesi ve “Müslüman” Obama’nın gelmesiyle kapandı. Fakat kriz derinleşerek deva etti. “ARKADAN LİDERLİK” kavramının çıkışının birinci sebebi Amerikan devleti ve toplumunda yaşanan bu krizdir.

Bu kavramı BOP’tan ayrı düşünmemek gerekir, yapılan sadece, muhtevanın tatbikinde mecburiyetten kaynaklanan “şekli” değişikliktir. Fakat şunu da söylemek gerekir ki, BOP muhtevasına bu şekil daha uygun.

2008’den başlayarak “Arkadan Liderlik” kavramının tezahürleri olarak çıkan politik durumlar dünyanın birçok yerinde kitlelerin şaşkınlığına yol açmıştır. Bunların başında da BOP’un merkezi olan Türkiye gelmekte.

1950’lerde yetişmiş olan “Amerikan tipi politikacı”, Amerika’nın “dıştan müdahalesine” gerek bırakmayacak şekilde O’nun adına ve O’nun ideolojik, siyasi, askeri, iktisadi ve ahlaki muradına uygun işleri idare etmekteydi.Fakat, Amerikan “Merkezi İrade”sine uygun davranan bu politikacı tipi, kitleler nazarında hiçbir zaman “bağımsız” hareket kabiliyeti olan bir iktidar gücü olarak algılanmamış, Batı’ya göbeğinden bağlı buz gibi Amerikancı olarak görülmüştür.

Bu durum zaten, milletin köklerinde mevcut olan Batı düşmanlığını kat be kat artırmış, “Amerikan tipi politikacı”ya rağmen Batı’ya karşı bir sempati devşirilememiştir. Hak ve halk düşmanı “Amerikan tipi politikacı” imajı üzerinden Batı’ya duyulan düşmanlık derinleşerek yüzyıl başına kadar gelmiştir. Bu düşmanlığın derinleşmesinde Amerikan tipi politikacının “bağımlı” karakteri yanında, toplum yapısına ve karakterine taban tabana zıt görüntüsü de belirleyici olmuştur. Ne kadar da Batı muradına uygun “zatül hareke” şeklinde hareket edebilse de bu politikacı tipi, sergilediği “kâfir” görüntüsü muradın tam olarak hâsıl olmasını engelliyordu. Mesela, bu “kâfir” görüntüsüyle toplumda yüzde doksanlara varan Amerikan düşmanlığını azaltacak herhangi bir politik çare üretmesi mümkün olmadı. 1980’e kadar sağ hükümetler eliyle Komünizm düşmanlığı temelinde Batı’ya karşı duyulan tepkinin derecesi azaltılmış olsa da, 80’nden sonraki süreçte bunun kalıcı olmadığını görüyoruz.

Geçen yüzyılın sonundan itibaren şartlar, Amerikan “Merkezi İrade”sine uygun hareket eden politikacı tipinin görüntüsünde, Batı yararı açısından bazı değişikliklerin yapılmasını zorunlu hale getirdi. Bu değişikliklerin yapılması kaçınılmazdı; çünkü, Batı’nın bu yüzyıla ait planları bunu gerekli kılıyordu.

İslâmcı Mücadele’nin Batı karşıtı biz çizgide seyreden hızlı ve devasa gelişimi Amerikan tipi politikacının görüntüsünde değişiklik yapılmasını ihtar eden unsur olarak kendini gösterirken, aynı anda Türkiye ve Dünya “Ilımlı” tabiriyle tanıştı. İslâm’a nisbetle üretilen bu tabir, “şekli” değişikliğin de habercisiydi. Artık “kâfir” görüntüsünün zayıflatılıp, “Müslüman” görüntüsünün kuvvetlendirme zamanı gelmişti. İslâmcı Mücadele’nin “devrim” aşamasına geldiği bu süreçle, “Amerikan tipi politikacı”nın “kâfir” görünümünden “Müslüman” görünümüne geçtiği süreç aynı döneme rastlamaktadır.

Liberalizm, Kapitalizm ve Şekli Demokrasi’yi benimsemiş, içine sindirmiş ve dıştan müdahaleye gerek bırakmadan, ulaştığı anlayış seviyesi sayesinde uyguladığı emperyalist politikalarla “Hazcı”, hedonist Batı Hayat Tarzı’nı insanımıza sevdiren, benimseten ve dikte eden “kâfir” görünümlü politikacıyla işler artık eskisi gibi yürütülemiyordu ve sistem tıkanmıştı. Bu görüntünün değişmesi-değiştirilmesi elzemdi. Ne gariptir ki, Amerika açısından bu değişiklik ihtiyacını meydana getiren, Batı karşıtı yükselen İslâmcı Mücadele’nin bizzat kendisiydi ve bu değişiklik onun açtığı yoldan gerçekleşmiştir.

Sistemin tıkanmasına sebep, bu “kâfir” görünümlü “Amerikan tipi politikacı”nın, görüntüsünün toplumun dokusuna ve karakterine aykırı olmasıydı. Sistemin tıkandığı noktadan hadise değerlendirildiğinde, çare de kendiliğinden meydana çıkıyordu; tıkanan sistemin önünü açmak, “Müslüman” görünümlü “Amerikan tipi politikacı”nın önünü açmakla mümkün… Ve böylece, bu hedef doğrultusunda “Ilımlılık” tabiri dolaşıma sokularak, siyasetin gündemine girmiş oldu.

Artık sıra “Hazcı” Batı Hayat Tarzı’nı İslâmî bir kılıfla deva ettirecek, Liberalizm, Kapitalizm ve Şekli Demokrasi unsurlarıyla Hıristiyan-Yahudi Batı Düzenini benimsemiş, “şuur süzgeci” halinde onu kabul etmiş “Müslüman” görünümlü “Amerikan tipi politikacı”ya gelmişti. Bu tipin İslâm’la ilgisi sadece görüntüden ibarettir; “imân” ettiği bütün değerler ise, Batı’nın kendi gelişimi içinde çıkmış Liberalizm, Kapitalizm, Demokrasi ve Laiklik gibi siyasi ve iktisadi sistemlere aittir.

“Kâfir” tipe nisbetle bu “Müslüman” görünümlü politikacı, içinden çıktığı toplumu bildiğinden dolayı daha özgüven sahibi ve daha pervasızdır. Hatta o kadar pervasızdır ki, “Ilımlılık” partileşip, iktidara geldiği zaman politikalarını uyguladığı egemen güçlere akıl dahi verecektir.Bu da aslında “arkadan liderlik”in tabiî bir neticesi olarak karşımıza çıkmakta. Üretilen politikaların nasıl tatbik edileceğini, toplum şartlarını en iyi bilen olarak bu “Müslüman” görünümlü tipe belli mevzularda inisiyatif tanınması işin tabiatı gereğidir. Bu hak da zaten politika üreten merkezler tarafından ona bilerek tanınmıştır.Çünkü, “Amerikan tipi politikacı”da yapılması gereken ikinci değişiklik de O’nun “Bağımsız” olduğu görünümüdür.

Geçmiş dönemdeki “kâfir” görünümlü tipin “bağımlı” karakterine nazaran, bunun hem “Müslüman” hem de “bağımsız” olması gerekiyordu ki, milletin “beklentilerine” cevap verebilsin. Yüzyılın başında iktidara geldiğinde aynen de öyle oldu. “Müslüman” ve “Bağımsız” iki karakteriyle temayüz eden “Amerikan tipi politikacı” 10 yılı milletin beklentilerine “cevap vererek” geçirdi.

Artık, çok şükür (!) Çankaya’da Batıcı, Laik, Liberal, Kapitalist sistemin ürettiği politikaları büyük bir arzu ve hevesle benimseyen “Müslüman” bir Cumhurbaşkanımız var. Ankara’yı, Washington’un “stratejik ortağı” yapan BOP’un “eşbaşkanı”, “Müslüman” Başbakanımızın ise, bugüne kadar bir benzeri gelmedi. Ne Amerikan düşmanlığı kaldı, ne AB karşıtlığı… 3-5 yılda Bölgesel Güç(!) haline gelen Türkiye’yi tutabilene aşk olsun, bizim bizden başka rakibimiz(!) yok artık.

Meğerse geçmiş dönemlerdeki “Amerikan Tipi Politikacı”ların suçu, Amerikancı, AB’ci, IMF’ci, NATO’cu, Hristiyan Yahudi Batı Hayat Tarzı’nı benimsemiş, özümsemiş olmaları değilmiş, onlar “kâfir” görünümlerinden dolayı kaybetmişler. “Allahsızlık” ile “İmansızlık” arasındaki fark gibi. Eğer, “Allahsızlar”ın suçu kafa ve ruh olarak Batı değerlerine iman etmek ve İslâm Milleti adına emperyalizmle iş tutmaksa, aynı suçu “Müslüman” görünümlü “imânsızlar” da misliyle ve hatta öncekilerden çok daha pervasız şekilde işlemektedir. Durumun vehameti şu an daha büyük olduğu halde, “Müslüman” görünümlü iktidara karşı kitlenin tepkisizliğinin sebebi nedir?

Bugünkü “politik durum”u gerçeğe en yakın tesbit edebilmek için “99” yılını merkeze alarak hadiseleri “sonrası” ve “öncesi”yle tahlil etmek gerekir.“Şartların objektif tahlili” ile ortaya çıkacak “politik durum”dan sonra, alınması gereken “tavır” üzerinde daha sağlıklı konuşabiliriz. Değerlendirme yaparken zaman zaman düşülen tekrarlar sürecin kendi tabiatı gereğidir. Yaklaşık 23 senedir, Türkiye ve Dünya siyasetinde dönem dönem, sanki daire şeklinde hep aynı şeyler yaşanıyor. Hadiselerin birbiriyle çok yakın alakası ve “Beklenen İslâm İhtilâli” sürecinde cereyan etmesi hatırlatma babından dahi olsa bazen, tekrarı gerekli kılmaktadır. Ayrıca, bütün gelişmeleri İBDA’yı merkeze alarak tahlil etme gayreti, muhtemel tekrarların da en önemli sebebidir.

“Ilımlılık” ve İBDA

“Ilımlı İslâmcılık” ihtilal sürecinin tersinden ispatı olarak zamanla “mutabakatı” olan fikrin kağşama alanındadır; ve, ondan ayrı düşünülemez. Haliyle, “politik akım” olarak onu hangi noktadan ve nasıl değerlendirirsek değerlendirelim dönüp, dolaşıp varacağımız yer İBDA olacaktır. İBDA zamanı içerisinde yaşadığımızı gösteren bu durum, “Ilımlı İslâm” “Amerikan İslâmcılık”ının kendini değerlendirirken ve hadiseler karşısında konumlandırırken de aynen geçerlidir. İBDA ile “Ilımlı İslâmcılık” arasındaki az veya çok bir takım zahiren var olan benzerliklerin sebebini de burada görüyoruz.Çünkü, yaşadığımız dönem, içinde İslâm İhtilâli’ni barındırıyor.

Bu “İhtilâl Zamanı” içinde “Ilımlı İslâmcılık” İBDA “aslı”nı gösteren “araz” hükmündeyken, emperyalizm bunu tersinden algılatma gayreti içinde. Demokrasi içinde “sulandırılmak” istenen İslâm’ın, “temsil yetkisi”nin “ılımlılık”ta, yaşama şartlarının da demokrasi çerçevesinde mümkün olduğu hissiyatı, düşünce halinde kitlelere yaşatılmak isteniyor. Bu başarıldığı takdirde “cihat”ın mümkün olmadığı, “İslâm’ı yaşamanın cihat farizasını yerine getirmekle aynı mânâya” geldiğini söyleyen “İhtilâlci İslâm” anlayışının da “sapkın” bir yol olduğu propagandası hedefine ulaşmış olacak. Emperyalizmin işbirlikçileri aracıyla ulaşmaya çalıştığı bu hedef, İBDA Mimarı’nın “esareti”nin sebebini biraz daha açıklığa kavuştururken, Telegram işkencesiyle elde edilmek istenen neticenin ne olduğunun ve bu saldırıya karşı İBDA Mimarı’nın direnişinin ne mânâya geldiğinin biraz daha anlaşılmasını sağlayacaktır. Haliyle Amerika’nın “ılımlı” diye vasıflandırdığı, kendilerinin de bu vasıflandırmayı kabul ettiklerine şahit olduğumuz bu insanların ve teşkil ettikleri yapıların dünden bugüne değerlendirmeleri, İBDA’ya ve İBDA Mimarı’na karşı takındıkları müsbet ve menfi tavırların incelenmesiyle mümkün olabilir. Hadiseler üzerine projeksiyon tutarken bahsettiğimiz insanların ve onların teşkil ettikleri yapıların İBDA ile ilişkisini hiçbir zaman göz önünden ayırmayacağız.

“Şartlara fikri tatbik” edebilmek için, şartların “objektif tahlili” ile mevcut siyasi durumun tesbit edilmesi zarureti malûm… Bu gaye ile,99’dan bugüne yaşanan siyasi gelişmeleri iç ve dış unsurlarıyla doğru kavrayabilmek ve aktörleri doğru konumlandırabilmek için 99’a nasıl gelindiği üzerinde kaba hatlarla da olsa durulması gerektiği kanaatindeyiz.

Körfez Krizi’nin Ürettiği Kriz

Devrimler, birbiriyle bazı benzerlikler gösterse de, her devrimin kendine has özel şartları ve öngördüğü özel durumları vardır. Buna bağlı olarak da, her devrim kendini başka devrimlerinden ayıran orijinal unsurlarıyla gelir.

İBDA Devrimi’nin, “Topyekûn Zuhur etmekle mükellef” bir şuurla gerçekleştirileceği hakikatinin hem içe hem dışa ait iki yönü bulunmakta. İçe ait yönü “cephe stratejisi”nin hakkıyla tatbik edilmesine bağlıyken, dışa ait yönünün görünmesi de yine, bu “strateji”nin hakikatiyle taktik alanda tatbikiyle mümkün. “Kendinden Zuhur Diyalektiği”nin bu yüzyıl diyalektiği olarak hükmünü yürüteceği bu durumun meydana çıkabilmesi için, Türkiye’den başlayarak bütün İslâm Coğrafyasını etkileyecek bir dış uyarana ihtiyaç vardı. Bu dış uyaranın etkisi öyle büyük olmalıydı ki “Kıtalararası devrim” sürecini başlatmalıydı. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? İBDA’nın 1975 yılında başlayıp, 80-90 arası büyük bir yoğunlukla gerçekleştirdiği ideolojik “ikmal” hazırlığından…

Özellikle 80-90 arası gerçekleştirilen “fikrî ikmâl” faaliyeti mücadelenin sonrasına ait “hareket” cephesinin hangi seviyede ve hangi şartlarda olacağı hakkındaki bilgiyi de içinde barındırıyordu. Bunun üzerine bir de, İBDA Mimarı’nın o dönem, “90’lı yıllara hazır olalım” ihtarını da eklediğimizde, muhtemel gelişmelere karşı bir anlayış ortaya konulamasa da, adeta olabilecek hadiselerin çapını gösteren “büyük beklenti” oluşmuştu.

Ayrıca İBDA Mimarı’nın 1986 yılındaki şu çıkışı “İçinde bulunduğumuz dönemin” mânâsını işaretlerken gelişmelerin nasıl ve hangi fikir merkezinde olacağının da ruhunu hissettiriyordu:

-“İslâmî dünya görüşüne bağlı bir tarih ve hâl muhasebesi yaptığımızda, içinde bulunulan dönemde Türkiye’de büyük bir İslâmî zuhur, gerçek bir İslâm İnkılâbı bekleniyor… Batı’ya baktığımız zaman, Batı da her alanda iflâs ettiğini, fikir, sanat ve hâl diliyle ifşâ ediyor; meselâ tarihçi Toynbee, “İstikbâl İslâm’ındır, denenmemiş bir o var!” der. Bu çerçevede sayısız örnek temin edilebilir. Meteorolojinin hava raporu vermesi gibi söylersek; ihtimâller âleminde böyle bir hâdise mevcut…”(Adımlar, sh.27)

O tarihte Kumandan’ın bu çıkışı emperyalist güç odaklarının kulağına kar suyu kaçırmaya kâfi gelmişti. CIA başta olmak üzere istihbarat örgütleri İBDA üzerindeki “çalışmalarına” hız verirken, bazı oryantalistler de kapı kapı dolaşarak “kapıyı” çalmak üzere olan İslâm Devrimi tehlikesine karşı panik halinde gerekli mercileri uyarma gayreti içine girmişlerdi.

Emperyalizm’in halen devam eden saldırısının sebepleri ve hadefleri, saldırıya karşı yürütülen direnişin hangi temelde gerçekleştiği ve savaşın kimler arasında cereyan ettiğine kadar, o günden, bugüne sarkan bütün gelişmelerin mânâsı görüldüğü üzere İBDA Mimarı tarafından daha o tarihte işaretlenmişti. Birbiri peşi sıra yaşanan gelişmeler İBDA Mimarı’nı doğrularken, 89 yılında dünya 20.y.y’ın en önemli hadiselerinden birine şahitlik etti.

“Beklenmedik bir zamanda” ve beklenmedik bir şekilde Sovyetler Birliği dağıldı. Arkasından, dünyayı etkileyecek bir dizi gelişmeyi peşinden sürükleyen bu hadise, dünya siyasetine yön veren Batılı iki kanattan birinin kopması mânâsına geliyordu. Zaten Varşova Paktı’nın dağılmasıyla, Atlantik Paktı hemen dünya “hakimiyeti”ni ilân ediverdi. Kopan diğer kanadın yerine Liberalizm, Kapitalizm ve Demokrasi’den müteşekkil Kuzey Atlantik düzeni dikilerek Sovyetlerden doğan boşluk doldurulacaktı. “Yeni Dünya Düzeni” diye pazarlanan bu düzenin de, aslında Varşova düzeninin şahsında çöküş sürecine girdiği kısa süre sonra anlaşılacaktı.

80’li yıllar Sovyetlerin dağılışıyla biterken İBDA Mimarı’nın “90’lı yıllara” hazır olmaya dair ihtarı bu hadiseye yorularak, hadiselerin doğruladığı fikrin mensubu olmanın haklı gururu yaşanmaya başlamıştı. Bunun eksik bir değerlendirme ve bu hadisenin, etkisi dünya çapında olacak yeni gelişmelerin sadece ilk adımı olduğu kısa sürede anlaşıldı.

Pentagon merkezli propaganda makinesi tüm gücüyle dünya çapında çalışmaya başladı. Özellikle Merkezinde Türkiye’nin bulunduğu İslâm Coğrafyası’nı etki altına almaya yönelik bu propaganda faaliyetinde hedef, zihinlere artık dünyanın “tek kutuplu bir hale geldiği”, Yeni Dünya Düzeni’nin bundan sonra “Kuzey Atlantik Düzeni” olduğunu kabul ettirmekti. Marksizm gibi bir gücü alt eden bu düzene kesinlikle karşı durulamazdı ve Dünya Washington merkezinden idare edilen “global bir köy” olmuştu artık. Bunun adı, tartışmasız bir saldırıydı ve saldırı da “insan zihnine” yapılıyordu.

Çok daha önce Batı’nın her alanda iflas ettiğini duyuran İBDA Mimarı’na mukabil, Washington merkezli Batı, eskimiş düzenini makyajlayarak “Yeni Dünya Düzeni” diyerek insanlığa servis yaparken, “gerileme” dönemini yaşadığını perdeleme gayreti içinde, adeta, İBDA Mimarı’nı yalanlamaya çalışıyordu.

Varşova Paktı’nın dağılmasıyla Dünya siyasetinde bir boşluğun doğduğu kesindi; fakat bu boşluğun Kuzey Atlantik Gücü tarafından doldurulup doldurulamayacağı daha belli değildi. Propaganda makinesi bu boşluğun doldurulabileceğini söylese de, pratikte bu hususu doğrulayacak herhangi bir gelişme mevcut değildi.

Bu gelişme, Amerika’nın Irak’a saldırmasıyla kendini gösterdi. Irak’ın Kuveyt’i fethiyle başlayan süreç, Amerika’nın, Türkiye de dahil olmak üzere kuyruğuna taktığı 33 ülkeyle Irak’a yaptığı Emperyalist saldırıya dönüştü. Sovyetlerin dağılmasıyla İslâm Coğrafyası’nda meydana çıkan “sistem” boşluğunun, bölgenin iç dinamikleriyle doldurulma tehlikesine binaen başlatılan bu Emperyalist saldırının neticeleri hiç de Batı’nın hesap ettiği gibi olmadı.

Irak Devlet Başkanı Şehit Saddam Hüseyin’in Amerika’ya karşı direnişi, bugün daha çok Batı aleyhine gözüken yaşadığımız “Kaos” ortamının meydana çıkmasını sağladı. İBDA Mimarı’nın ifadesiyle Saddam “emperyalist düzenin tekerine çomak” soktu ve şu an Batı dünyası kendi çıkardığı yangını nasıl söndüreceğini ve en az zararla nasıl kurtulacağını bilememenin şaşkınlığı içinde “çöküş süreci”ni yaşamakta.

Aslına bakılırsa bugün özellikle Ortadoğu’da yaşanan, Batı tarafından başlarda “bahar” olarak nitelenen gelişmeler 90’lı yıllarda yaşanmalıydı. Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra neredeyse dünyanın yarısı “nizam”sız kalmış, diğer yarısı da İkinci Dünya Savaşı’ndan beri devam eden rekabet ortamından zayıf düşmüştü. Bu iki durumun Batı Dünyası’nın topyekûn “gerileme” içine girdiğinin ilanıydı.Fakat, farklı bir çok sebebin bir araya gelmesiyle o dönem yaşanması gereken bugünkü mevcut siyasi durum, yaşanmadı. Başka bir ifadeyle zarurî bir takım unsurların bir araya gelememesi veya getirilememesi yüzünden dünyanın yaşadığı bugünkü “kaos”, o dönem ertelenebildi.

Özal’ın yoğun desteğiyle Amerika’nın Irak’a gerçekleştirdiği bu ilk saldırı, devrimin dinamiklerinin harekete geçmesini sağlamış ve İBDA’nın “İhtilâl Hareketi” olarak meydana çıkmasının vesilesi olmuştur. Özellikle 80’den 90’na kadar İBDA Mimarı’nın gerçekleştirdiği “fikrî ikmâl” faaliyetinin keyfiyeti ve seviyesi, aynı seviyeye denk “ihtilâlci bir çıkışı” gerekli kılmaktaydı.

Bu öyle bir çıkış olmalıydı ki, emperyalizme kafa tutacak potansiyeli içinde barındırdığı gibi, ideolojik olarak da sömürgeci Batılı düzenlerin boyunduruğundan kurtulmanın müjdecisi de olmalıydı.

25 Ocak: Sömürgeciye Cevap

25 Ocak 1991’de sömürgeci düşmana ve onun yerli taşeronlarına karşı Beyazıt Meydanı’nda ortaya çıkan Devrim niteliğindeki “İhtilâlci Çıkış”ın bizce mânâsı buydu. İşin garip tarafı, soğuk bir kış günü Beyazıt Meydan’ından dünyaya yayılan bu mânâyı biz, temel olarak kavrayamamıştık. 25 Ocak “devrimci çıkış”ının İBDA tarafından mükemmel bir zamanlamayla emperyalist saldırganlığa karşı aynı çapta yapılmış bir hamle olduğunun az buçuk idraki, bizde, daha sonraki dönemlerde oluştu. Bu idrakin yavaş yavaş oluşmasıyla birlikte 90’lı yılların ifade ettiği mânâ ve bu yıllar içinde “devrim” adına kaçırılan fırsatların neler olduğu üzerine, ancak o zaman düşünmeye başlayabildik. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, 90 yılından –daha geri götürülmesi de mümkün- bugüne, devamlı olarak ertelenen bir “devrim süreci” söz konusu ve o tarihten beri biz böyle bir sürecin içinde yaşamaktayız.

Sömürgeci düşman Kuzey Atlantik Paktı’nın Sovyetler’in dağılmasını fırsat bilerek, doğan boşluktan istifade Irak üzerinden İslâm Coğrafyası’na çullanmasının meydana çıkardığı bir takım gelişmeler olmakla birlikte, diğer taraftan, bu çapta bir saldırının neticesi olarak asıl vuku bulması gereken hadiseler ortaya çıkmamış; veya, “asıl” diyebileceğimiz beklenen neticenin yerine sunî bir takım yeni gelişmeler baş göstermiştir.

Bu saldırıyla meydana çıkan en önemli gelişme İBDA’nın “devrim hareketi” niteliğiyle Emperyalizm’in karşısına dikilmesi oldu. 25 Ocak’ta açığa çıkan bu muhteva İBDA’nın kitle üzerindeki sirayet gücünü gösterdiğinden sömürgeci düşmanı ve onun işbirlikçilerini oldukça tedirgin etti.

25 Ocak “İhtilâlci Çıkış”ıyla anti-emperyalist mücadele bayrağı İBDA’nın şahsında Müslümanların eline geçti. Böylece Marksizm’den boşalan “Batı karşıtlığı” doldurularak anti-emperyalist kitle İslâmî bir ideolojiyle tanıştırılmış oldu. Amerika’nın hevesini kursağında bırakan bu “devrimci çıkış”, düşman tarafından çok daha önce bilinen ve takip edilen, devrimin bağlı olduğu ideolojinin “dünya çapı”ndaki keyfiyetini öne çıkararak, Kuzey Atlantik Paktı’nın önceleri mahcup bir şekilde gevelediği yeni “düşman konsepti”nin netleşmesini sağlamıştır. Kesinlikle, artık, düşmanın rengi “yeşil”, adı da “İslâm”dı.

“İhtilâlci Çıkış”la kendini gösteren Devrimci mücadelenin savaşta “oynadığı rolü” İBDA Mimarı şöyle ifade etmişti:

“Gayet tabiî biz bu hadiseyi, İslâm İnkılâbını besleyici bir bakış içinde ve kendi hareketimize nisbetle değerlendirdik; sanıyorum bunda da büyük bir başarı elde ettik… Türkiye’nin savaşa girme hevesini, daha doğrusu Turgut Özal’ın savaşa girme hevesini, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” hesabına getirerek biz engelledik… Bildiğiniz gibi özellikle Dev-Sol’un başarılı ferdî eylemleri vardı; ama bu eylemler o savaş ortamında sansasyon etkisini yeterince yapmıyor, devlet tarafından kendilerini engelleyici olarak görülmüyordu… İBDA-C’nin meşhur Cuma namazı sonrası gösterisi ve Batman olayları, bir ânda tansiyonu yükseltti; “panik operasyonu” oldu ve sebebi de benim halk ayaklanması safhasına geçtiğim korkusuydu… Kısaca ifade etmem gerekirse, İBDA-C, solun kendi kendinden ibaret kalabilecek ferdî terörünü mânâlı kılan bir yerde kitle iradesini izhar edici bir eylem ortaya koymuştur… Biraz aşırı bir değerlendirme olarak görülebilir ama, söylemem gerekiyor; Bizim tavrımızın vadettiği gelişmeler, Körfez savaşından daha derin ve kapsamlı neticeler doğuracak mahiyettedir!…”(Adımlar, sh.83)

İhtilâl Hareketi’nin “kitle iradesini izhar edici” bir güce sahip olduğu Körfez Kriziyle ortaya çıkan en önemli gelişmeydi. Fakat, üretmesi gereken buna bağlı krizler de vardı. Bu krizlerin neler olabileceğini İBDA Mimarı’nın bizzat Özal’ın emriyle gerçekleştirilen “panik operasyonu”nun gerekçelerinde arayıp bulabiliriz.

Kumandan, “halk ayaklanması safhasına” geçtiği korkusuyla gözaltına alındı ve daha sonra beraberindeki beş gönüldaşla birlikte tutuklandı.Bu satırların yazarı da, o gün olup bitenlerin mânâsını anlamaktan uzak, tutuklananlar arasındaydı.

Halk Ayaklanması, Sistem Krizi = Devrim Krizi

“Halk ayaklanması safhasına” geçildiği korkusu ve uluslararası güçlerde oluşan panik, Emperyalist saldırının üretmesi gereken Krizin “sosyal” yönünü göstermekteydi. “Halk ayaklanması” korkusu, böyle bir durumun varlığına veya olması gerektiğine işaretti. Saldırının çapı buna müsait olduğu gibi, saldırıya karşılık verebilmek de ancak, “halk ayaklanması” seviyesinde mümkün olabilirdi. 25 Ocak “İhtilâlci Çıkışı”nı biz bu mânâda okuyoruz. Yani 90’lı yılların başından itibaren iç ve dış bütün şartlar “İslâm Devrimi” için gayet müsaitti. Amerika’nın Irak saldırısı bu devrimi patlatacak çaptaydı. 25 çıkışının “devrim krizi” mânâsını hemencecik kavrayanlar, panik hâlinde Kumandan’ı tutukladılar. Ülkenin savaşa girmesini engelleyebilen bir gücün çıkışı, başka bir mânâya gelemezdi. O günlerde “Kumandan ne yaptı ki, Onun bir suçu yok, niçin tutukladılar?” diye düşünenler başta olmak üzere maalesef hepimiz bu mânâya çok uzaktık.

Yukarıda bahsettiğimiz “sosyal kriz”in haricinde, bu savaşın ortaya çıkarması gereken diğer bir kriz de “sistem krizi”ydi.

İBDA Mimarı, Özal’ın şahsında meseleyi değerlendirirken “mevki ve yetki” belirsizliği içinde Başkanlık Sistemi’ndeki bir Devlet Başkanı gibi hareket ettiğini ve bunun da “kaidesi olmayan bir heykel gibi problemleri beraberinde getireceğini söyledikten sonra şu tesbiti yapmıştı:

“Körfez krizi, Türkiye’deki sistem krizini de ortaya getirecektir… Açıkça söylemek gerekirse, yetki kargaşası ve boşluğunun huzursuzluğu içinde, İhtilâlci hareketler açısından müsait bir zemin doğacaktır!..”(Adımlar, sh.56)

Mesele, hem “Başkanlık Sistemi”, hem de o günün şartlarının bilinmesi açısından “Başyücelik Devleti” ve “Adımlar” kitabından daha etraflıca takip edilebilir.

Kumandanlığın tutuklanma gerekçesiyle kendini gösteren “sosyal kriz” ve Özal’ın şahsında ortaya çıkan “sistem krizi” o dönemki politik durumun devrim için gerekli iç ve dış şartları içinde barındırdığını gösterdiği halde, “olması gereken” bu netice niçin hasıl olmamıştır? Diğer bir soru da hasıl “olması gereken” bu neticeye nisbetle ortaya çıkan gelişmeler neler olmuş ve hadiseler nasıl bir seyir takip etmiştir?

Allah’ın takdiri ne ise öyle olmuştur. Bu hakikati başa alarak meselenin “teknik” kısmına ait bazı tesbitleri yapabiliriz:

1-Yukarıda, Körfez Krizi’nin barındırdığı mânâya uzak kaldığımızı söylerken, kastımız bir idraksizliği vurgulamak değildi. “İhtilâl Hareketi”nin kadrolarının çok genç, bundan dolayı da tecrübesiz ve yetersiz olduğunu –o dönem için- ifade etmek istedik. “Hâsıl olması gereken” neticenin elde edilememesindeki sebepleri sıralarken “kadroların” bu durumunu başa almamız bize şunu da göstermektedir; Şartların müsait olması, şartları lehe çevirecek imkânlardan mahrum olunduğu noktada neticeyi elde edebilmek için tek başına yeterli olamamaktadır. “Şartlar” ve “imkânlar” arasındaki bu yakın ilgi ve bunların “hedef”le bağlantısı İBDA Kumandanlığının bugüne kadar yaşadığı sıkıntıyı ve “hayal kırıklığını” anlamamızı sağlayabilir.

Bir şiirinde ifade ettiği üzere “hayallerin imkâna yenik düştüğü” bu durum, belki de bizim devrimimizi diğer devrimlerden ayıran trajik diyebileceğimiz bir özelliktir.

2-“Bölgeye yapılmış saldırı, Türkiye’ye yapılmış sayılır” diyerek mevcut durumu doğru tesbit edebilen düzen içindeki bir takım unsurların, bu tesbitlerine mutabık doğru siyasî ve askerî tavrı alabilecek cesaretten ve kararlılıktan yoksun olmaları. O gün Amerika ve NATO’ya istedikleri halde kafa tutamayanlar, o günden bugüne yaşanan süreçte kafa tutamadıkları güç odaklarının “oluruyla” tasfiye edildiler.

Sayılabilecek daha başka sebeplerden dolayı “Körfez Krizi”nin barındırdığı toplumda ve devlette ortaya çıkması gereken krizin, bir “devrim krizi”ne dönüşerek düzen değişiminin gerçekleşmemesi potansiyel halinde mevcut olan “kriz”in bittiği anlamını taşımıyordu.

99 “Devrim Süreci” ve o süreç içinde yaşadığımız bugün, “Başkanlık Sistemi” tartışmalarıyla açığa çıkan rejimdeki yetki krizi aslında bahsettiğimiz o dönem ortaya çıkması gereken krizlerdi. Haliyle o dönem ile bu dönem arasında aktörlerin değişmesinin haricinde hem uluslararası ilişkiler hem de ülke içi şartlar bakımından emelde pek bir değişiklik söz konusu değil. O dönemin “siyasi durumu” ile bu döneme ait “siyasî durum” arasında temelde pek bir farkın olmaması “Körfez Savaşı”nın ortaya çıkardığı toplumda ve sistemdeki “kriz”in bugün, daha da derinleşerek devam ettiğine işarettir. Üstelik “dünya çapında” bir hüviyet kazanmış olarak.

Ortaya çıkan “devrim krizi”nin varlığına delâlet eden hadiseler Körfez Krizi’nin hemen akabinde peşi sıra yaşanmaya başladı.

Eski siyasilere çıkarılan afla birlikte seçimler yapılmış ve parlamentoda sandalye sayısı değişmişti. Bu değişiklik meclis içinde Özal’a karşı muhalefeti de güçlendirdi. Diğer taraftan ise, siyasette, bürokraside ve medyada yeni yüzlerle birlikte “Liberaller” Özal’ın etrafında toplanmaya başladı. Bütün bunlar yaşanırken düzen içindeki bazı güç odakları tarafından Türk-Kürt çatışmasının da körüklenmeye çalışıldığına şahit oluyoruz.

Sunî Çatışma ve “Tüm İktidar İBDA’ya”

Temel çelişki, halkla ve halkın “iradesini izhar eden” devrimci güçle, halkın aleyhine emperyalist politikaları uygulayan ve uygulanmasına nezaret edenlerin arasındaydı. “Devrim Krizi” de bu iki gücün çatışmasını içermekteydi. Yoğunluğu belirsiz, fakat, ortaya çıkması gereken bu çatışmanın ne şekilde cereyan edeceği çok da bilinmiyordu. Düzen tarafından absorbe edilmesi gereken bu çatışma ortamı ve bu ortamın hazırlayıcısı “devrimci kriz”, bir şekilde mecrasından çıkarılarak etkisizleştirilmeliydi.

Türk-Kürt çatışmasının körüklenmesi muhtemeldir ki, bu hedefe yönelikti. Aynı anda Liberallerle, siyasî, askerî ve adlî bürokrasiyi elinde tutan Kemalistler arasında 1. 2. Cumhuriyet kavgası başladı. Her iki gerilimin muhtevası da “temel çelişki”den uzaktı.

Amerika’nın Irak saldırısıyla ortaya çıkan “devrimci kriz” sunî gerilim ve çatışmalarla önlenmeye çalışılırken, “İhtilâl Hareketi” de “Kriz”inmânâsına uygun olarak “Tüm İktidar İBDA’ya” prensibi çerçevesinde “Şeriat İçin Silahlı Mücadele” sloganıyla harekete geçti. 25 Ocak prestijinin heba edilmediğini gösteren, ayrıca o dönemin gerçek siyasî durumunun tek cümleyle işaretlenmesi mânâsına da “Tüm İktidar İBDA’ya” prensibi çok önemlidir. Çünkü bu prensip o dönemin ruhunu ve mücadelenin muhtevasını içinde barındırmaktadır.

İlk yapılması gereken “Cuma namazı kılan Cumhurbaşkanı” makyajıyla kitleyi aptallaştırmak için pazarlanan Özal’ın İslâm’a hizmet değil de, emperyalist politikalar doğrultusunda O’nun istismarına yönelik hareket ettiğini kitlelerin algısına oturtmaktı. Başarı sağlandı, kitleler “aptallaştırma”, “ehlileştirme” ve “düzene uydurma” operasyonundan büyük çapta korundu.

Birinciye bağlı olarak ikinci yapılması gereken ise, Türk-Kürt çatışması tezgahıyla devrimci krizin önüne geçerek batıcı düzeni korumak isteyenlerin oyununu bozmaktı. Bozuldu. Müslüman kitleyi düzenin yedeğine koyarak egemen güçler tarafından Kürtlere karşı kullanma plânı, İBDA’nın İslâmcı camia üzerindeki etkisiyle işlemez hale getirildi ve böylece devrimci potansiyel muhafaza edilmiş oldu.

Cepheler Zamanı

“Kendinden zuhur diyalektiği”nin gereği olarak şahsiyet vadeden çıkışların görüldüğü tarih de “Körfez Krizi”nin hemen öncesi ve sonrası olarak 90-91’dir. İBDA Mimarı’nın “Ben Kimim?” sorusuna kendini muhatap görenler, cevaben “Ben buyum” diyebilmek ve İBDA’nın mizaç hususiyetlerinde görülebilmesi için tüm gayretleriyle faaliyet içine girdiler. Kumandanlığın işkenceli gözaltında tutulması ve akabinde de tutuklanması bu faaliyetlerin hızının artmasına sebep oldu.

“Bütün İktidar İBDA’ya” sözü, slogandan ziyade o dönemin ruhunu, yaşanan gerçekliği ve mücadelenin hedefini tek cümleyle ifade eden prensip niteliğindeydi. Bu cümleyi “şiar” edinen cepheler yaşanan krize uygun, iktidar hedefli devrimci mücadeleyi yaygınlaştırmaya başladılar. Geliştirilmeye çalışılan politik dil ve taktikler de bu cümleyle ifade edilen niyete göreydi.

“Öfke”nin ve “intikam” duygusunun motive ettiği mücadelede, kullanılan “taarruz dili” ve bu dile uygun geliştirilen taktikler oldukça cezbediciydi.

“Cephe Stratejisi”ninprototip halinde uygulamaya geçişi, emperyalizme karşı dünya çapında gelişmeye başlayan direniş konseptinin o günlerden anlaşılmasına da yol açmıştı. Emperyalist düşmana karşı direniş, düşman kuvvetlerinin bizzat topyekûn saldırılarından tutun da, işbirlikçiler eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı saldırılara kadar “muhitten merkeze doğru” bir gelişim izleyerek yapılacaktı. Bu ise, şimdiye kadar Batı’nın alışageldiği “merkezî” sistemden farklıydı. Düşmanın doğrudan veya dolaylı olarak saldırdığı her bir nokta “merkezî irade”nin teşekkülünü gözler ve “merkeze” doğru akış mantığı içinde, direnişin merkezi hüviyetine sahip olarak bir “cephe” niteliğinde direnecekti. Kalbî bağın haricinde “ortak düşman”a karşı herhangi bir ilişkinin olması, direniş için gerekli değildi. Direniş “cephe cephe” devam ederken hedef daima “merkezin” teşekkülü olacaktı.

Amerikan sömürgeciliğinin bölgemizdeki faaliyetlerini değerlendirirken Batı ile İslâm Coğrafyası başta olmak üzere Batı dışındaki dünya arasında cereyan eden tek bir savaştan bahsediyoruz. Ülke ülke devam eden çatışmalar bu tek savaşa ait muharebelerdir. Sömürgeci düşmana karşı “cephe cephe” verilen direniş, bu tek savaş anlayışı içinde değerlendirilmeli. “”Cephe Stratejisi”nin bugün Batı saldırganlığına karşı dünya çapında uygulanışını seyrederken, değerlendirmemiz Irak Cephesi, Suriye Cephesi, Libya Cephesi, Afganistan Cephesi, Filistin Cephesi, Mısır Cephesi, Venezüella Cephesi vesaire şeklindedir. Cephenin tarafının neresi olduğu ise, “düşman kutbunun” tesbitiyle anlaşılabilir. Direniş Cephesi’nin merkezinde Türkiye’nin olduğu ise kesin.

Dünya çapında ortaya çıkan bu görüntünün bugünkü varlığı, o dönem uygulanmaya başlanan “prototip” de potansiyel olarak mevcuttur.

Cephelerin siyasî ve askerî alanda mücadeleyi tırmandırmaları, İBDA Mimarı’nın tutuklanmasıyla düzen yararına umulan fayda hesabını alt-üst etmiş, bilakis bu tutuklama daha önce de ifade ettiğimiz gibi mücadeleyi azdırıcı bir rol oynamıştır. Haliyle Emperyalizmin, Özal’ın çok istemesine rağmen savaşa girmesini “engelleme gücüne” mâlik İBDA üzerindeki hesabı, yeni plânlarla ciddiyeti artarak devam etmiştir.

İBDA’nın merkezinde olduğu “devrimci kriz”, 1. Ve 2. Cumhuriyetçiler, yani Kemalistlerle, Laik-Batıcı Liberaller arasındaki sunî çatışmayla perdelenmek ve etkisi azaltılmak istendi.Fakat, cepheler “Ne Birinci Cumhuriyet Ne İkinci Cumhuriyet! Tüm İktidar İBDA’ya” şiarı çerçevesinde devrimci savaşı yükselterek bu “perdeleme” gayretine engel oldu. Temel çatışmanın İslâm Devrimi’yle Hristiyan-Yahudi Batıcı hayat tarzını insanımıza dikte eden Amerikan tipi politikacıların yürüttüğü düzen arasında olduğu gerçeği, cephelerin cesur, fedakâr ve kararlı legal-illegal faaliyetleri sebebiyle gizlenemedi. Yürütülen siyasi mücadele sayesinde “Körfez Krizi”yle ortaya çıkan “devrimci durum” varlığını hep muhafaza etti.

O dönem irili ufaklı bir çok cephenin ortaya çıkması önceden var olan bölgelere yeni bölgelerin eklenmesine ve böylece, 40’dan fazla şehirde yüksek katılımlarla sağlanan örgütlenmelerin gerçekleştirilmesini sağladı. İBDA adına gerçekleştirilen bu legal-illegal örgütlenme dahi o dönemin siyasi atmosferini anlamamıza yeter. Kadroların genç ve tecrübesiz olmalarından dolayı –tabi tek sebep bu değil- iktidar ele geçirilememiş ama, daha sonra siyasî ve askerî alanda o mânâya mutabık mücadele hızlı bir şekilde geliştirilebilmişti.

Düzene karşı İBDA merkezli geliştirilen bu İslâmcı Mücadele’nin arkasında mahcup ve sinsi bir şekilde Kemalistlere karşı mevzi tutmaya çalışan liberallerin de olduğunu görüyoruz. Liberallerin “ılımlılar”ın lokomotifliğine soyunmaları da yine aynı döneme rastlamaktadır.

Baş düşman Haçlı Emperyalizmine ve onun taşeronu işbirlikçi iktidarlara karşı yürütülen bu mücadele de “kitlelerin iradesini izhar” edici bir konumda İBDA’nın, yol açıcı “tank” keyfiyetine sahip olduğunu dikkatimizden kaçırmayalım. İktidarın el değiştirdiği bugün, kim ne yaparak bulunduğu konuma geldiyse, bu “tank”ın açtığı yoldan geldi. Ne “ılımlılar” ne de onların sırtına binmiş tabansız liberaller hiçbir zaman gerçek bir muhalif duruş sergilememişlerdir. Onlar, “araz” olarak düzenin gerçek sahibi uluslararası güçler tarafından iktidar yolunu açan bu “tank” keyfiyeti yerine tercih edilenlerdir. Değerleri ve etkileri bu yol açıcı “tank” keyfiyetine nisbetle belirlenir.

Devrimci mücadele “cephe savaşı” şeklinde gelişirken, “ılımlılar” da liberallerle sarmaş-dolaş sinsice arkadan ilerlemelerini sürdürdüler. Bütün riskleri “önden gidenin” üstlendiği bu yürüyüşte, arkadan gelen fırsatçı Amerikan tipi politikacının hangi tertipler ve ne tür anlaşmalarla iktidara taşındığı bugün tüm açıklığıyla biliniyor.

Ülkenin doğusunu ve batısını içine alacak şekilde mevcut siyasî durumun istediği şartlarda yürütülen bu devrimci savaşta birçok fedakâr gönüldaş kendi cephe faaliyetiyle yer aldı. O döneme ait olmak üzere bu husus muhakkak ki, kapsamı daha geniş tutulacak çalışmalarla etraflıca işlenecektir. Kaba hatlarıyla anlatma gayreti içinde bulunduğumuz o dönemin şartlarına dair bu değerlendirmemizde, bizce “lokomotif” görevi ifa etmiş, iki cepheden kısaca bahsetmek istiyoruz.

Bunlar Taraf Cephesi ve Kıvam Hukuk Bürosu…

Kıvam Hukuk ve Taraf

Yanlış anlamanın ve anlaşılmanın önünü kesmek için bir hatırlatma yapmakta fayda var…

“Takdir” de, “eleştiri” de bir seviye işidir. “Takdir” edenin seviyesi takdir edilenle aynı değilse, “takdir etmek” en hafif tabirle boş sözden yalakalığa kadar uzanan bir çizgide değerlendirilebilir. Bu seviye, eleştiri için de geçerli olsa gerek. Takdirde de, eleştiride de ilk olması gereken “denklik”dir. İdeolojik, siyasî, insanî, ekonomik yani, maddi-manevi “denk”lik. “Söz muhatabadır” hikmeti mucibince her iki durum da yani, “takdir” ve “eleştiri”, muhatablar arasında cereyan edebilir. Burada dengesiz “denksizlere” veya normal olmayan yollardan “denklik” kurmaya çalışanlara yer yok.

Bu hatırlatmaya bağlı olarak, söyleyeceklerimize girizgâh niteliğinde başka bir hatırlatma da şu:

Görüyoruz ki, bir topluluk umumî olarak, dıştan bakanları o topluluk içinde oluşmuş kurum veya şahıs plânındaki “imaj”larla etkilemektedir. Bu “imaj”larmüsbet olabileceği gibi, menfi de olabilir. Menfi imajlar düzeltilmeye, tadil edilmeye çalışılırken, topluluğun değerlerinin başka topluluklara taşıyıcısı ve aynası niteliğindeki müsbet “imajlar” parlatılır ve onların etrafında bir cazibe alanı, çekim merkezi oluşturulur. Bahsettiğimiz bu “imajlar” hemen ortaya çıkmazlar; onların oluşumu için bazen hayal edilenden çok daha fazla süre geçmesi gerekebilir. Onlar yaşanan bir sürecin neticeleri olmaları özellikleriyle de değerlidir.

Toplulukların düşmanları, o toplulukları güçsüzleştirerek dağıtmak, etkisiz kılmak ve iktidarsızlaştırmak için topluluklar adına elde edilen kazanımların ve birikimlerin de sembolü olan bu “imajlar” üzerinden saldırıya geçerler. Hedef bu “imajların” menfi bir görünüm içine sokarak, o ana kadar topluluk adına devşirilen bütün doğru, güzel adına ne varsa bir anda unutturmak ve değersizleştirmektir. Bu da dışa karşı topluluğun aynası olan ve farklı kesimlerle topluluk adına bağlantıyı sağlayan müsbet “imajlar”ın değersizleştirilmesiyle mümkün olabilir. Düşmanın burada güttüğü gaye güçlü olan topluluğun çekirdeğine zarar vererek onu dağıtmak, yok etmektir.

Düşman gerçekleştirdiği bu saldırıda en yakın müttefiki olarak kendisine, o topluluk içinde “imajlarla” problemi olan gafilleri bulur. O güne kadar, kendilerini hep “geride” kalmış hisseden gafiller, yakaladıkları ilk fırsatta hak suretinde gözükme gayretiyle bu “imajlara” karşı saldırıya geçerler. Düşmanı da şaşırtabilecek bu saldırılar, çoğu zaman ona pek iş bırakmayacak nitelikte olabilir. Dışarıda pek varlık gösteremeyen horozun kümese dönmesi gibi, bu gafiller de düşman bulamadıklarından ve ilgilenmeye değer iş yapmadıklarından olsa gerek, düşmana karşı duyulması gereken öfke duygusuyla bu imajlara ve onların işlerine yönelirler. Bir müddet sonra bu imajların işleriyle alakalı tasarruf hakkını kendi nefslerinde görmeye başlarlar. Bu gafiller ilk başlarda bu imajlara saldırmanın onların mensup olduğu topluluğa saldırmak mânâsına geldiğini anlamayabilirler. Fakat, daha sonra bu hakikati anladıklarında artık, dönüşü olmayan bir yola girdiklerini düşündüklerinden midir nedir bilinmez, düşmana müttefikliğe devam ederler. Bu nokta gaflet ve dalaletin ihanete evrildiği sınırdır. Bu sınırı aşanlar, bu imajlar üzerinden yapılan saldırılar karşısında ya “dilsiz şeytan” olurlar ve yahut dilleri şeytanlaşmış tıslayan…

Topluluğun sıhhatinin devam etmesini isteyen herkes bu imajlara yapılan saldırının sebebine müdrik olarak kesinlikle karşı durmalıdır. Bunu yaparken olağanüstü şartlar ve gizli plânlar söz konusu olmadıktan sonra saldırıya uğrayanın “olurunu” gözlemek şart değildir. Çünkü, topluluğun içine kalbiyle, eliyle, diliyle, zihniyle sızmış yaptığı işin şuurunda olan veya olmayan bir ihanet çizgisi sözkonusudur. Güçlü topluluklarda her fert, diğer fertlerin “elinden, dilinden, belinden” emindir. Düşmanın gönüllü müttefiki gibi mensup olduğunu iddia ettiği kendi topluluğunun müsbet “imajlar”ına aleni bir şekilde saldıran bir kişi, bu haliyle, “elinden, dilinden” diğer fertlerin emin olamayacağını zaten kendisi ortaya koymuş olur.

Her toplulukta yaptıkları işlerle öne çıkmış kurumlar, gruplar ve şahıslar mevcuttur. “Eleştiri” kılıfı altında, öne çıkmış bu kurumlara, gruplara ve şahıslara her türlü saldırı topluluğa yapılmış kabul edilip ona göre refleks gösterilmesi o topluluğun sıhhat alametlerindendir. Bundan dolayı her topluluk için geçerli olan şu ilkelere bağlılık şarttır:

Herkes kendi işine bakmalı.

İçeriğini tam olarak bilmediği ve başına, sonuna hakim olmadığı kendisini ilgilendirmeyen mevzularda “eline, diline” sahip olmak…

Muhatap olmadığı, yine kendisini ilgilendirmeyen, çözemeyeceği ve kaldıramayacağı problemlerin altına girmemeli…

Dedikodunun zevkine “tav” olarak düşmanın işini kolaylaştıracak ve ona hizmet edecek şekilde topluluğun menfaatine aykırı hiçbir meseleyi aleniyete dökmemek… Çünkü bu düşmana içeriden bilgi sızdırmak mânâsına gelir.

Saydığımız bu davranış ilkelerine aykırı olarak topluluk içindeki bir zümre veya şahıs, geçmişiyle ve mevcut haliyle altı dolu “imajlar”a “hak suretinde” saldırmayı sürdürdüğünde, saldırının ağırlığına denk ciddiyette göreceği refleks karşısında öne süreceği “yanlış anlama-anlaşılma” mazereti için çoğu zaman geç kalmış olur. Haliyle topluluklar içinde ortaya çıkabilecek böylesi durumlarda “nerede duracağını bilmek” de en önemli ilkelerdendir. Haddi bir kere aştıktan sonra, “nerede duracağını bilmeyerek” haddi ikinci kez aşmanın işleri daha karmaşık veya zor çözülür hale getireceği yaşanan tecrübelerle sabit. Haliyle herkes nerede duracağını bilmeli.

Hiçbir toplulukta, o topluluğa mensup ve mensup olduğu topluluğun menfaati için gayret gösteren aklı başında, iyi niyetli hiç kimse işlerin “dönülmez bir yola” girerek “son pişmanlık” noktasına gelmesini arzu etmez; etmemelidir. Aksi davranış, mensubiyet iddia edilen topluluğun bilerek ve isteyerek zararına çalışmak mânâsına gelir.

Aynı hedefler ve aynı idealler çerçevesinde bir araya gelmiş birbirlerine “dost”, hedefleri ve idealleri zıt olanlara da düşman olan fertlerden oluşan topluluklar ancak, güçlü teşkilatlar meydana getirebilirler.

Bu “sosyal” ve “psikolojik” mesele hakkında ortak refleks göstermek, topluluğun sağlık alameti sayılmalı.

Bu konuya bir daha dönememek ümidiyle, ilk defaya mahsus olarak –inşallah son olur- söyleyeceğimiz bu kadar.

Bu hatırlatma ve girizgahtan sonra, iki cephe hakkında söyleyeceklerimize geçebiliriz…

“Taraf Dergisi”nin önemi o dönemin şartlarına uygun olarak mücadelede tuttuğu mevzilerle birlikte, çıkışındaki zorluklarda da gizlidir. İBDA Mimarı’nın tutuklanmasının (1991) ardından bir panik havası oluşurken, hain ve münafık soyu da “bittiler” diyerek zil takıp oynamaktaydı. “Zorluk” kelimesiyle kastettiğimiz bu durum, yani hain ve münafık tayfanın sevinci “Taraf”ın çıkışıyla kursaklarında kaldı.

Dini içten ve dıştan yıkmaya yeltenenlere karşı her iki cephede “Taraf”ın tuttuğu mevziler aşılmak bir yana düşmana taarruza siperler konumuna gelmiştir. Dönemin “ihtilal durumu” arz eden şartları gereği “Taraf”ın kullandığı saldırı-taarruz dili Kumandanlığın tutuklanmasını fırsat bilerek köpek balığı gibi yaradan saldırmak isteyen düşmanı fazla ilerleyemeden olduğu yere mıhlamıştı.

“Taraf”ın İBDA adına kullandığı bu cesaret kokan taarruz dili sadece Müslüman camianın değil, İslâm dışı bazı antiemperyalist unsurların da oldukça dikkatini çekmişti. Hatta, bu dilin onları İBDA’nın çekim alanına soktuğunu söylemek –onlar inkâr etse de- abartı sayılmaz. Daha sonra bu dilin onlar tarafından taklit edilmeye çalışıldığına dair epey misâl mevcut.

Taraf’ın bu pervasız taarruz dilinin önemi altının “boş” olmamasından ileri geliyordu. Çok geçmeden dost-düşman herkesin anlayacağı bu durum onu o dönemdeki siyasetin ciddi bir aktörü konumuna getirdi. Televizyon ekranlarında mevzu denk geldiği halde kimi onu göstermeye cesaret edemezken, kimi milletvekilleri de gelen tehlikeye işaret etmek için meclis kürsüsünde elinde sallıyordu.

Diyelim ki, herhangi bir düşman unsur hakkında Taraf’ta bir haber veya eleştiri yayınlandı. Yayınlandıktan sonra bilinirdi ki, bu laf olsun cinsi yazılan bir yazı değil; ve, bahsi geçen o düşman unsurun akıbetinin ne olacağını hep beraber herkes beklerdi. Bu militan karakteriyle “Taraf Dergisi”nin, yasadışı bir örgütün çıkardığı bültenle arasında incecik bir çizgi vardı. Bu karakterinden dolayı süreç içinde sahibi ve yazı işleri müdürlerinden genel yayın yönetmenlerine, temsilciliklerinden abonelerine kadar bir çok kişi tutuklanmış ve hüküm giymiştir. Onu susturabilmek için yapılan operasyonlar, aslında o zaman düzenin elindeki tek çareydi.

Örgütlenme faaliyetinde yayın organının icra etmesi gereken fonksiyonu o dönem pervasızca yerine getirmiş bulunan Taraf, yurt sathında yoğun katılımla gerçekleşen örgütlenmeye çok büyük katkı sağlamıştır. Mensuplarının işkence, cezaevi tehditlerini ve ölüm korkusunu hiçe sayan fedakâr duruşları kitle üzerinde yüksek seviyeli motivasyon sağlamaktaydı. Askerî faaliyete yol veren dili ve askerî faaliyetin getirdiği prestij ve güç imajını cesur duruşuyla kullanabilme kabiliyeti bizce Taraf’ın en önemli özelliklerindendi. Onun bu özelliği mücadelede cezaevi cephesinin kuvvetlenmesine de yol açmıştı. O günlerde açılan bu cephenin 99’a gelindiğinde nasıl bir misyon icra ettiği zaten bilinen gerçeklerden.

Burada uzun uzun anlatmaktansa işin ruhunu vermeye çalıştığımızı ifade edelim. Teferruatıyla o dönemin öğrenilmesi şart. Bütün cesur cephe faaliyetleriyle birlikte “Taraf Cephesi”nindeyaptıkları ve sebep olduklarıyla birlikte bilinmesi bugünlere nasıl ve hangi şartlardan gelindiğini öğrenmek açısından önemli. Fakat, şuan biz teferruatıyla ele almadığımız için bu meseleyi, işin ruhu üzerinde duracağız.

İBDA adına devrim mücadelesine katılan bütün cephelere şamil olarak, “Taraf Cephesi”nin bizce üç sermayesi vardı:

Samimiyet, fedakârlık ve cesaret…

Samimiyet olmadan verim elde edilemez. Cesaret eksikliğinde harekete geçilemez; fedakârlığın olmadığı yerde ise, birlik beraberlik sağlanamaz. Taraf Cephesi bu hasletlerden pay sahibi olarak, kendi gücü nisbetinde yukarıda saydığımız tüm hususlarda netice elde etmiştir. Taraf’ın sermayesi olan birbirine bağlı bu üç haslet onu yükselen devrimci mücadelenin “önde yürüyenler”inden birisi yapmıştır. “Yapılması gereken”in kavratılması ve benimsetilmesi noktasında “Taraf Cephesi”nin kendini ifade şekli olarak ortaya koyduğu mücadele, kesinlikle tahlil edilmeye değerdir.

Taraf’ın sesi gürleştikçe devrimci savaş yükseliyor, devrimci savaş yükseldikçe Taraf’ın sesi daha da gür çıkıyordu. Taraf’ın diğer cephelerden bir adım önde gözükmesini sağlayan bu durum işkenceli gözaltıların arkasından da cezaevine girişlerin yoğunlaşmasını da beraberinde getirdi. İşte bu süreçte Taraf ile birlikte “Kıvam Hukuk Bürosu”nun da öne çıktığına şahit oluyoruz.

Bizim hem şahsi hem de mücadele hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan ve karakterimizin şekillenmesinde başlıca etkiye sahip bu iki cepheden biri örgütlenmenin ve militan faaliyetlerin ortaya çıkmasında lokomotif rol oynarken, diğeri de faaliyetleri yüzünden işkenceli sorgulardan sonra cezaevine giren gönüldaşlara “moral” ve “motivasyon” unsuru olarak “lokomotif” rol oynamıştır.

Yaz kış demeden yapılan cezaevi ziyaretleri, içeridekilerin yakınlarıyla ilgilenme, yürütülen mahkeme süreçleri ve bunlarla alakalı daha bir çok maddi-manevi görevi üstlenmiş olarak “Kıvam Hukuk Bürosu” kurulduğu günden itibaren cezaevindeki insanların en önemli “moral” ve “motivasyon” kaynağı oldu.

“Kıvam Hukuk Bürosu”nun üstlendiği dava sayısını şuan kaç kişi biliyor acaba? Eminim Büronun kendisi dahi bu konuda net bir bilgiye sahip değildir. 10 yıllarla ifade edilebilecek bu emeğin değeri maddi alet ölçüleriyle tesbit edilemez.

Taraf Cephesi’nin sermayesi olan Samimiyet, fedakârlık ve cesaret aynısıyla bu büronun da tek sermayesiydi.

Bahsettiğimiz dönemde iki faaliyet elde ateş tutmak gibiydi; Birisi devrimci bir yayın organı çıkarmak, diğeri de işkence ve katliamlara sessiz kalarak ortak olan DGM’lerde devrimcilerin hukukunu vekil sıfatıyla savunmak. Yani onların avukatlığını yapmak. İbdacılar şanslıydılar ki, mücadele için yapılması gereken her iki faaliyeti de samimiyet, fedakârlık ve cesaret içinde yürüten cephelere sahiptiler.

Bizce “hareket doğuran” cephe özelliğine sahip bu iki cephe, bugün kendisinden çıkmış veya oluşumuna sebep olmuş bir çok faaliyetle hâlâ mücadele içinde “önde yürüyen”ler safında yer almaktadır.

Baran, Aylık gibi oluşumlar Taraf Cephesi’nin bugüne yansıyan çizgisini devam ettirirken, yıllardan beri Kumandan’ınvekaletini hem hukuk, hem de siyaset sahnesinde fedakârca yürüten avukatlar ya Kıvam Hukuk Bürosu’ndan yetişmiş, ya da bu Büronun tecrübe birikimini kullanarak kendilerini yetiştirmiş insanlar olarak aynı ruhla görevlerine devam etmekteler.

O döneme ait mevcut durumu gerçeğe en yakın şekilde tesbit edebilmek gayesiyle yapmaya çalıştığımız bu değerlendirmenin “takdir etmek”le uzaktan yakından bir alakası yoktur. Girişte izahını yaptığımız üzere, bu iki cepheyi çepeçevre “takdir” niyetiyle değerlendirmek zaten bizim haddimiz değildir. Ayrıca ne bizim açımızdan ne de bu iki “cephe”nin merkezî şahsiyetleri açısından böyle bir şeye ihtiyaç da yoktur. Dava adına yürütülen bu faaliyetleri takdir edecek makam bellidir. Bu “takdir makamı” her iki cephenin ve bütün cephelerin faaliyetlerini değerlendirmiş ve değerlendirmeye de devam etmektedir.

Bizim yapmaya çalıştığımız sadece, bir dönemi anlatırken o dönemde öne çıkmış faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sahiplerini muhteva ve karakterleriyle birlikte ele alarak, bugünlere nasıl gelindiğine dair kırıntı keyfiyetinde de olsa ilgilisine bilgi aktarmak.

Bu cümleden olarak;

Bazı insanlar doğrudan “yapıcı”dır. Bazı insanlar da vardır ki, hem “yapıcı”dırlar hem de “yapıcılığı” ilham eden bir noktada dururlar.

“Taraf” ve “Kıvam Hukuk Bürosu”nun merkezi şahsiyetleri Sayın Kazım (ağabey) Albayrak ve Sayın Hasan (ağabey) Ölçer’den bahsediyoruz.

Hepimizin bildiği üzere bir mücadelede şahıslardan ziyade davanın kendisi önemlidir. Mücadelesi verilen dava öğrenildikten sonra dönüp, tanımak maksadıyla bu mücadeleyi yürüten şahıslara bakılır. Şahısları önemli kılan husus mücadelenin insan üzerinden yürümesi olsa gerek. Neticede bir inanç, bir fikir, bir dâvâ şahıslarda tecelli eder. Şahıslar da mensup oldukları mânâyı taşıyabilme ve temsil edebilmelerine nisbetle değerlenir, önem kazanır ve yüceleşirler…

“Olunması gereken”e dair değerlendirmeler, tarifler ve tahlillerin “imajlar” üzerinden yapılabilmesine binaen söyleyebiliriz ki, “imaj” ifade edilmek istenenin bir nevi sureti mesabesinde olarak bizi mânâya yaklaştırır.

“Prestij” ve “nüfuz” kuvvetini üzerinde toplayan “imaj”, bir grubun yayılmasındaki doğrudan etkisiyle birlikte grubun mensup olduğu fikrin kitlelere sirayetinde de başlıca amil olarak kaşımıza çıkmakta. Fikrin sirayetini ve kitleler üzerinde otorite kurulmasını sağlayan davanın “mihrak şahsiyeti”nde toplu “prestij” ve “nüfuz” kuvveti, “olunması gereken”i hatırlatan bu “imajlar” üzerinde tecelli etmektedir. Haliyle topluluk adına dışla bağlantı da yine bu “imajlar” üzerinden kurulmaktadır.

Davalar şahıslarla kaim değildir, bu doğru. Ama, davaların şahıslarda “tecelli” ettiği, mücadelenin de bu şahıslar eliyle verildiği de doğru. Şahıslardan soyutlayarak bir dönemi anlatma gayreti sonraki nesillerin gözünde o dönemin flulaşmasına ve olduğu gibi idrak edilememesine sebebiyet verebilir.

Her iki cephenin liderliği, yani Sayı Kazım Albayrak ve Sayın Hasan Ölçer hakkında söylenecek çok söz var, fakat muradımızın anlaşıldığını umarak sözü burada bağlıyoruz:

Her iki cephenin de faaliyetleri, faaliyetin merkezindeki iki şahsiyetin samimi, fedakâr ve cesur mizaçlarına bağlı olarak değerlendirilmelidir. “Taraf”ın cesur sesini Kazım (ağabey) Albayrak’ın “pervasız” mizacından ayrı düşünemezsiniz. Kıvam’ın yaz-kış, gece-gündüz elindeki bütün imkânları seferber ederek cezaevlerindeki gönüldaşlara verdiği maddi-manevi desteği Hasan (ağabey) Ölçer’in fedakâr ve cömert ahlâkından ayrı değerlendiremezsiniz. Bu ayrımlar yapıldığında, değerlendirmeler eksik kalır.

Bizim için her iki şahsiyet de yani, hem Sayın Kazım (ağabey) Albayrak, hem de Sayın Hasan (ağabey) Ölçer diğer benzerleri gibi, ideolojik, siyasî, ahlâki ve sosyal seviyeleriyle “olunması gereken”e ait altı dopdolu birer “imaj”, yaptıkları da “yapılması gereken” olarak, ona yol açıcı ve öğretici verimlerdir.

Dün olduğu gibi bugün onlar, faaliyetleriyle birer “önde yürüyen”dir.

“28 Şubat” ve 99’a Doğru

“Tüm İktidar İBDA’ya!” anlayışı çerçevesinde 91’den başlayarak her türlü silâhla mücadele 96’ya gelindiğinde hem örgütlülük hem de etkinlik olarak en üst seviyeye çıkmıştı. Bu zaman aralığında ilk önce yerel, daha sonra da yapılan genel seçimlerde Refah Partisi birinci sıraya oturmuş ve Erbakan Başbakan olmuştu.

İhtilâl Hareketi’nin Refah Partisi’ni geldiği nokta itibariyle düşman içine sokulmuş “Truva Atı”na benzetmesi hem Refah kanadında hem de karşı kampta stresin iyice artmasına ve tansiyonun yükselmesine sebebiyet verdi.

Bu dönemde Fethullah Cemaati’nin konumundan ve Parti içinde gizlenmiş bugünkü iktidar kadrolarından uzun uzun bahsetmeyeceğiz. Fakat kısaca şunu söyleyebiliriz:

Fethullah grubu Refah Partisi’ne karşı bir pozisyonda düzen tarafında yer alırken sanki, olacaklardan haberdar kendisini ileriye hazırlıyordu. “28 Şubat Kararları” açıklandığında Gülen; “Asker anayasadan doğan hakkını kullandı” demişti. Zaman Gazetesi ise, Anasol-D Hükümeti’nin kuruluşunu “Hayırlı Olsun!” manşetiyle karşılamıştı.

Yine Fethullah “Hoca” İmam Hatipler kapatıldığında “İyi oldu!” diyerek memnuniyetini izhar etmişti.

Hakeza, “Türban” eylemlerini etkisizleştirmek için “Göstericiler arasında çarşaf giyinmiş erkek provokatörler var!” demiş, daha sonra da “Türban teferruattır. Başınızı açıp okula gidebilirsiniz” fetvasıyla şüpheye mahal bırakmayacak şekilde 28 Şubat saldırganlığının yanında yer aldığını göstermişti. Özellikle Ecevit ve Mesut Yılmaz’ın Fethullah’ı niçin o kadar sevdiklerinin izahını Fethullah’a ait yukarıdaki cümlelerde bulabilirsiniz.

96 yılında gündemin ilk sırasını İslâmcı Mücadele’nin yükselişi yani, İBDA işgal ediyordu. Son dakika haberleri neredeyse silahlı propaganda cephelerinin eylemlerinden ibaretti. Devasa adımlarla yürüyen “İhtilâl Hareketi”nin verdiği mücadelenin halka nasıl sirayet ettiği herkes tarafından görülebiliyordu. Amerika’nın Irak’a saldırısıyla ortaya çıkan “devrim krizi” düzeni tehdit eder bir boyut kazanmış olarak düzen sahiplerini paniğin eşiğine getirmişti.

Ne işkenceler, ne cezaevi, ne de ölüm korkusu İBDA adına verilen “İktidar hedefli” mücadeleyi durdurmaya yetmedi.

O dönem çokça bahsedilen “Askerî vesayet”in temelinde “Milli Güvenlik Belgesi”ni askerin hazırlaması ve “Milli Güvenlik Siyaseti”nin de asker tarafından belirlenmesi vardı.

96 yılında Silahlı Kuvvetler’in üst kademelerini ele geçiren Hak ve Halk düşmanı düşük ahlâklı bir grup subay “Milli Güvenlik Belgesi”ni yeniden hazırlayarak “Milli Güvenlik Siyaseti”ni değiştirdiler. “İç” ve “dış” tehdit algılaması yeniden gözden geçirilerek İslâm, tehdit algılamasında birinci sıraya oturtuldu.

Değiştirilen “Milli Güvenlik Belgesi”nden sonra oluşturulan sözde “Milli Güvenlik Siyaseti”ne göre, Washington-Londra-Tel Aviv üçgeninde masa başında yapılmış bir plân çerçevesinde İslâm’a karşı saldırıya geçildi. Görüldüğü üzere operasyon 28 Şubat 97’den önce başladı. Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan bir dizi “saldırı” kararları “28 Şubat” gününe denk geldiğinden operasyon bu isimle anılmıştır. Süreç, Sayın Müslüm (Hoca) Gündüz’e yapılan komployla başlamıştı.

28.02.97’de tarihe “28 Şubat Kararları” olarak geçen meşhur Milli Güvenlik Kurulu bildirisi kamuoyuna deklare edildi. Bu bildiride en dikkat çekici cümle şuydu: “İBDA-C İslâmcıların silahlı gücüdür!” Daha sonra basının bu konuyla ilgili yönelttiği soruya Erbakan, hiç de hoş olmayan bir cevap verdi. Bu cevap üzerine de “madem öyle, sana ne ihtiyacımız var” der gibi onu iktidardan uzaklaştırdılar.

Bu kararların açıklandığı günün ertesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde davaları olan gönüldaşlar müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. O güne kadar aynı davadan yatıp bir sene içinde tahliye edilen gönüldaşlara mukabil, 28 Şubat gününden sonra aynı davadan yargılanan İbdacıların müebbet hapis cezalarına çarptırılmaları, 28 Şubat’ın İslâm düşmanı karakterinin anlaşılmasına, İBDA’nın da “esas düşman” olarak izhar edildiği mânâsına gelmekteydi.

Erbakan bu kararları “Mart” ayında imzaladı, 18 Haziran’da da istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel teamül gereği RP’den sonra en fazla grubu bulunan partiye yani, Tansu Çiller’e Hükümeti kurma görevini vermesi gerekirken bu görevi Mesut Yılmaz’a verdi. Mesut Yılmaz da 30 Haziran’da hükümeti kurdu.

1 Ocak 1998 tarihine gelindiğinde ise, Refah Partisi kapatıldı; ve bir çok kişiye siyaset yasağı getirildi.

98’in başına kadar kronolojik sıralama içinde kaba hatlarıyla işaretlediğimiz bu süreçte “İhtilâl Hareketi” nasıl bir duruş sergiledi?

Sayın Müslüm (Hoca) Gündüz’ün bir komployla teşhir edilerek gözaltına alınması yapılmak istenenin ne olduğunu ayan beyan gösterir nitelikteydi. Saldırganların hedefinin “Tasavvuf” üzerinden İslâm’a vurmak, oradan da İBDA’nın kitle üzerindeki tesirini kırmak olduğu açıktı. Ayrıca bu hedef İslâmcı Mücadele’nin Batıcı Düzen’e nasıl bir tehdit oluşturmaya başladığını anlamamız açısından da önemli.

Körfez Krizi’yle ortaya çıkmış ve toplumun bütün kesimlerince hissedilir hale gelmiş “devrimci kriz”i derinleştirmek için bu süreç, çok zengin fırsatlar sunmuştu. Amerika’nın Irak saldırısında ortaya çıkan fırsat o zaman nasıl kaçırılmadıysa “28 Şubat”la kendini gösteren bu fırsat da kaçırılmadı.

Baş düşman Hristiyan-Yahudi Batı Emperyalizmi’nin kuklaları “28 Şubat Generalleri” eliyle yaptığı hamleye İBDA Mimarı’nın “Yanlış Hesap İBDA’dan Döner” gür sesiyle yaptığı karşı-hamle gecikmedi. Sanki, tek taraflı oynanması plânlanan satranç oyunu, İBDA Mimarı’nın bu çıkışıyla ikinci oyuncunun da masaya oturmasıyla başlamıştı.

Tutuklanarak Metris Cezaevi’ne getirilen Müslüm Hoca İBDA-C Koğuşu’na alınarak misafir köşesine oturtulmuştu. Kumandanlığın yukarıdaki startıyla cezaevinden başlatılan karşı-saldırı, dışarıda yankı bularak yaygınlaştıkça yaygınlaştı. Bu süreçte Kıvam Hukuk Bürosu’nun Sayın Avukat Hasan (Ağabey) Ölçer’in şahsında satranç oyununda tuttuğu mevzi o döneme ait kayda değer en önemli hadisedir. Münafıklara televizyon stüdyolarını dar eden Sayın Hasan (Ağabey) Ölçer’e ekran başında gelişmeleri kalbi şad olarak takip eden cezaevlerindeki bütün İbdacılar duacıdır.

İBDA’nın ortaya koyduğu mücadele anlayışı ve yöntemlerinin neticesinde rejimin İslâm düşmanı karakteri iyice ifşa edilerek, kitlelerle düzen arasındaki kopmaz zannedilen bağlar tek tek koparılmıştır.

Özellikle 98 yılının ikinci yarısına girildiğinde iç ve dış politik durum devrim adına indirici darbeleri vurmayı ihtar etmekteydi. Bu hâl ise, mücadelenin yeni bir safhaya gireceğinin habercisiydi. O güne kadar mücadele adına oluşmuş yapı, elde edilen verimler ve sahip olunan imkânlar bu yeni safhanın yürütülüp yürütülmemesinde ne kadar belirleyici olacağından çok, şartlar, yeni süreci zorlar nitelikteydi.

Yeni safhanın nerede, nasıl ve hangi araçlarla açılacağının belirsizliği ve habersizliği içinde 98’in sonuna geldik.

98’in bitmesine üç gün kala ajanslar son dakika haberi olarak 96 yılında yeniden hazırlanan “Milli Güvenlik Belgesi”nde geçen ve 28 Şubat’ın “esas düşman” olarak kamuoyuna deklare ettiği İBDA Mimarı’nın gözaltına alındığını tüm Türkiye’ye duyurdular.

Gözaltına alınmasını gerektiren elle tutulur hiçbir gerekçe olmadan İBDA Mimarı “sebepsiz” olarak tutuklandı. “Sebepsiz” kelimesindeki ironiye dikkat. Başından beri anlattığımız ve herkesin malûmu olduğu üzere sebep belli: İslâm Devrimi.

Şimdilerde ortalıkta “28 Şubat” saldırısına karşı nasıl “direndiğini” anlatarak dolanan tahtakurularına sakın inanmayın. O dönemin şartlarını yaşayan ve bugün hâlâ hatırlayanlar biliyor ki, bu “parsacılar”ın tamamına yakını yalan söylüyor. Bugün “direndiğini” iddia eden yalancılar, o gün Emperyalizmin kuklalarına yaranmak için esas duruşta sıraya girmişlerdi. Bu korkakların hepsi çok iyi biliyor ki, o gün meydanda olan tek hareket İBDA ve onun Kumandan’ı Salih Mirzabeyoğlu’ydu. Bugün gerçek hâlâ olduğu gibi varlığını devam ettirmektedir.

Emperyalizmin gerçekleştirdiği 90 saldırısı, Türkiye’de halkın desteğini almayan güçlü bir hükümet iş başında bulunmadıktan sonra Batı’ya bölgeye ait plânlarının uygulayamayacağını göstermiştir. Böyle bir hükümet aynı zamanda Anti-emperyalist İslâmcı Mücadele’nin de önünü keseceğinden teşkili için ne gerekiyorsa yapılmalıydı.

Şu soruyu sormak icab eder, “28 Şubat” saldırganlığını teşvik eden uluslararası egemen güçler, böle bir saldırının arkasında yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir milletin düzenle bütün kalbi bağını kopararak, hiç olmadığı kadar ona düşman kesilebileceğini, bunun da zaten yükselişte olan düzen karşıtı İslâmcı mücadeleyi daha da güçlendirebileceğini hesaplamamış olabilirler mi?

Bizce bu mümkün değil. Muhakkak bunun hesabı yapıldı. Uluslararası egemen güçlerin bu operasyona verdiği destekle aldıkları risk tam da bu noktadaydı. İslâmcı Mücadele tarafından ortaya çıkan “öfkenin” örgütlenerek pekâlâ bir düzen değişimine gidebilirdi. Hareketin önünü kesmekle, uygun bir zamanlamayla yapacağı belirleyici bir hamle neticesinde hareketin kendine yol açması aynı noktadaydı. Engel olunamayacağına kanaat getirilen İslâm Devrimi’nin ya “benzer” bir hareketle önü kesilecek veyahut iktidar ona teslim edilecekti.

Nerden, nasıl bakarsak bakalım 99 öncesi dönemin Emperyalist Batı için hiç de kolay geçmediğini görürüz. Aynı durum 99 sonrası dönem için de geçerlidir. Hele bugün Kuzey Atlantik sömürgeciliği Türkiye ve bölgenin genelinde yaşanan siyasî ve sosyal gelişmelerden dolayı hop oturup, hop kalkıyor…

Kaynak: www.aliosmanzor.com

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu