90’DAN BUGÜNE UMUMÎ BAKIŞ VE BUGÜNKÜ SİYASİ DURUM (2)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Üç bölüm hâlinde yayınlayacağımız “90’dan Bugüne Umumî Bakış ve Bugünkü Siyasi Durum” başlıklı makalenin 2. Bölümüdür. Yazarı Sayın Ali Osman ZOR’un 2012 Kasım’ında Kocaeli/Kandıra F Tipi Cezaevinde kaleme aldığı bir durum değerlendirmesidir.

adimlardergisi.com

99 Devrim Süreci’ni hazırlayan ve hadiselerin hızlanmasına sebep olan faktörü, Sovyetler’in dağılmasından sonra 90 yılında başlayan “Körfez Krizi” olarak işaretlemiştik. Ayrıca 99’dan bugüne kadar İslâm Coğrafyası’nda yaşanan Emperyalizmin sebep olduğu bunalımın da, 90’larda ortaya çıkması gerektiğini söyledik.

90 yılında başlayan Kuzey Atlantik saldırganlığına, bütün dünyada en mânâlı tepkiyi veren İBDA, bu tepkinin peşini bırakmadan devrimci mücadeleyi aralıksız sürdürerek 99’a taşımıştır.

99’a kadar “Tüm İktidar İBDA’ya” çerçevesinde yürütülen mücadele, İBDA Mimarı’nın Metris Cezaevi’ne adım atmasından itibaren yerini esas darbenin vurulacağını ihtar eden “Dik durun! Karşımızda leşler var!” emrine devretmiştir. Bu emirden anlaşılıyordu ki, “Tüm İktidar İBDA’ya” şiarıyla yürütülen mücadele hedefine ulaşarak, vurulacak “esas darbe”nin muhatabı “leş” haline getirilmişti. Şimdi sıra, geçen süreçte mücadele içinde teşkil edilen bütün kuvvetleri tek bir noktaya yönlendirerek indirici darbeyi vurmaya gelmişti. Ama nasıl?

Politik durumun ihtar ettiği, şartları oluşmuş böyle bir “devrim süreci”ni yürütebilmek ve söz konusu darbeyi indirebilmek için bir takım araç ve imkânlara sahip olunmalı. Halkın hazır olmasını başa alarak bunlardan belli başlılarını işaretlememiz gerekirse:

1. Bütün kuvvetleri öngörülen hedef doğrultusunda sevk ve idare edebilecek kumanda merkezinin kurulduğu karargâh,

2. Bu komuta merkezinin sahip olduğu hızlı ve güvenilir iletişim-haberleşme ağı,

3. Muhtemel düşman saldırılarına karşı bu karargâhın korunması için gerekli askerî güç.

Yukarıdaki üç madde içinde ifade ettiğimiz ve bunlara bağlı olup da saymadığımız imkânlar noktasından Metris’i değerlendirebilirsiniz. Metris bu imkânlara sahip olduğundan dolayı süreç oradan başlamıştır. Emin olun ki, İBDA Mimarı dışarıda başka bir yerde bu araç ve imkânlara toplu hâlde ulaşabilseydi süreci o noktadan başlatırdı.

Bu izahattan sonra Metris’in mânâsını İBDA Mimarı’ndan işaretleyelim:

METRİS, bir milletin, beklenen bir tarih için dünya çapına gebe bir çekirdek hâlinde uyanışının MÜJDESİDİR!” (Salih Mirzabeyoğlu / Ölüm Odası / Sh.50)

Bu mânâya sahip çıkıcı ve yaşatıcı bir noktada, O’nun, nefsî dalaşmaların malzemesi kılınarak günlük itiş-kakış içinde karartılmasını engellemek hepimizin devrimci görevidir.

90 saldırısında varlığı anlaşılan devrimci potansiyel, 90’ların sonuna gelindiğinde örgütlü bir güç halinde iktidara bir adım mesafede pozisyonunu almıştı. Siyasetin temel ilkeleri ve sosyal hadiselerin gelişim süreçlerine nisbetle tabiî gidişat içinde güçlenerek ilerleyen bu devrimci gücün hedefine yaklaşmasına mani olmak, mümkün gözükmüyordu… Mâni olunamadığında ortaya çıkacak neticenin, Batı sömürgeciliği açısından maliyetini hesaplamak bile imkânsızdı. O zaman, geriye tek bir şey kalıyordu; risk analiziyle birlikte, hesaplanabilir bir maliyetle, kurgu mahsulü bir operasyon gerçekleştirmek.

Körfez kriziyle ortaya çıkan siyasî ve sosyal krizin derinleşerek devam ettiği ve gerçek temel çatışmanın da Batıcı Düzen ile İBDA arasında var olduğu gerçeği bir kez daha 28 Şubat vesilesiyle kendini göstermişti. Bu açıdan meseleyi değerlendirdiğimizde Amerikan saldırganlığına 25 Ocak hamlesiyle verilen karşılığın mânâsıyla, 28 Şubat saldırganlığına “Yanlış Hesap İBDA’dan Döner”le başlayıp, “99 Devrim Kararı” hamlesiyle verilen karşılığın mânâsının aynı olduğunu söyleyebiliriz.

99’a gelene kadar Müslüman camiada şu düşünce hâkimdi: Amerika, kesinlikle mağlup edilemez –hâşâ- bir ilah gibi… Buradaki Hak ve halk düşmanları da Amerika’nın adamları olduğundan dolayı, onlara da karşı çıkabilmek mümkün değil… Kendisini temsil eden lider, parti, zümre ve sair unsurların şahsında bu düşünce, camiada o kadar baskındı ki, rejime karşı çıkış potansiyeli taşıyan her hareketi “düzen bozucu” olarak görüp, düşman kesilebiliyordu. İBDA Mimarı’nın şu ifadeleri camianın durumunu özetler niteliktedir;

Olunması gereken’e ait en küçük bir imajın, “yapılması gereken”e ait en küçük bir fikrin olmadığı yerde, basit itiş-kakış…”(Adımlar, Sh.16)

Siyaset bahsinde İBDA Mimarı’nın tesbit ettiği bu husus, Hak ve halk düşmanı bir rejime nasıl ve hangi araçlarla direnebileceğinin şaşkınlığını yaşayan Müslüman camia için geçerliydi.

99’da ise, bu durum tamamen değişti. İBDA Mimarı’nın 99 Devrim Süreci’nde -hâlâ o süreç devam ediyor- Müslüman camiaya devrim çapında verdiği en büyük hediye bizce buydu. İslâm düşmanı bir rejime karşı “yapılması gereken”e ait fikri, ideolocya keyfiyetinde ortaya koyduktan sonra, şimdi de “yapılması gereken”in “nasıl” yapılacağını bizzat gösteriyordu. Bütün bu aksiyon içinde “olunması gereken” imaj ise, O’nun şahsında tecelli ediyordu.

Devrim Süreci” ile birlikte kitle, karakteri İslâm düşmanı olan bir rejime karşı direnilebileceğini, hem de taarruz diliyle, İBDA’nın şahsında görmüştü. Bu direniş çok kısa bir zaman içinde yankı buldu ve yoğun halk desteğini arkasına aldı. Bir takım yalpalamalar ve bazı “acaba”lar haricinde, rajim unsurlarının neredeyse tamamı ve camianın da belli başlı temsilcileriDevrim Krizi’nin içine dahil edildi. Artık, sokakta, evde, işyerinde, hâsılı insanların bir araya geldiği her yerde devrim konuşulur olmuştu.

10 ay boyunca sinirleri yıpratılan siyasî ve askerî unsurların esas darbeyi indirmeye hazır hâle getirilme süreci, devrim tarihinde, psikolojik savaşın temelleri kapsamında mutlaka ders olarak okutulacaktır.

99 devrimini diğer devrimlerden ayıran belki de en orijinal yanı, liderinin esir edilmesiyle birlikte bir hareketin şaha kalkmasıdır. İBDA Devrimi’ni özgün kılan bu husus, daha önceki bilinen devrimlerin hiçbirinde mevcut değil.

Kumandan’ın “dik duruşu”nun karşısında “leş” yerine konan düzen yürütücüleri adeta şoka girmişler, ne yapacaklarını bilmez bir durumda peşi sıra hatalar yapar olmuşlardı. Cezaevinden esas darbe niteliğinde bir hamle gerçekleştirilemeyeceğine göre, karşı tarafın silahlı kuvvetlerinin cezaevine gelmesi gerekiyordu. 10 ay boyunca yürütülen “psikolojik” bir çalışmanın neticesinde nihayet, 5 Aralık 1999’da bu durum gerçekleşti.

Hikâyesi bir taraftan uzun, diğer taraftan oldukça kısadır 5 Aralık’ın. Çünkü ne olup bittiğini anlamadan Kumandanlığın bitirici hamlesiyle Allah zaferi bahşetti. 5 Aralık’ı hazırlayan şartlar itibariyle ise, uzun uzun hikâye edilmeli.

5 Aralık’ta İslâm adına indirilen darbe, aslında Müslümanların Batı saldırganlığına karşı bu çaptaki ilk zaferi niteliğindeydi. 2300 asker ve 700 polis olmak üzere 3000 (üç bin) silahlı güçle gerçekleştirilen saldırı püskürtülmüş ve Allah, 63 kişilik İslâm topluluğuna dünya çapında bir zafer hediye etmişti. Böyle bir darbenin arkasından düzen güçlerinin moral olarak toparlanması pek mümkün değildi. Zaten daha sonraki süreçte de bunda başarılı olamadılar.

99’a kadar nasıl ki “Tüm İktidar İBDA’ya!” şiarına uygun siyasî ve askerî bir mücadele anlayışı sergilendiyse, 99’da da “Dik durun! Karşımızda leşler var!” emrine uygun bir mücadele sergilenmiştir. 5 Aralık’ta düşmana karşı gösterilen “dik duruş” ve düşmanın da bu “dik duruş” karşısındaki “leş” pozisyonu, bu söze uygun sergilenen mücadelenin açık göstergesidir.

5 Aralık Zaferi’yle İslâm düşmanı rejimin siyasî, askerî, ahlâki ve iktisadî bütün koftiliği ve kağıttan kaplan karakteri bir kez daha ortaya çıkarılarak teşhir edilmiştir. Ayrıca senenin başında dünya çapında başlayan ekonomik kriz de düzenin malî olarak yerlerde süründüğünü açığa çıkaran önemli bir unsurdu. 28 Şubat’la başlayan yağma ve hırsızlık politikası da dünyada başlamış bu krizin Türkiye ayağının derinleşmesine epey katkı sağladı. Hortumlanan bankalardan 50 milyar dolardan fazla millete ait parayı iç ettiler. Bu Hak ve halk düşmanı çeteyi korumakla mükellef silahlı kuvvetlerin 5 Aralık’ta uğradığı hezimet, düzen sahiplerini panikten ne yapacağını bilmez bir duruma sokmuştu. Bütün dünya basını, haberi, “Devlet Metris’te rehin” benzeri mağlubiyet kokan manşetlerle duyururken, aynı anda Amerikan kuklaları da dağılan taraflarını toparlayabilmek için Kumandan’ın adamlarıyla masaya oturmuşlardı.

Bir aydan fazla süren bu savaştan sonraki masa başı görüşmeleri de “silahlı kuvvetlere tesir” noktasından oldukça verimli geçmişti. Bu görüşmelerin Tümgeneral ve Albay rütbesindeki “aracılar” vasıtasıyla doğrudan Genelkurmay’la yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Bu durumun tesbiti, mücadelenin ulaştığı seviyeyi anlamak açısından da önemlidir. Mesele artık 3-5 polisin takibatından kurtarılmış “Silahlı kuvvetler”in en üst seviyesine taşınmıştı. Bu seviyede sürdürülen siyasî ve askerî ilişkilerden her türlü sürpriz netice çıkabilirdi. Bu durum egemen güçlerin faaliyetlerine hız vermesi için yeterli sebebi içinde barındırıyordu. Bu gayeyle, devrimci mücadeleyle aynı zamanda “Ilımlılar”ın yolları malum güçler tarafından körüklenerek hızlı bir şekilde açıldı.

Fazilet Partisi’nden kopmaların yaşanıp AKP’nin kuruluşu gibi hadiseler yine bu döneme rastlamaktadır.

Baş düşman Emperyalizm’in kapı kulları üzerinden yediği 5 Aralık darbesi, kuklalar tarafından pek absorbe edilebilecek gibi gözükmüyordu. Savaş neredeyse kaybedilmek üzereydi. Metris yenilgisinin, etkileri daha sonra da görüleceği üzere, düzende kapatılamayacak büyüklükte bir deliğin açılmasını sağlamış olması, karşı tarafı moral olarak bitirmişti aslında. Sonraki dönemlerde 28 Şubat generallerinin “atadığı” kadrolar iş başında kalmaya devam etselerdi, açılan o deliğin kapatılması pek mümkün olmayabilirdi. O deliği kimlerin kapattığı, batan gemiyi kimlerin kurtardığı 10 yıldır herkesin malûmu.

28 Şubat’la kendini bir kez daha gösteren ve harekete geçen oligarşik çetenin millete karşı tepeden bakan tavrı ve gözünü kırpmadan milyonlarca Müslümanı boğazlamaya hazır hâli, 99 Devrimi’yle açığa çıkarılmıştır. İBDA Mimarı’nın İslâm adına ortaya koyduğu uzlaşmaz, açık ve pervasız tavrı, düzenin, bilinen İslâm düşmanı karakterini fiili olarak ifşâ etmiştir. Bir nevi düzen, 99 Devrim Süreciyle birlikte dönüşü olmayan bir yola sokularak, Müslüman kitleyle arasında akt olunan sahte “nikah” bozulmuş, varolan son bağlar da koparılmıştı. Bu durumu meydana getiren, 90 yılında Amerikan saldırganlığına verilen tepkinin, 99’a gelindiğinde devrim krizine dönüşmesiydi.

Devrim Süreci, Sömürgeci Batı Düzeni’nin, Türkiye’deki İslâm Düşmanı rejim üzerinden bittiğinin ilanıydı. Türkiye’yi kaybettiğinde başına neler gelebileceğini bilen Batılı güçlerin tedirginliği bu açıdan bakıldığında gayet normaldi. Normal olmayan ise, İBDA’nın, yaralı bir domuz gibi düzeni dizleri üzerine çökerttiği aşamada, birilerinin “beni kullanın” diyerek emperyalist güçlere kendilerini sunmasıydı.

İBDA’nın 5 Aralık’ta Kemalist rejime indirdiği tarihi darbe, sadece Müslümanlarda değil, düzen karşıtı bütün kesimlerde o güne kadar görülmediği şekilde coşkuyu artırdı. Bu coşkuyla birlikte Müslüman camia başta olmak üzere, halkın bütün öfkesi rejime yöneldi. 99’da vurulan darbelerle sarsılan ve işleyişi bozulan Ecevit hükümeti, rejime yöneltilen bu öfkenin bir numaralı muhatabı haline geldi. Siyasi manzara öyle bir görünüm arz ediyordu ki, eğer İBDA çizgisinde ihtilâlci bir parti mevcut olsaydı ve seçime girseydi “demokratik” yoldan ezici bir halk desteğiyle iktidara gelmesi içten bile değildi.

Emperyalist güçleri ürküten bu siyasi manzara, “beni kullanın” diyenler için de önemli bir fırsat demekti.

2000 yılına gelindiğinde Türkiye belki de tarihinin en güçsüz dönemini yaşıyordu. Ekonomideki kötü gidişatı engellemek için IMF’nin sunduğu kemer sıkma politikaları uygulanmaya başlanmış, Kemal Derviş yönetimindeki ekip mali disiplini sağlamak için epey mesafe kat etmişti. Uygulanan bu tedbirlerin halka çıkarılan faturası ise çok ağırdı ve ülkede her ân bir sosyal patlama beklenir olmuştu.

5 Arlık yenilgisini “telefi” edebilmek için rejim, bütün gücüyle 24 Ocak gecesi Metris’e tekrar saldırıya geçti. O güne kadar yaşananlar, iki ordunun zaman zaman karşı karşıya geldimesi görünümündeydi. Bu durum, 5 Aralık zaferinden sonra yapılan görüşmelerde, bizzat karşı tarafın komutanları tarafından dile getirilmiştir.

24 Ocak’ta yapılan bu saldırı Sencar Kartal gönüldaşın şehadeti ve 10’dan fazla gönüldaşın yaralanmasıyla, içinde galibiyeti barındıran bir şekilde neticelendi; ve İslâm Tarihi’nin altın sayfalarındaki yerini aldı.

Takvimler 25 Ocak 2000’i gösterdiğinde, İBDA Mimarı, sadece kendisinin yürüttüğü efsanevi bir direniş döneminin başlangıcı olarak Kartal Cezaevi’ndeydi.

Metris’ten sonra hükümet, bütün cesaretini toplayarak cezaevlerindeki farklı kesimlerin temsilcisi, gerçek muhalefeti oluşturan tüm örgütlü güçleri dağıttı. Cezaevlerine yapılan bu operasyonlarda ve devamındaki açlık grevlerinde 200’den fazla insan katledildi.

Hükümetin, ekonomide uyguladığı tedbirler, ve cezaevlerine yaptığı operasyonlar neticesinde rejim adına siyasî, sosyal ve malî “müsbet adımlar” atılmış oldu. Fakat, yapılan bu icraatlar, halkın rejime karşı duyduğu öfkesinin daha da artmasını sağladı. Yani, rejim adına atılan müsbet adımların verimi, ancak bir sonraki dönem alınabileceğinden, bu adımlar Ecevit hükümetine hiçbir fayda sağlamadı.

Bütün tedbirler alındıktan ve operasyonlar yapıldıktan sonra Kemal Derviş, Başbakan başta olmak üzere, hükümeti oluşturan hiçbir parti başkanının bilgisi olmadan “erken seçim” lafını ortaya atıverdi. 2002 Kasım ayına yaklaşıldığında öfke, sanki, Ecevit hükümeti tarafından yeni gelecek hükümete devredilmek üzere “stabilize” edilmişti. Ecevit’in dışarıdan getirdiği Kemal Derviş’in beklenmedik bu “erken seçim” açıklaması, aslında onun uluslararası güçler tarafından görevlendirilmiş bir “ajan” olarak görevinin sona erdiği mânâsına geliyordu.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, yarışın bitmesine son metreler kala yarışa dahil olan “ılımlılar”, ülke çapında örgütlenmelerini tamamlamış ve seçime hazır hale gelmişlerdi. Halkın rejime duyduğu ve hükümete doğrulttuğu öfke ise, patlama noktasındaydı.

Ve;

Bugünkü hükümet, İBDA’nın Batıcı Kemalist rejime karşı 90 yılından başlayarak verdiği mücadelenin ve bu mücadelenin 96 ve 2000 arasındaki zaman diliminde indirilen sarsıcı, şok edici, denge bozucu ölümcül darbelerinin ardından iktidara geldi. İBDA mücadelesiyle halkta oluşan coşku ve bu coşkuya paralel olarak rejime karşı yükselen öfke sonucu ve bu öfkenin büyük maliyetlerle medya gücü kullanılarak örgütlenmesinden sonra, “Ilımlılar”ın iktidara gelmesi hiç de zor olmadı.

Önceki hükümetin “görevli” Kemal Derviş tarafından dağıtılmasını anlatırken, buna sebep olan en önemli hadiseyi atlamamak gerekir.

11 Eylül 2001’de Amerikan sömürgeciliğinin Irak’ta sürdürdüğü savaşa ve İsrail’in Filistin’de hız kesmeden devam eden katliamlarına karşılık olarak bir grup fedai, kendilerini Emperyalist merkezin kalbinde patlattılar. Ve, mü’minlerin hayır duasıyla ebedî âleme göçtüler. “Savaşların anası” yeni savaşlar doğurmaya devam ediyordu. 2001 saldırısıyla “kriz” nihayet dünya çapında bir görünüme kavuşmuştu. Yeni bir sürecin başlangıcı olan bu dönemde Amerika “ya bizdensin, ya onlardan!” sloganıyla ilk olarak Afganistan’ı işgal etti. Hemen arkasından da Irak’a girmek istedi. Fakat Ecevit, Irak işgali için Türkiye’nin destek vermeyeceğini söyleyerek Amerika’ya direndi. Eğer Ecevit’in bu direnişi olmasaydı, hükümeti iş başında kalmaya devam edebilirdi. Ecevit’in Amerika’ya karşı sergilediği bu siyasî tutumun kararlılığı anlaşılınca, hükümet, Kemal Derviş’in hamlesiyle “erken seçim”e gitmek zorunda bırakıldı. Seçim sonucunda beklendiği üzere hükümeti oluşturan üç parti de siyaseten silindi. Daha sonra kendisini toparlayan MHP haricinde ANAP ve DSP bir daha siyaset sahnesine dönemediler.

2002 Kasım’ına gelindiğinde mevcut politik durum bu minval üzereydi. Kanla, canla verilen devrimci mücadelenin ardından, bu mücadelenin hiçbir döneminde var olmayan “Ilımlılar” iktidara gelirken, İBDA Mimarı da “iradesi teslim alınmak” hedefiyle insanlık tarihinin bir eşine daha şahitlik etmediği ve bugüne kadar süren efsanevi işkence altında, esir tutuluyordu. Uluslararası emperyalist güçler kendi yararlarına, riskli ama bir o kadar da başarılı bir operasyon gerçekleştirdiler.

İç ve dış siyasi durumun böyle bir görüntü arz ettiği o dönemde “Kasım Darbesi”yle iktidara gelen bu hükümet desteklenmeli miydi? Desteklenip desteklenmemesinin ideolojik ve politik gerekçeleri nelerdi? En önemlisi de, ne adına kime karşı desteklenecekti?

Bu soruların cevabı, hükümetin işbaşına geldiği günden bugüne kadar iç ve dış politikada gerçekleştirdiği veya gerçekleşirken içinde bulunduğu icraatları kaba hatlarıyla değerlendirdiğimizde ortaya çıkacaktır ancak, daha sonra toplu halde, biz, yine de bu sorulara cevap vereceğiz. Fakat şu kesin ki, İslâm’ın demokrasi içinde sulandırılarak Müslümanları “düzene uydurma” gayreti “Kasım Darbesi”yle yeni bir safhaya taşınmıştı.

“Kasım Darbesi”yle “Düzene Uydurma” Operasyonu Başlıyor

90’ların başında gerçekleştirilen ilk Haçlı Saldırısında, Emperyalizm, Türkiye’de hükümetle halkın “hissiyatı”nın taban tabana zıt olduğunu gördü. Bundan dolayı da planlar askıda kaldı. Hükümet ile halk arasındaki bu farklılık giderilmeden ve merkeze bağlı bütün unsurların aynı hedefe yoğunlaşması sağlanmadan başarıya ulaşabilmesinin mümkün olmadığı, Haçlılar tarafından anlaşıldı. Onlara lazım olan, ilk saldırıdaki gibi zaafları ortaya çıkmış, güçsüz bir hükümet değil, bilakis, çok güçlü gözüken bir hükümetti. Gücünü de ilk evvel “halktan” almalıydı ki, verilecek destek, diğer hükümetlerde olduğu gibi milletin tepkisini çekmesin. Hatırlanacağı üzere, AKP iktidara geldiği tarihte yüzde doksana varan oranda Amerikan düşmanlığının Dünyada en fazla olduğu ülke, Türkiye’ydi. Amerika’nın AKP Hükümeti’nden ilk isteği de bu düşmanlığın azaltılmasına yönelik oldu.

Bir hükümetten, Amerikan yönetiminin ilk defa kamuoyu bilgisi dahilinde açıkça böyle bir talepte bulunması pek de alışık olduğumuz bir durum değildi. Tamam, biliyorduk hükümetler her zaman Amerikan politikalarını uygulamak zorundadırlar, fakat yine de Washington’la yürütülen ilişkilerde bir sınır olurdu. En azından halkın tepkisini artırmamak için bazı şeyler bilinir ama, yüksek sesle dillendirilmezdi. Amerika’nın bu açık talebi gösteriyordu ki, Washington-Ankara arasında Batı yararına yürütülen ilişkilerde halkın tepkisinden artık pek tedirginlik duyulmuyordu. Bunun sebebi de o güne kadar Amerikan ve İsrail karşıtlığını kahhar ekseriyetle her fırsatta izhar etmiş bu halkın, mevcut hükümet eliyle “ehlileştirilerek düzene uydurulacağı” inancı olabilir miydi?

Hükümetin 10 yıllık icraatını şu kavramlarla özetleyebiliriz; “Aptallaştır”arak “ehlileştir”mek ve böylece de “düzene uydur”mak.

Bu süreç, rejime karşı patlama noktasına gelen “öfke”nin AKP’ye yöneltilerek, demokrasi oyunu içinde iktidara taşındı. Şeklî demokrasi içinde bu siyaset oyunu oynanırken, yani, halkın rızası “çalınırken”, rızanın asıl muhatabı İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden “devrimin gerçek iradesi” Telegram işkencesiyle kırılmaya çalışılıyordu. Uluslararası egemen güçler açısından bakıldığında, bu oyun bozan “irade” kırılmadıktan sonra kendi adamlarının konumu sağlamlaştırılamazdı. Maddi bir takım tertiplerle bu “irade”nin önü kesilmiş olabilirdi fakat, bu “irade” kırılmadıktan ve teslim alınmadıktan sonra barındırdığı “potansiyel tehditten” ve “şerrinden” nasıl emin olunacaktı?

Telegram işkencesinin bugüne kadar devam etmesinin en önemli sebeplerinden biri işte bu korkudur. Hem yapanlar, hem de yapılmasına doğrudan ve dolaylı olarak alet olanlar BD Mimarı’nın ifadesiyle;

“Bir ihtilâli madde cephesine ait ıslahlarla önlemenin ruh cephesine tesir etmeyeceği, ruhun mutlaka hıncını almaya bakacağı ve bunun bahanelerini kolayca bulacağı”nı biliyorlar.

Buna mani olabilmek için bir plan dahilinde şunların hepsini beraber yapmaya çalıştılar;

Demokrasi içinde İslâm’ı sulandırmak…

Demokratikleşme adı altında halkı “aptallaştırmak”…

Halkın “gazını” alarak “ehlileştirmek”…

Bu işlemlerden sonra onu “düzene uydurmak”…

Aynı anda da bu planı bozacak tek “irade merkezi” İBDA Mimarı’nı teslim almak ve Onun tasfiyesini sağlayıp, İBDA’yı “tahrif” ederek “kabul etmek”.

Bu güne kadar yapılanları, hedefleri noktasından biz, bu çerçevede değerlendiriyoruz.

Uluslararası güçlerin desteği ve kontrolü altında gerçekleştirilmek istenen bu planın en büyük ve en etkili “aracı kurumu” da, iktidarı boyunca ortaya koyduğu icraatlarıyla bu hükümet olmuştur. Bu gerçeğe nisbetle “Kasımpaşalı” biraz keselenince altından çıkacak olan “Washingtonlu” hiç kimseyi şaşırtmamalı ve ortaya çıkacak bu gerçek görüntüden kimse ürkmemeli. Aksi takdirde Başbakan’ın “Aşırıları törpüledik” derken hangi “aşırı”yı kastettiği havada kalır. Zihin, Başbakan’ın bu sözünü İBDA’yı kastederek “Bak 10 yıldan beri seni nasıl içeride tutuyorum” şeklinde algılamalı ki, planın bütününü kavramakta sorun yaşamasın.

“Telegram işkencesinin uluslararası boyutu var mı, yok mu?” Bu sorunun işkencenin “teknik” kısmına ait “var” veya “yok” cevabı üzerinde değiliz. Biz meseleyi iç siyaset ile uluslararası siyaset bağlamında değerlendiriyor, İBDA Mimarı’nın esaretini de uluslararası güçlerin Türkiye’yi ve bölgeyi “ehlileştirme” ve “düzene uydurma” projesinin, yani BOP’un bir gerçeği olarak görüyoruz. Çünkü, biz, Demokrasi içinde İslâm’ı sulandırmanın ancak, “İBDA’sız bir Türkiye” ile gerçekleşebileceğini biliyoruz.

İBDA’nın varolmadığı bu coğrafyada, Esas Düşman Hıristiyan-Yahudi Batı dünyasını tehdit edebilecek ve onun hazcı hayat tarzına karşılık “Fazilet”e dayalı İslâmcı bir hayat tarzının iklimini kurabilecek, yeşertebilecek ve onu “ideoloji ve nizam” çapında dünyaya teklif edebilecek hangi mihrak mevcut? Şu an Türkiye’de hiç kimse iç siyasetin uluslararası siyasetten bağımsız ve onun etki alanının dışında işlediğini herhalde iddia edemez.

Bu bağlamda Gerçek İslâm Devrimi’nin “İRADESİNİ” teslim almak hedefiyle başlatılan Telegram işkencesinin uluslararası boyutu bizim için zaten “BEDAHET” ifade etmektedir. Haliyle biz, mevcut “İslâmî görünümlü” hükümeti değerlendirirken, onun geçmiş hükümetlerden farklı olarak, İslâmcı Mücadele’nin gerçek temsilcisi ve bugüne kadar İslâm adına elde edilen bütün kazanımların –ki, AKP böyle iktidar oldu- tek müsebbibi İBDA’ya karşı olan tavrına bağlarız. Arada bir fark görmediğimiz gibi; bu on yıl içinde Telegram işkencesinin hangi boyutta uygulandığını bizimle beraber bütün Türkiye, bizzat İBDA Mimarı’nın kaleminden takip ediyor.

Emperyalist hedefler ve bu hedefler doğrultusunda yürütülen uluslararası siyaset ve bu siyasetin etkilediği iç politikayla, İBDA Mimarı’nın esareti arasında bağlantı kurulamadığından, bazı iyi niyetli kalemler “AKP iktidarında Salih Mirzabeyoğlu hala niçin içeride?” diye sormaktadır. Aslında, bu iyi niyetli kalemler, cevabından ürkmeden sordukları bu sorunun üzerine gidebilseler, bütün gerçeği olduğu gibi kavrayabilirler. İşte o zaman, Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsında bütün İslâm Coğrafyası’nın Telegram işkencesi altında esir tutulduğu ve bu şekilde kontrol altına alınmak istendiği hakikatiyle yüz yüze geleceklerdir.

Haçlılar Dünyası’nın 90’larda başlayan işgali, 11 Eylül 2001 tarihinde bugünkü Babil’in ikiz kulelerine gerçekleştirilen karşı-taarruzla yeni bir boyut kazanmış, “2001 Kasım Darbesi”nden sonra da topyekûn saldırıya dönüşmüştür. BOP Eşbaşkanı’nın “hayır dualarıyla” Irak’a giren Haçlı Ordusu’nun katlettiği Müslüman sayısı belli değildir. Çünkü artık hesabı tutulamıyor, 2 ilâ 3 milyon Müslümanın katledildiğine dair rivayetler mevcut. Batı açısından bir önemi de yok zaten. Bu savaşın hedeflerinden biri zaten olabildiğince fazla Müslümanın boğazlanmasıdır. İnanıyoruz ki, tarihin hangi dönemiyle kıyas ederseniz edin, nüfus oranlarına göre, bu son 10 yılda düşman silahıyla katledilen Müslüman sayısı geçmiş bütün dönemlerden daha fazladır. “İslâmcı” AKP Hükümeti çalışıyor!..

Batı Dünyası tarafından gerçekleştirilen bu saldırıya, bütün cephelerde verilen karşılıklarla savaş, yaşadığımız bütün coğrafyayı sarmış durumda. Suriye cephesiyle bölgemizde yoğunlaşan savaş, sınırlarımızdan içeri girerek sokaklarda, mahallelerde ve şehirlerde varlığını iyice hissettirir oldu. Ankara ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, en son NATO’dan istediği füzelerle fiili olarak bu savaşın içinde olduğunu deklare etmiştir.

Savaşın Çıkış Sebebi ve Gayesi

Savaşlar “spor olsun” diye çıkarılmaz. Bir savaşın muhtevası da silahlı birliklerin gücüne, konumuna, karşılıklı mevzilere bakarak anlaşılmaz. Bilindiği üzere “savaş politikanın başka araçlarla” yürütülmesidir.

Savaşın çıkış sebebi ve savaşla elde edilmek istenen şey nedir? Bu soruya verilecek cevap, siyasetle savaş arasındaki ilişkiyi gösterir ve siyasetin savaşla elde etmek istediği netice, savaşın gayesidir.”(İdeolocya ve İhtilâl, Sh.162)

Savaşın muhtevasını ve karakterini anlayabilmek için savaşın çıkış sebebini ve hangi siyasi hedefler doğrultusunda çıkarıldığını, savaşı yürütenlerin hangi topluma ve hangi ideolojik, politik, ekonomik ve sosyal sınıfa mensup olduklarını bilmek gerekir.

Bu savaş, “her alanda iflas ettiğini fikir, sanat ve hâl diliyle ifşa” eden Batı sömürgeciliğiyle, doğmakta olan İslâm temeli yeni uygarlığın mensupları arasındadır. İki dünya savaşında da aradığı nizamı bir türlü bulamayan Batı, 90’lı yıllara girildiğinde adaleleri pelteleşmiş, pazularında hiçbir şişkinlik alameti kalmamıştı. İmparatorluklarının girdiği gerileme devrini, güç ikmali yaparak durdurabilmek için bu savaşı başlattılar. Peki Türkiye bu savaşın neresinde?

Aslına bakılırsa “Sanfiransisko Diktesi”, NATO üyeliği ve “çok partili demokrasiye geçiş” adı altında, “sömürgeye” geçişin sağlandığı, arkasından da 1950’lerde ortaya çıkan ve dışarıdan müdahaleye gerek bırakmadan ülkeyi Batı menfaatleri doğrultusunda “idare” edebilecek Amerikan tipi siyasetçinin hükümet ettiği günden beri Türkiye, bu savaşın içinde. Yer aldığı cephe de “Batı Cephesi”…

Amerikan tipi politikacılardan müteşekkil bir hükümet yoğunlaştırılmış ve halka “İSTETTİRİLMİŞ” halde bugün, kati suretle dışarıdan müdahaleye gerek bırakmadan, içselleştirmiş olarak Batı politikalarını uygulamak üzere iktidarda.

Bu yapının “Kasım Darbesi”yle iktidara taşınmasını, savaşın siyasî hedeflerinin belirlendiği BOP’un pratiğe geçirilmesinin başlangıcı ve işgalci düşmanın da ilk siyasî zaferi sayabiliriz. Türkiye’nin BOP Eşbaşkanlığı’nın iktidara taşınması sonucu garanti altına alınmasının ardından Irak, Libya ve Suriye işgalleri peşi sıra geldi.

Hükümetin geçen 10 yıl zarfında Batı ile olan ilişkilerini daha iyi anlayabilmek için bu savaşın niçin yürütüldüğünü kavramak gerekir. Batılı güçlerin BOP saldırısıyla yürüttükleri bu savaşın bilinen maddi sebepleri yanında, pek ifade edilmeyen fikri, siyasî ve ahlâkî sebepleri de mevcut.

İlk önce girizgâh niyetine “bir dostun” kaleminden çıkan şu ifadelere bakalım;

“Büyük Savaş’ın BOP Saldırısıyla bölgemizde yoğunlaşmasının bir sebebi bilindiği üzere maddi. Sömürgecilik, su ve enerji kaynakları üzerinde kurmuş bulunduğu denetimi kaybetmemek, bütün havzalar ve nakil yolları üzerinde pekiştirmek istiyor. Diğer yandan manevi bir hesabı var… Sömürgeci uygarlık, tarımın yeşerdiği, büyük semavi dinlerin doğduğu bölgemiz kutsal topraklarında kendini SENTEZLEMEK, iflas etmiş vaziyetteki uygarlık temelini ve insan tipini YENİLEMEK, yiyici, kıyıcı karakterinden vazgeçmeden adeta klonlayarak yeniden DOĞMAK istiyor.”

Yukarıdaki bu tesbite katılmamak ne mümkün. Bu cümleleri başlangıç kabul edip, bahsedilen maddi-manevi sebepleri biraz daha açarak devam edelim.

İslâm Coğrafyasının yağmalanması ve İslâm Milleti’ne mensup halkların acımasızca boğazlanması maddi-manevi bu hedeflere ulaşabilmek için. Ayrıca İsrail’in güvenliği söz konusu ki, Amerikan saldırganlığına erketelik hep onun üzerinden yapıldı. Ankara, bir taraftan İsrail ile “gerginlik” oyunu oynarken diğer taraftan da İsrail’e tehdit oluşturan ülkelerin parçalanması ve bu ülke liderlerinin katledilmesi sürecinde düşmana her türlü desteği sağladı.

Sömürgeci düşman “demokratikleşme” yalanıyla Coğrafyamızı işgal ederken, iflâsını, çöküşünü gizleyebilmek ve mümkün olursa kendini kurtarabilmek için, etnik veya mezhep fark etmez, ele geçirdiği her fırsatı değerlendirip bölge halklarının arasına nifak sokarak parçalıyor. “Özgürleşme” yalanıyla sürdürülen bu savaşta katledilen insan sayısına baktığımızda, yakında “özgürleşecek” insan sayısının nerdeyse hiç kalmayacağını söyleyebiliriz.

BOP Eşbaşkanlığı payesiyle bu saldırının “ortağı” yapılan Ankara, ülkelerin parçalanmasında ve bu ülkelerde insanların katledilmesindeki rolünü perdelemek için bugüne kadar bir çok tiyatro sahneye koydu. Yapılan “operasyonlarla” kitleye “düzen değişiyor” hissi yaşatılırken, aynı anda “Stratejik Ortak”lığın gereği olan her türlü işbirliği Amerika’yla yapıldı.

Bugüne kadar politik hiçbir karşılığı olmayan, Batı’ya karşı yüksek perdeden atıp tutmalar, sadece ve sadece “gaz alma” hedefli olarak iç politikaya yönelikti. Bunun böyle olduğunu Ortadoğu’daki diğer Müslüman halklar da artık anlamış olacaklar ki, Başbakan’ın ilk dönemlerde yaptığı yüksek perdeli konuşmalara gösterdikleri coşkuyu artık göstermez oldular.

Açıkça söylemek gerekir ki, eğer bu hükümet olmasaydı Batı, bölgemizi bu kadar rahat işgal edemezdi. Bir dönem İran-İsrail “gerginliği” üzerinden yürütülen “aptallaştırma” operasyonu, son on yıldır Türkiye-İsrail üzerinden yürütülmekte. İsrail’le yaşanan her “gerginlik” oyunun da, muhakkak İsrail düşmanı bir ülkenin başına çorap örüldü.

10 yıldır “demokratikleşme” kılıfıyla bir “aptallaştırma” operasyonu uygulanmaktadır. İç politikada üretilen düşmanlar üzerinden, bölgemizi işgal eden Batı sömürgeciliğine verilen destek gözlerden kaçırıldı. “Darbe” metaforu etrafından düşmanların üretilmesinde güdülen gaye, halka iktidarın sanki “zor” kullanılarak ele geçirildiği hissi yaşatmaktı.

Operasyona maruz kalan bazı ahmakların İslâm’la problemleri malûm. Ama, onlar bu problemlerinden dolayı şu an cezaevlerine tıkılmış değiller. Burada söz konusu olan iktidarın el değiştirmesidir. Hükümetin yaptığı Amerika’nın ve AB’nin desteğiyle eski siyasî, askerî ve adlî bürokrasiyi düzene sokmak veya ele geçirmek. Doğru, şu ân Batıcı Düzen’i yürüten iktidar el değiştirmiştir. Ama, ne düzen ne de rejim değişmemiştir.

“Ilımlılar” uluslararası güçlerin desteğiyle iktidarlarını sağlamlaştırmak için operasyonlar tertiplerken, bu desteğin karşılığı olarak da batmakta olan DÜZENLERİNİ kurtarmak için her türlü şeytani planla bölgemizi işgal eden Kuzey Atlantik Terör Paktına taşeronluk yapmakta hiçbir beis görmediler.

Bu dönemin ruhunu kavramlar üzerinden de takip edebiliriz.

Bu kavramların başlıcaları; “Stratejik Ortaklık-Stratejik Müttefiklik”, “İleri demokrasi”, “değişim-dönüşüm”…

Bu kavramlar üzerinden yürütülen “dönüştürme-aptallaştırma” ve “demokratikleşme-sömürgeleşme”nin başarılı olabilmesi için yeni iktidarın siyasî, askerî ve iktisadî alanda “güçlü” gözükmesi gerekmekteydi. Böyle bir “düzene uydurma”, “ehlileştirme” operasyonunda “güç imajı”ndan daha fazla hangi unsur gerekli motivasyonu sağlayabilirdi? “Stratejik Ortaklık” kavramı tam da bu noktada devreye sokuldu.

Bahsettiğimiz “güç imajı”nın zihinlere yerleştirilmesi gayesiyle Türkiye “3 Kasım 2002”den itibaren ekonomi başta olmak üzere her alanda birdenbire “gelişti” ve medya canavarına göre AB’yi filan yakalayıverdik. Ekonomideki toparlanmanın önceki hükümetin uyguladığı tedbirler neticesinde sağlandığını daha önce ifade etmiştik. 2000 operasyonlarıyla cezaevlerinin kanlı bir şekilde boşaltıldığını ve gerçek muhalefeti temsil eden örgütlere yine daha önceki hükümet zamanında darbe vurulduğunu da söylemiştik. Ayrıca, yaklaşık 2008’in sonuna kadar devam eden Kürt hareketinin “eylemsizlik” kararı da hükümetin oldukça işine yaradı.

Bu noktada hükümetin kendi gücüyle çözüme kavuşturduğu sosyal, siyasî ve ekonomik hangi temel meseleden bahsedebiliriz?

Birbiriyle bağlantılı olan BOP Eşbaşkanlığı ve Amerika’nın “Stratejik Ortaklığı”, “güçlü” bir iktidar görüntüsü istediğinden, Türkiye 100 yılda yapılamayanları 3-5 yılda yaparak birden “Bölgesel Güç” oluverdi. Meğerse ihtiyacımız olan Amerikancı İslâmcıları(!)ın yani “ılımlılar”ın iktidarıymış. Böylece ülkemiz “ileri demokrasi”yi hedefleyen, “bağımsız”, toplumsal “barışı” sağlayacak “birlik ve beraberlik”ten yana olan bir hükümete kavuştu.

Ortadoğu’nun tek “demokrasisine sahip” İsrail, bu süreçte, AB-D tarafından geri çekilirken yeni “ortak” Ankara öne sürüldü.

Başbakan’ın tabiriyle, hükümetin en önemli misyonu “paratoner”likti. Bu “paratoner”lik bugüne kadar iki taraflı yürütüldü. İsrail’le yürütülen “gerginlik” tiyatrosuyla, İslâm Milleti’nin duyduğu öfke Ankara üzerinde toplanarak oradan dile getirildi. Sözde İslâm Dünyası adına, Ankara’nın İsrail’e karşı koyduğu bu “sert tavır”a “sessiz” kalan Amerika’ya duyulan öfke ise, yine Ankara üzerinden yumuşatılmış oldu. İşin doğrusu bunda tamamen olmasa da, kısmî başarı sağlandığını söyleyebiliriz.

90’lı yıllarda, İslâm Dünyası’ndaki Batı karşıtı direnişi “Radikal İslâm” olarak öne çıkardığı İran’a bağlamak isteyen Amerika, aynı şeyi 2000’li yıllarda Ankara’yı öne çıkararak yapmaya çalıştı. AKP’nin iktidara gelmesini bütün dünyaya “Türkiye’de Ilımlı İslâm’ın iş başına gelmesinden rahatsız değiliz” şeklinde açıklayan Amerikan yönetiminin hedefi, 90’lı yıllarda “şiileştiremediği” Amerikan karşıtı Ehli Sünnet direnişi bu sefer Ankara’ya bağlayarak etkisizleştirmekti.

Bu hedefe ulaşabilmek için “güç” imajının “bölgesel” seviyeye çıkarılması gerekiyordu. Sanki sihirli bir değnek marifetiyle Türkiye, 3-5 sene içinde “Bölgesel Güç” oluverdi. “Biz artık Bölgesel Gücüz” derken, hükümet zihinlere şunu oturtmak istiyordu. “Bölgemizde hiçbir devlet bizim olurumuzu almadan, bizim ne düşündüğümüzü hesap etmeden politika belirleyemez, hiçbir politik faaliyette bulunamaz.” Çünkü bulunduğun bölgede “gerçek güç” olmak bu mânâya gelir.

Türkiye’nin, gerçekliği olmayan bu “imaj” içinde görünme-gösterilme gayreti Amerika’nın oldukça işine yaradığını söyleyebiliriz… Batı yararına olan politikaların uygulanmasında artık Ankara, Amerika’dan direktif “almıyordu”; bu politikaların tatbikinde “Bölgesel Güç” olmanın tabiî gereği “bağımsız” bir şekilde kendisi karar alıyordu. Batı politikalarını kendi kendine “bağımsız” olarak uygulayan Ankara’nın öne çıkması, Amerika’nın bir adım kendisini geri çekmesini sağladı. İşlerin bu şekilde yürütülmesinin neticesinde de Amerika’da “Arkadan Liderlik” kavramı ortaya çıktı.

Batı ilk defa hiçbir müdahaleye gerek bırakmayacak şekilde “kendi kendine hareket” edebilme kabiliyetine malik, bu çapta bir partnere sahip olmuştu. “Muradı kestirebilme” kabiliyeti çok gelişmiş bulunan bu “ortak”, emperyalist politikalara zarar vermediği müddetçe de iç politikada istediğini yapabilir, halka da istediği “vaat”te bulunabilirdi. Bu noktada tamamen “bağımsız”dı. Böylece iktidarın hem “Müslüman” hem de “bağımsız” görünümü sağlamlaştırıldıktan sonra, kim korkar yüzde doksanı Amerikan düşmanı olan bir halktan… İBDA Mimarı’nın hücresinin anahtarı da uluslararası güçler tarafından bu “gardiyan hükümet”e verildi; hükümet de itirazsız kabul etti. 10 yıldır yaşanan gerçeklik budur.

Hükümet bu “oyalama” ve “vaat” taktiğini, politikasının önemli bir unsuru olarak, mükemmele yakın bir şekilde çok iyi kullandı. “Kemalizm’in tasfiyesi” aldatmacasıyla, Kürtçü hareketten sol örgütlere ve İslâmcı camiaya kadar her kesim üzerinde uygulanan bu “oyalama” taktiği tesirini gösterdi. Aldatılan kitlelerin muhalefet duygularını “törpüleyerek” hükümet, BOP Eşbaşkanı sıfatıyla Batı yararına politikaları uygularken, ciddi hiçbir direnişle karşılaşmadı. Gerçekte ise, ortada tasfiye etmek için mücadele edilen bir Kemalizm filan yoktu.

Çünkü;

BM’ci, Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, yani Hristiyan-Yahudi Batı Dünyasının taşeronluğunu yapan Kemalizm’in defteri 1999 yılında İBDA’nın vurduğu ölümcül darbelerle dürülmüştü. Hükümet alnından vurulmuş yerde can çekişerek yatan müstakbel cesedi “güçlü, kuvvetli” göstermeye çalışarak göz boyadı. Hükümetin asıl niyeti, İBDA’nın yere serdiği cesedi tekmelerken rayından çıkmış düzeni yeniden formatlayarak çıkmış olduğu rayına daha güçlü bir halde oturtmaktı. “Kemalizm’i tasfiye” yalanıyla içeriye atılanların çoğu ise, eski paradigmaya mensup olmakla beraber “Batı’ya karşı durma”ya çalışan ve bunun için politika üretme gayreti içinde bulunan unsurlardı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamuoyuna duyurduğu Wikileaks belgesinden anlaşıldığına göre, bu kişilerin çoğunluğu Amerikan karşıtı bir çizgide duran ve Kuzey Atlantik Sömürgeciliğinin bölgeyi işgaline karşı çıkan, ülkenin “bağımsızlığını” savunan vatanseverlerdir. Bahsi geçen belgede, Amerika’yla anlaşarak bu kişilere karşı operasyon yapılacağı ayan beyan ifade ediliyordu. “Ilımlılar”ın bütün gayreti bu kişilerin üzerinden, onları “canavarlaştırarak” meşruiyet kazanmaktı. Sırtlarına binmiş liberaller, bu işi çok mükemmel bir şekilde becerdiler.

Pentagonun yayın organı gibi çalışan “Taraf” Gazetesi AKP iktidarının ilk yıllarında, ona meşruiyet kazandırmak için “lokomotif” görevi üstlendi. Liberallerin yayın organlarına “Taraf” ismini vermeleri planlanan operasyonun ana unsurlarından biri olarak şuurlu bir tercihti. 90’lı yıllarda İbdacıların çıkardığı ve bugün dahi hafızalardaki yerini koruyan “Taraf” dergisine binaen bu isim seçildi. 28 Şubat sürecine gelinmesinde Kemalist rejime karşı verdiği mücadeleyle oldukça pay sahibi olan “Taraf” dergisinin, akıllarda kalan bu imajından istifade ederek “Ilımlılık” ve liberal çapulculuğun arasına gerçek İslâmcı Mücadele de katılmış gibi gösterilmek istendi. Gerçekte kökten karşı oldukları “İslâmcı Mücadele”yi bu şekilde gösterme gayretinin sebebi, Müslüman camiada düzene karşı o güne kadar verdiği mücadeleden dolayı İBDA’ya karşı oluşmuş ilgi ve alakaydı.

“Taraf Dergisi” sanki, 90’larda yarım kalan işini bitirmek üzere geri dönmüş ve 2000’lerde aynı isimle günlük gazete şeklinde yayına devam ediyor algısı oluşturulmaya çalışıldı. Bu plan tutarsa 90’larda Batı sömürgeciliğine karşı verilen gerçek İslâmcı Mücadele’nin verimi “Amerikan İslâmcılığı”na bağlanacaktı. Laik rejime karşı fiili olarak mücadele etmiş ve bu mücadelede büyük başarılar kazanmış İBDA’nın, iktidarın el değiştirme sürecinde bu yolla hükümeti desteklediği yönünde bir hava meydana getirmek, “darbe”ye karşı “direnildiği” yönünde oluşturulmaya çalışılan algıyı kuvvetlendirmek içindi. Paradigma değişikliği yapıldığından dolayı bu kadar kapsamlı ve sofistike bir plana ihtiyaç duyulmuştu.

Paradigmaların değişme zamanlarında, düzenin kendi içinde, işleyişine dair “köklü” değişikliklere gidildiğinden dolayı kitleler, değişenin paradigma değil de düzenin kendisi olduğu yanılgısına düşerler. Bu yanılgıyı oluşturan en büyük sebep ise, kullanılan “darbe” olgusudur. Umumî olarak düzen değişimleri “şiddet”in araç olarak kullanılmasıyla sağlandığından, kurgulanan yeni bir paradigmanın kitleler nazarında hızlı bir şekilde kabulü için “darbe” de şiddet hissi yaşatmak gayesiyle araç olarak kullanılır. Burada hedef, kitlenin düzene karşı duyduğu “öfke”nin tatmin edilerek azaltılması ve nihayetinde bitirilmesidir. Düzenin, yaşadığı tıkanıklık yüzünden varlığını devam ettiremez hale geldiği dönemlerde gerçekleştirilen paradigma değişikliklerinde bu sebepten dolayı “darbe” motifi kullanılır.

Ortada Amerika’ya rağmen hükümete karşı “darbe” filan yapacak herhangi bir güç mevcut değilken, yürütülen yoğun propaganda faaliyetiyle, sanki, bütün hadiseleri yönlendiren, trafik kazalarından en büyük suikastlere kadar her türlü sosyal ve siyasî olayın müsebbibi, bütün örgütlerin kendisine bağlı olduğu, kollarının nerelere kadar uzandığı tahayyül dahi edilemez büyük bir güç varmış ve bu hükümet de o güce karşı mücadele ederek iktidara gelmiş havası oluşturuldu. Bu “darbe tiyatrosu”nun sahnelenmesi gerekliydi. Çünkü, “ılımlılar”a iktidar yolunu açanların, planlarını uygulamak için göreve gelecek hükümete halkın desteği uzun süreli sağlanmalıydı.

Bu şekilde gerçekleştirilecek iktidarın el değiştirme oyununda, hem hükümetin yeri garanti altına alınacak, hem de o güne kadar verilen mücadelenin gerçek sahibi kitlelere unutturulacaktı. “Bir taşla, iki kuş vurmak” bu olsa gerek.

Kasım 2012

Kocaeli-Kandıra F Tipi Cezaevi

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu