90’DAN BUGÜNE UMUMÎ BAKIŞ VE BUGÜNKÜ SİYASİ DURUM (3)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Üç bölüm hâlinde yayınlayacağımız “90’dan Bugüne Umumî Bakış ve Bugünkü Siyasi Durum” başlıklı makalenin 3. Bölümüdür. Yazarı Sayın Ali Osman ZOR’un 2012 Kasım’ında Kocaeli/Kandıra F Tipi Cezaevinde kaleme aldığı bir durum değerlendirmesidir.

adimlardergisi.com

Orduya Nüfuz ve Devrimci Süreç

“Ilımlılar”ın iktidara taşınma sürecinde belirleyici olan, ordunun durumuydu. 99 Devrim Süreci’yle dengesi iyice bozulan ordu, Pentagon’un yayın organı “Taraf Gazetesi”nin önderliğinde, medya tarafından üst üste indirilen psikolojik darbelerle iyice şaşkına döndü. Silahlı Kuvvetler’de öyle bir şok yaşanıyordu ki, adeta kurtarıcı olarak uzanacak bir eli bekler gibiydi.

Süleymaniye’de başına geçirilen “çuval” ve neticesinde çuval geçirenle işbirliği içinde bulunan siyasî iktidar tarafından yalnız bırakılma, kelimenin tam anlamıyla ordunun travma yaşamasına sebep oldu.

NATO’ya mensup bir orduya, NATO’nun patronu Amerika’nın desteklediği bir medya ve hükümet niçin saldırıyordu? Amerika bu duruma niçin sessiz kalıyordu?

Bu saldırının birinci ve en önemli sebebi “Mart Tezkeresi”ne karşı aldığı tutumla, ordu içindeki bazı unsurların NATO hiyerarşisine uymayarak Amerikan politikalarına karşı bir tavır takınmalarıydı. Bu kişiler hakkında dönemin Amerikan Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz “not ettik” açıklamasını yapmıştı. Amerika’nın Türkiye üzerinden Irak’ı işgaline imkân veren “Mart Tezkeresi”nin meclisten geçmemesinin sorumlusu olarak, Amerikan yönetimi, ordudaki bazı “subayları” işaret etmişti. Wikileaks belgesinde bu hususun altı çizilmiş, Amerikan yönetimi ile Ankara hükümeti arasında varılan anlaşmayla neyin karşılığı olarak bu subayların tasfiye edileceği belirtilmişti. Hadiselerin o belgede yazdığı şekilde seyretmesi, bugün için artık şaşırtıcı olmasa gerek. Çünkü, on yılın sonunda kimin ne mal olduğu ortaya çıktı.

Ordunun bu şaşkın hali “İdeolocya ve İhtilâl”de belirtilen “İhtilâl’in Oluş Tekniği”ne ait şu hükmün hatırlanmasını da beraberinde getirdi:

Silâhların mâlûm terakkisi karşısında silâhlı kuvvetlerin karşı olduğu hiçbir hareket başarılamaz.

Bu hükmün mânâsı ise şu;

“İhtilâl hareketi” açısından “ihtilâl yolu”nun belirlenişi: İdeolojik şuurlanmanın tek başına “araç” ifâde etmesi ve silâhlı kuvvetlerin durumu göz önüne alınırsa, bizzat orduya nüfuz etme çalışması, “ihtilâl durumu”nun olgunlaşması ve “ihtilâl hareketi” açısından ihtilâl yolunu belirler. Gençliğe ve onun vasıtasıyla orduya nüfuz yollarının aranması bizi “beklediğimiz neslin zuhuruyla, beklediğimiz ihtilâl-inkılâbın gerçekleşmesi arasında fark yoktur” hükmünün önüne getirir”(İdeolocya ve İhtilâl, Sh.87)

İhtilâl durumu” ve “ihtilâl hareketi”yle neyin kastedildiği yine “İdeolocya ve İhtilâl”de;

Görülüyor ki, gerek fert gerekse toplum planında, denge bozuluşu “İhtilâl durumu”nu, denge kurma seyri de “ihtilâl hareketi-aksiyonu”nu belirtir. Kâinatın her ân yeni seyri içinde, insanın eşya ve hadiseyi zapt memuriyeti ve bu memuriyetin “hareket içinde hareket belirtici” karakteri göz önüne alınırsa, “denge bozuluşu” ve “denge kurma” seyri ard arda kesintisiz bir süreçtir…” (Salih Mirzabeyoğlu / İdeolocya ve İhtilal / Sh.83)

99’da başlayan “denge kurma seyri” olarak “Devrim süreci” kesintisiz devam ediyor.

“28 Şubat” operasyonunda üstlendiği misyon yüzünden halkın gözünden düşen silahlı kuvetler, 99’da yediği darbelerin şokunu atlatamadan, “Kasım Darbesi”nden hemen sonra psikolojik saldırı fırtınasına tutuldu. Ordu’ya karşı yürütülen bu psikolojik harekât, 99’un sonundan itibaren başlayan silahlı kuvvetlerin -en azından bir kısmının- “dış tesir”e açık durumunun da ortaya çıkmasını sağladı. Bu durumuyla silahlı kuvvetler adeta, kapanın elinde kalacakmış gibi bir görüntü sergiliyordu. Aslında siyasî bürokrasinin de durumu ordudan pek farklı değildi. Özellikle 2001’den itibaren tesire-etkilenmeye açık bu durum, silahlı kuvvetler başta olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlar için geçerliydi. Herkesin istediği her yere sızma, nüfuz etme, etkileme fırsatı mevcuttu.

5 Aralık mağlubiyeti silahlı kuvvetlerde prestij ve motivasyon namına hiçbir şey bırakmamıştı. Devrimin elde ettiği tarihi “5 Aralık Zaferi”ni müteakip, galip ve mağlup tarafların bazen sabahlara kadar süren masabaşı görüşmeleri neredeyse 22 Ocak 2000 tarihine kadar sürdü. Bu görüşmelerin en önemli “ayrıntısı” ise, muhatabın doğrudan doğruya “Genel Kurmay” olmasıdır. Bazen rütbeleri “Albay”ın üzerine de çıkan görüşmeciler, “Genel Kurmay”ı temsilen masada oturuyorlardı.

Bu görüşmelerin çerçevesini, tanımak maksadıyla kâh onların yönelttiği ideolojik ve siyasî sorular, kâh bizim perdelenen temel meseleler hakkında getirdiğimiz eleştiriler ve çözüm tekliflerimiz belirliyordu. Her iki taraf açısından da maksat belliydi; karşılıklı tanıma isteği içinde birbirine etkilemek. Bu sürecin sonunda gelinen nokta karşılıklı deklare edilen şu iki cümleyle özetlenebilir;

-“Biz düzene karşıyız, devlete değil

-“Genelkurmay İBDA’yı vatan haini olarak görmüyor, bu ülkenin samimi bir iç dinamiği olarak kabul ediyor.”

Ilımlılar”ın iktidara taşınmasından sonra “liberaller”in öncülüğünde galiştirilen psikolojik harekâtın tesiriyle apışmış durumda bulunan Genel Kurmay, istese de bu saldırıya karşılık veremezdi. Çünkü karşılık verebilecek “moral güç”ten yoksundu. Sosyal ve siyasî, iç ve dış destekten mahrum olan ordu, medya marifetiyle “canavarlaştırılarak” yalnızlaştırılmıştı. Ordu hakkında söylenenlere baktığımızda, uygulamaya ait doğru bir çok hususun dile getirildiğini görebiliriz. Fakat, bunların söylenişindeki niyet ve hedeflenen netice yanlıştı. Yapılmaya çalışılan, BOP kapsamında bazı unsurlarıyla NATO çizgisinin dışına çıkma temayülü göstermeye başlayan orduyu yeniden hizaya sokmaktı.

“Ilımlılar” üzerinden BOP saldırısına karşı olup da, bir türlü hâlini dili dönüp anlatamayan bir çok kesimin yaşadığı bu sıkıntılı durumu, silahlı kuvvetler de yaşamaktaydı. AKP o güne kadar düzen muhalifi bir çok kesimin desteğini arkasına aldığından veya apıştırdığından, meydanda muhalefet adına eski paradigma mensubu “sabıkalı” tiplerin çıkardığı sesten başka bir ses duyulmuyordu. Halbuki “düzen değişimi” hissiyatı yaşatılırken, aslında BOP Eşbaşkanlığı tesis ve tahkim ediliyordu. “Sabıkalı” tiplerin bunu dile getirmesi, onlara karşı “öfkesi” halâ tazeliğini koruyan halkın nazarında pek bir mânâ ifade etmiyordu. Bu “öfke”nin ve beraberindeki coşkunun sebebinin 28 Şubat saldırganlığına karşı İBDA’nın verdiği mücadele olduğunu unutmayalım.

Düzen belki de tarihinde ilk defa bu çapta “muhalefetsiz” kalmıştı. Sanki gözlere mil çekilmiş, kulaklar kör tıpayla tıkanmıştı. Başbakan meydanlarda BOP’un Eşbaşkan’ı olduğunu avazı çıktığı kadar haykırıyor, tınlayan yok. “Amerika stratejik ortak” diyor, “hedefimiz AB” diye ilân ediyor ama, ne gören var, ne duyan. Aynı ânda BOP saldırısı İslâm Dünyasında bütün vahşeti ve dehşetiyle devam ederken, işgal orduları Müslümanları kıyma makinesinden geçirir gibi doğruyorlardı.

Anlaşılıyordu ki, öfkesi tavan yapan kitlenin “gazı” AKP’nin iktidara taşınmasıyla birlikte alınmıştı. Şartlar, iradesini kitlenin algısına teslim edenlere hiçbir suretle muhalefet şansı tanımıyordu.

Öyle bir muhalefet olmalıydı ki, bütün kesimlerin hakikatini ifâde edebilen bir dile sahip olarak, düzen karşıtı bütün hareketleri kendine bağlayabilmeliydi. Ve bu dile uygun göstereceği fiili politik tutumla da ordu başta olmak üzere her kesime güven vermeliydi. Aslında bahsettiğimiz bu duruş 2000 sonrası dönemin ruhuna da uygundu.

99’da, mücadele devletin en üst seviyesinde muhatap bulmuştu. Mücadelenin ulaştığı bu seviye geriletilmeden sonraki dönemin basamağı yapılarak “Devrim Süreci” devam ettirilmeliydi. Hâliyle mücadelenin istediği seviye, artık, bütün kesimlerin hakikatini kendi dünya görüşümüz zaviyesinden dile getirerek, muhalefetin merkezi olmayı gerektiriyordu. Şartların dayattığı bu durum baş düşman “Haçlılar Dünyası”na hangi mihrak etrafında karşı durulabileceğini de ihtar etmekteydi. Aslında BOP taşeronlarının iktidara taşınmasıyla birlikte şartların ihtar ettiği bu durum, farklı kesimlerin de beklentileri arasındaydı. Hâliyle mevcut durumda fayda vermeyecek ayrılık noktalarını kaşımadan, doğrudan BOP saldırısına karşı cephe alıcı bir dili, İslâm dışı çevrelerden de bir çok kesim kabule hazırdı.

Amerika, Haçlılar Dünyası’nın merkezine kendini koyarak “Ya Bizdensiniz, Ya Onlardan!” diyerek BOP saldırısını başlattı. Bu saldırı sürecinde iktidara gelenler “Biz BOP’un Eşbaşkanıyız” diyerek zaten taraflarını belli ettiler.

Baş düşmanın gerçekleştirdiği bu saldırı, devrimci mücadelenin bulunduğu noktaya uygun “biz” ve “onların” izahı yapılarak aynı seviyede karşılanmalıydı. Bu seviye tutturulup, bu saldırıya karşı olmakla birlikte dili dönüp hâlinin izâhını yapamayan bütün kesimlerin kendi zaviyesinden ifâdecisi olarak onları kendine bağlayacak İslâm temelli devrimci mücadele, bu “kontra” atılımıyla, apışmaya sebep olan “ılımlılar”ın iktidarıyla ortaya çıkan fırsatı da değerlendirmiş olacaktı. İBDA’nın 90 yılından beri şehitler ve gazilerle, kan, can pahasına verdiği mücadelenin ardından bedavadan iktidara yerleşen BOP taşeronlarının maskesini düşürecek siyasî tavrı, ancak bu çizgiye mensup olanlar koyabilirlerdi. Bu da bütün anti-emperyalist kesimler adına direnişin merkezini teşkil etmek mânâsına gelirdi. “Ilımlılık”ın, gelişimi engellenemeyen “Devrimci İslâm”a mânî olmak ve İslâmcı Mücadeleyi pasifleştirmek için kurgulandığını bilmeyen mi vardı? Aynı şekilde, Devrimci İslâm’ın temsilcisi İBDA’nın anti-emperyalist duruşu konusunda da bütün bu kesimlerin hemfikir oldukları da bir gerçek. Haliyle BOP saldırısının taşeronu “Ilımlılar”a karşı durabilmek için ancak, gerçek İslâm temelli bir muhalefetle mümkün olabileceğini kavramak için fazla bir zekâya lüzum yoktu.

“Ilımlılık” ile Devrimci İslâm arasındaki kolayca anlaşılabilir bu bağ, BOP saldırganlığının iktidarsız kılmaya çalıştığı ordu başta olmak üzere, bütün kesimleri İBDA’nın “nüfuz” alanı içerisine itmiştir. Hadiselerin tabiî gidişatı içinde ortaya çıkan bu durumda yapılması gereken, “nüfuz” alanına girmiş herkese İBDA’ya ulaşabileceği yolları açmak olmalıydı. “Denge kurma seyrinde” ortaya çıkan bu “yeni” durum, “yol açıcı” keyfiyete haiz kadroların varlığını da zorunlu kılmaktaydı.

Çünkü;

Gençliğe ve onun vasıtasıyla orduya nüfuz yollarının aranması bizi “beklediğimiz neslin zuhuruyla, beklediğimiz ihtilâl-inkilâbın gerçekleşmesi arasında fark yoktur” hükmünün önüne getirir.”

Ayrıca, orduya “nüfuz” çalışması ile değişim yollarından olan “Askerî Darbe” birbirine karıştırılmamalı.

Askerî Darbe: Silahlı kuvvetlerin hükümet darbesi ile yönetime el koyması ve inanılan sistem doğrultusunda iktidarın niteliğini ve dolayısıyla düzen değişimini gerçekleştirmesi…” (Salih Mirzabeyoğlu / İdeolocya ve İhtilâl, Sh.35)

Orduya nüfuz ise, değişim yolunu “Halk İhtilali” olarak belirleyen anlayışın, “ihtilâlin oluş tekniği” bahsinde, ihtilâl yolunun belirlenişinde temel unsurdur. Yani, devrime, devrimci güçlere mani olabilecek düzen silahlı kuvvetlerinin “nüfuz” çalışmasıyla “etkisizleştirilmesi”dir. Bu ya devrimin tarafına geçmeleriyle sağlanacak, ya da tarafsız kalmalarıyla. Haliyle Silâhlı kuvvetleri devrime karşı duramaz hâle getirmek için yapılan “nüfuz” çalışması “Halk İhtilâli” kapsamında değerlendirilir. Aynı şekilde siyasete “nüfuz” çalışması da bu kapsam dahilindedir.

Dolayısıyla şartların oluştuğu, “denge kurma seyri”nin yaşandığı devrim sürecinin bir aşamasında, silahlı kuvvetlere yönelik “nüfuz” çalışmasının başarıyla sonuçlanmasıyla birlikte “son darbe” indirilerek iktidar ele geçirilir. Silahlı kuvvetlerin devrim kadroları tarafından yürütülen “nüfuz” çalışmasıyla, devrime karşı “etkisizleştirilmesi” yani karşı çıkacağı şartların kaldırılması, siyasî iktidarın kendisini koruyan güçten mahrum olacağı mânâsına gelir. Siyasî iktidarın bu güçsüz hâli “son darbe”yi indirme şartlarının oluştuğunu gösteren durumdur.

BOP saldırganlığına karşı çıkmak isteyip de çıkamayan unsurların, bu karşı çıkma istekleriyle İBDA’nın “tesir sahasına” girmeleri, “nüfuz” çalışmasının en üst seviyeden yapılması gerektiğini ihtar eden bir durum olarak, “esas darbe”yi indirmek için şartların olgunlaştığını da göstermekteydi.

“Yapılması gereken”e nisbetle yapılanlar da oldu, yapılmayanlar da… Fakat her halükârda “Devrim Sürec” denge kurma-ihtilâl hareketi safhasıyla devam ediyor. Orduya “nüfuz” çalışması, şartlar nasıl olursa olsun temel devrimci görev olarak halâ karşımızda durmaktadır. Çünkü;

Silâhların malûm terakkisi karşısında silâhlı kuvvetlerin karşı olduğu hiçbir hareket başarılamaz.”

Bu hükmün açıkça ifâde ettiği gerçek ise şudur:

Mücadeleyi hedefine ulaştırabilmek ancak, silahlı kuvvetleri alt edebilecek ona denk bir gücün teşkiliyle mümkün olabilir. Bu gücün teşkiliyle orduya “nüfuz” çalışmasının mümkün olabileceği, ordudaki subay yerine geçen devrim kadrolarının görevlerinin ne olduğunu da gösterir.

Söz konusu olan, karşı durması sonucunda devrimin başarılamayacağı, bundan dolayı da “etkisizleştirilmesi” zaruri silâhlı bir güç. Bu gücün “etkisizleştirilmesi” için gerekli olan ise, ona denk bir karşı gücün teşkil edilmesidir. Teşkil edilecek bu güç de, “nüfuz” çalışmasını yürütecek ve bu çalışma kapsamında gerekirse orduyla göğüs göğüse gelecek devrim “kadro”larıdır.

Yukarıdaki mânâya nisbetle “kadro”, ordudaki subaya denk gelir. Muharip veya muharip olmayan sınıfıyla bir orduda “subaylar” ne ise, örgüt kadroları da, ordu ruhuna sahip olarak odur. Yanlış anlamaya mahal vermemek için;

Devrim Süreci boyunca orduya “nüfuz” çalışmasının nasıl yapılacağı, şartların tahliliyle ortaya çıkacaktır. Bu mânâda 99, başından sonuna kadar orduya “nüfuz” çalışmasıyla geçmiştir. 5 Aralık’ta ise, bu çalışma en zirveye çıkmıştı. “Kadro” görüntüsü içinde bu çalışma, daha farklı şekilde 5 Aralık’ın ardından devam ettirilmiştir.

Anlaşılıyor ki, silâhlı kuvvetlere yönelik bu çalışma sadece “masa başı” faaliyetiyle mahdut değildir. Dost ve düşmanca duyguların dönemsel olarak değişerek karşılıklı yaşanacağı bir süreçtir ve bu sürecin hedefine uygun, doğru götürülebilmesi için de hem siyasî hem de askerî alanda kadro seviyesinde ve görüntüsünde yürütülmesi açık. Düşmanca yürütülen ilişkilerin fırsat yakalanınca siyasî olarak da devam ettirilebilmesi için, ilişkiyi yürüten kadroların karşı tarafın algısına sahip olması gerekir. Bu kabiliyete sahip kadrolar işte o zaman hakikati karşı tarafa intikal ettirerek yedirebilirler. Hakikati farklı şekillerde ifâde edebilmek hakikati değiştirmez, sadece hakikatin daha fazla ve farklı kesime “nüfuz” etmesini sağlar.

Düzeni korumak ve kollamakla görevli silahlı kuvvetlere “nüfuz” çalışması “yapılsın mı, yapılmasın mı?” çerçevesinde tartışılabilecek tali bir mevzu değildir. İktidarın askeri karakterine binaen, karşı karşıya gelecek her iki gücü de alâkalandıran taraflarıyla “oluş tekniği” bahsi içinde değerlendirilerek “çözüme” kavuşturulması gereken temel meseledir. Haliyle “yapılsın mı, yapılmasın mı?” gibi bir garabetin bu meselede yeri yoktur.

Ordunun tesire açık olduğu bu süreçte, “ılımlılar” başarılı olmuştur. Eğer AKP’nin yürüttüğü çalışmalar başarısız olup, silahlı kuvvetlere “nüfuz” edemeseydi 10 yıldır iktidar koltuğunda oturamazdı.

99’da yenilen darbeler ve daha bu darbelerin etkisi geçmeden Süleymaniye’de Amerika’nın başına geçirdiği çuval, orduda derin bir travmaya sebep oldu. Siyasî iradenin çuval hadisesinde gerekli tavrı ortaya koymaması, orduda yalnızlık duygusunu iyice artırdı.

Asıl kırılma “kozmik oda” baskınıyla yaşandı. Bu baskına izin verenler şu an “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezasıyla yargılanmakta olup, Silivri Cezaevi’nde yatmaktadırlar. Yalnızlık duygusu “Kozmik oda” baskınıyla yerini “yenilmiş”lik duygusuna bıraktı. Çünkü, “Kozmik oda” baskınıyla ordu, BOP saldırganlığı tarafından o gün teslim alındı.

Bu baskında Baran Dergisi’nin “Allahsız İslâmcılık” kapağının bulunduğu sayının da çıkması, orduya karşı yürütülen faaliyetin hedefine ulaşma yolunda bir gösterge kabul edilebilir. Bu “Allahsız İslâmcılık” tabiri o günlerde o kadar tutulmuştu ki, rahmetli Ömer Lütfi Mete aynı isimle bir de kitap yazmıştı.

BOP saldırganlığı silahlı kuvvetlere hafızasında saklı Batı karşıtı fetih ordusu olduğunu unutturmaya çalışırken, biz de bu saklı gerçeği ona hatırlatmaya çalışacağız. Bu çalışmanın ancak, kadro keyfiyetiyle yapılabileceği de her zaman bizim hatırımızda olmalı.

Hesaplaşmanın Tarafları ve Son Durum

Dünya çapında hesaplaşmanın yaşandığı bugün, Batı sömürgeciliğinin zaferinden söz etmek mümkün değil. Üç günde Bağdat’ı, iki günde Şam’ı, dört güde Tahran’ı almak için yola çıkanlar, hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Gelinen son noktada plânların yeniden gözden geçirilerek “zararın neresinden dönersen kâr” hesabı, girilen bu yoldan çıkma düşüncesi var. Fakat, bu o kadar da kolay olmayacak, savaşı başlatma gücüne sahip Batı’nın, onu durdurabilmek için şu ân elinden pek bir şey gelmiyor. Pandora’nın kutusunu çok kolay açtı, ama, o kadar kolay kapatamayacak gibi…

Bu büyük hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının yüzde seksenini yiyip bitirenlerle, kaynakların yüzde yirmisine mahkum edilmiş yüzde sensen arasındadır.

Dünya nüfusunun yüzde yirmisine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde saldırırken, bu saldırıya cephe cephe direnen geri kalan yüzde seksen, henüz bir liderliğe kavuşmuş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten, yüzde seksenin birlik ve beraberliğini bozarak, güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir.

Büyük hesaplaşma özellikle son on yıldır bölgemizde yoğunlaşmış ve şu ânda da içinde bu büyük hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “bölge savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemize yapılan saldırının adı da BOP’tur.

Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, BOP taşeron örgütleriyle, bu örgütlere direnen millî güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise, İslâm var.

BOP Eşbaşkanı bu hükümet, İBDA’nın düzene karşı verdiği devrimci mücadelede  -buna radikal İslâm diyorlar- indirdiği ölümcül darbenin ardından iktidara gelmiştir. Bu hükümetin “Haçlılar Dünyası” tarafından kurgulanmasında ve körüklenmesindeki tek sebep, gerçek İslâm İBDA’nın yürüttüğü iktidar hedefli devrimci mücadelenin önünü kesmekti.

İktidara geldiği daha ilk günlerde BOP’un Eşbaşkan’ı olduğunu büyük bir gurur ve pervasızlıkla halkımıza deklare eden bu hükümete, halkın seçtiği değil de, insanımızın üzerinde yapılan etkili zihni bir operasyonla, demokrasi oyunu içinde halka “SEÇTİRİLEN” demek daha doğrudur. Medya marifetiyle halka “İSTETTİRİLEN” bu hükümetin, gerçekte insanımızı temsil etmediği, on yıllık icraatı neticesinde açıkça görülmüştür. Hâlen ve yine medya marifetiyle bu halk desteğinin devam ettiği algısı yaşatılmaktadır.

Bu hükümet, Amerika’nın, İBDA’nın temsil ettiği gerçek İslâm’ın gelişimine mâni olamayınca, bu gelişimi pasifize etmek için kurguladığı “Ilımlı İslâm” paradigmasının iktidara taşınmış siyasi örgütüdür. Bu “kurgu” göz önüne alındığında, hükümetin halkın hissiyatına tercüman olmaktan ziyade, hissiyata tercüman oluyor görüntüsü altında kendisini körükleyerek iktidara taşıyanların politik hedeflerinin aracısı olduğu görülür. Bu hedefler doğrultusunda bölgemizde yoğunlaşarak devam eden savaşın “aracı”dır bu hükümet. Bu mânâda kesinlikle, hissiyatı istismar edilerek “rızası” çalınan, yüzde doksana varan çoğunluğuyla Amerika ve İsrail düşmanı olan bu halkı temsil etmiyor. Peki kimi temsil ediyor?

Gerçek İslâm -İBDA-‘nın önünü kesmek için “Ilımlı İslâm” paradigmasını kurgulayan ve bu paradigmanın siyasî örgütü olarak kendisine iktidar yolunu açanları temsil ediyor. Kuzey Atlantik sömürgeciliği, Hristiyan-Yahudi birliği AB ve bunların yasadışı örgütleri IMF, Dünya Bankası, NATO… bu hükümetin şuurlu olarak temsil ettikleridir. Yani Hristiyan-Yahudi Batı Dünyası…

Ülkede uzun süredir egemen olan bu güçler, ilk defa bu özellikte bir hükümetin şahsında temsil edilmektedirler. Hükümetin temsil ettiği dini, siyasi, sosyal ve ekonomik uluslararası güçler yeni değil, muhtevasıyla bizatihi hükümetin kendisi yenidir. Geçmiş hükümetler de aynı uluslararası güçlerin temsilciliğini yapmış, emperyalist politikaların aracısı olmuşlardı. Fakat onlar, bu hükümetin yaptığı derecede gerçeği “Amerikan Türbanı”yla örtememişlerdi.

Hükümetin temsil ettiği bu uluslararası güçlerin Tanzimat’tan bu yana devam eden etkisi ve son elli yıldır ülke siyasetindeki tartışmasız egemenlikleri sebebiyle, eski adamlarının direniş göstermelerine fırsat tanımadan onları tasfiye edip, kurguladıkları yeni paradigmayı iktidara taşımaları bu aşamada çok da zor olmadı. Zor olan kısım, şekli demokrasi oyununun sahneleneceği aşamaya kadar olan süreçti.

Düzeni yürüten eski paradigma mensupları içinden düzenin gerçek sahiplerine karşı direnme girişimleri olmuşsa da, nasıl karşı çıkılacağı bilinmediğinden başarı sağlanamamıştır. Her paradigma değişiminde görülebilecek bu “problem”, karşı çıkmaya çalışanların toplama kampı mantığıyla tesis edilen cezaevlerine tıkılmasıyla çözülmüştür.

Daha iktidara geldiğinin ilk günlerinden itibaren uyguladığı özelleştirme politikasıyla ülkeyi Ofere-Tafere yağmalatarak temsil ettiği uluslararası sermayeye diyet borcunu ödemeye başlayan hükümetin, zamanla etrafında yeni çıkar grupları da teşkil etmedi değil. Uluslararası sermayeyle sıkı bağlantı içinde hareket eden bu yerel yeni çıkar gruplarının hükümet etrafında kümelenmesi, paranın farklı bir kesime “halka halka” sistemli olarak dağıtılmasına da yol açtı. Hükümete halk desteğinin kotarılmasında kullanılan unsurların başlıcası olan “halka halka” işleyen bu “para” ilişkisi, desteğin devam etmesini sağlamak ve hükümet yanlısı yeni bir kitlenin teşkili için verilen “rüşvet” niteliğindeydi. Ayrıca aracısı olduğu Emperyalist politikaları BOP Eşbaşkanı sıfatıyla uygularken ses çıkarılmaması maksadıyla “halka halka” halka dağıtılan “sus payı” özelliği de taşıyordu.

Ben tüccarım her şeyi satarım!” diyen Eşbaşkan, bu süreçte “İmân” alım satımında da oldukça mahir olduğunu gösterdi. “Ilımlılık”ın misyonuna uygun olarak demokrasi içinde İslâm’ın yaşayabileceğine inananların ve bunu benimseyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Dikkat ediyorsanız “Şeriat” kelimesi sanki yasaklanmış gibi ve artık neredeyse pek kullanılmıyor.

Her alanda, Amerikan tipi politikacının şahsında tecelli eden “Ilımlı İslâmcılık” tarafından kuşatılan halkımız, Hristiyan-Yahudi Batı’ya karşı var olan reflekslerini büyük oranda yitirmiş durumda. “Ilımlı İslâmcılık” tarafından BOP’un hedefleri doğrultusunda yürütülen “aptallaştırma”, “ehlileştirme” ve “düzene uydurma” operasyonu, zahiren on yıldır başarıyla yürütülüyor gibi gözüküyor. İnsan zekâsı hedef alınarak yapılan bu operasyonun sebep olduğu zihin kamaşması, bedahet hâlinde ortada olan mevzularda bile kendini göstermektedir. Bundan istifade ederek Irak ve Libya parçalandı. Suriye parçalanmak için saldırı altında, Afganistan işgali ise bütün şiddetiyle devam etmekte.

BOP taşeronu bu hükümetin erketeliğinde gerçekleştirilen bu saldırılarda, saldırıya muhatap olan Irak, Libya ve Suriye devletlerinin üçünün de bölgede İsrail’i tehdit eden ülkeler olması mevcut iktidarın neyin “aracı” ve gerçekte kimi “temsil” ettiğinin açık göstergesidir.

Bir taraftan, son tahlilde İsrail’in güvenliği, onu tehdit eden ülkelerin parçalanmasıyla garanti altına alınırken, diğer taraftan da ülke içinde siyasi ve askeri bürokraside yapılan tasfiye operasyonlarıyla iktidar sağlamlaştırıldı. En ufak bir muhalif duruşa tahammül edemeyen hükümet, ne kadar Batı karşıtı varsa “cezaevi”, “işsiz bırakma”, “itibarsızlaştırma” gibi hukuk ve ahlâk dışı yöntemlerle hepsini birden etkisizleştirerek bugün, sorunsuz bir şekilde iktidar koltuğunda oturmaktadır.

BOP saldırısının stratejik hedefini daha iyi anlayabilmek ve “Eşbaşkanlık” mânâsını kavrayabilmek için Büyük Doğu Mimarı’nın şu hükmüne dikkat etmek gerek;

20. Asırda ve 21. asır eşiğinde Haçlılar dünyasının stratejisi, İslâm hisarını dışından zapt etmek değil, Truvalıların tahta atı şeklinde, gafil milletlere sahte kahramanlar imâl edip onu içinden düşürmektir.” (Necip Fazıl Kısakürek / Doğru Yolun Sapık Kolları, Sh.143)

Bu hükmün ispatı halinde bugünkü siyasi durum budur. “Ilımlı İslâm”, BOP, BOP Eşbaşkanlığı, gaflet, aptallaştırma, ehlileştirme, düzene uydurma… Bu kavramların yan yana dizilmesiyle dahi, hükümetin misyonuyla birlikte siyasi manzara, bedahet hâlinde hemen görülüyor.

Değiştiği hissi yaşatılan batıcı düzen değişmemiştir. İktidarın el değiştirmesiyle birlikte paradigma değişmiştir. Kuklaların değişmesiyle düzen değişmez. Fakat şu da inkâr edilemez, düzenin deri değiştirme süreci “değerlendirici şuur” için bir takım faydalarla birlikte, bazı zararlar ve birçok fırsatlar da barındırdı; hâlen de barındırmakta.

2002 Kasım’dan bugüne diğer bir önemli değişiklik ise, uluslararası siyaseti yönlendiren merkezlerin siyasî ve askerî güçlerinde yaşanmakta. Ankara’nın “bölgesel güç” imajını sağlayan “stratejik ortak” Amerika’nın on yıl önceki siyasî ve askerî gücü ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Amerika, on yılda daha da gerilemiş ve güçten düşmüştür. Hükümeti doğrudan ilgilendiren bu durum, Ankara’da hem iç, hem de dış politikada farklı arayış ihtiyacını doğurabileceği gibi, beklenmedik politik tutumların ortaya çıkmasına da sebebiyet verebilir. İhtimâl kaydıyla söylediğimiz bu durumun aslında, işaretleri de yok değil. Daha sonra bu konuya tekrar değinmek üzere kendi adımıza şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz; şu an Ankara’nın, kafası en karışık adamı R. Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’ın her hâlinden kendi içinde bir kırılma yaşadığı belli oluyor. Suriye konusunda gelinen son noktanın, yaşadığı bu kırılmayı tetiklediği kanaatindeyiz. İleriki günlerde, Başbakan’ın yaşadığı bu kırılmanın hangi yöne seyredeceğini hep beraber göreceğiz. Sermeyesi tükenen tüccarın kara kara düşünmesine misâl, Erdoğan da, on yılda “stratejik ortağıyla” yapacağını yapmış olarak, idaresi mümkün olmayan bir noktaya geldiğini görerek, bundan sonraki süreçte ne yapacağını düşünmektedir. Kırılmanın müsbet tarafa seyretmemesi için her türlü olumsuz şartın var olduğu Ankara’da, yine de belli olmaz. Beklenmedik farklı tutumların ortaya çıkması, belli mi olur, belki de Başbakan’ın hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını değiştirebilir. Fakat bugünkü geldiği noktanın, Erdoğan için pek de iç açıcı bir görüntü arz etmediği aşikâr. Bir de;

İktidarı şahsî emeği veya teşkilatının verdiği mücadele neticesinde değil de, İBDA’nın 90 yılından itibaren Kemalist rejime karşı verdiği mücadelenin ve bu mücadelede indirdiği ölümcül darbelerle rejimi diz üstü çökertmesinin ardından ele geçirdiği gerçeğinin peşini hiç bırakmamasını eklerseniz, Başbakan’ın kafasının ne denli karışık olabileceğini daha iyi kavrayabilirsiniz.

Gerçeğe en yakın şekilde ortaya koymaya çalıştığımız mevcut siyasî manzara ve bu manzara karşısında belirlenmesi gereken tavra dair söyleyeceklerimize alt yapı teşkil etmesi bakımından, birbiriyle alakalı bazı mevzular üzerinde durmakta fayda olduğu inancındayız.

“Hükümetin Desteklenip Desteklenmemesi” Üzerine

Buraya kadar ele aldığımız meselelerden, geçen on yıla ait olmak üzere BOP’çu ılımlılara karşı alınması gereken tavrın bizim açımızdan ne olduğu anlaşılmıştır herhâlde. “BOP Eşbaşkanlığı”nı yürüten bu hükümetin desteklenip, desteklenmemesi gibi daha müşahhas bir çizgide meseleyi açmamız gerekirse…

Son bir iki yılda etkisi azalmakla beraber, Amerikan tipi medya tarafından öyle bir hava oluşturuldu ki, AKP iktidarını desteklemeyenler neredeyse vatan haini muamelesi görmeye başladılar. Son bir-iki yılda etkinin azalmasının sebebi ise, bu propaganda savaşında önde giden Liberallerin kenara itilmeleridir. 2010 yılından itibaren başlayan Liberal-Ilımlı çatışması şiddetlenerek devam etmekte.

Ergenekon operasyonlarıyla oluşturulan sahte kutuplaşma ortamında hükümeti desteklemeyenler “Ergenekoncu” olarak yaftalanırken, destekleyenler de AKP’li damgası yediler. Bir siyasî-sosyal gruba mensup olmakla, o siyasî-sosyal grubun herhangi bir hamlesini desteklemek veya karşı çıkmak birbirine karıştırılır oldu. Mensup oldukları topluluklarda davaları adına hiçbir varlık gösteremeyen dar kafalı tiplerin ısrarla devam ettirmeye çalıştıkları bu sahte kutuplaşma ortamından sadece BOP saldırganlığı kârlı çıkmaktadır. Çünkü bu sahte kutuplaşmayla perdelenen, BOP saldırganlığı ve ona karşı ortaya konulan direniştir. Bu direniş açığa çıkmasın diye, zaten, insanlar “şucu-bucu” olarak yaftalanıyor.

Oluşmasında liberallerin öncülük ettiği, şu an ise, daha çok “yandaş” denilen hükümete yakın medyanın devam ettirdiği sis perdesini dağıtıp, gerçek gündemi ve temel çelişkiyi ortaya koymak da bizim görevimiz olmalı. Bu görev yerine getirilirken benzerlerine ancak kahvehane sohbetlerinde veya çocuk mızmızlığında rastlanabilecek tavır ve tutumların benimsenmesi hayâl dahi edilemez-edilmemeli.

Hükümetin desteklenmesine yönelik, uluslararası güçlerin desteğiyle yürütülen medya kampanyası malum… Bu kampanya bugüne kadar o kadar şiddetli yürütüldü ki, iktidarın uyguladığı politikalara karşı çıkmak isteyenler dahi, yürütülen propagandanın çapı ve şiddetinden dolayı “suçluluk” duygusu içine girdiklerinden ve cesaretleri kırıldığından, düşündüklerini tam olarak ifâde edemez oldular.

Batıcı Düzen yararına hükümetin desteklenmesini adetâ “İlahi emir”miş gibi dikte eden merkezlerin, aynı şeyi gizli ve açık yollarla bizden de istedikleri sır değil. Bu desteğin verilmesini isteyen malum çevreler, acaba, bu istediklerini hangi ideolojik ve politik gerekçelere dayandırmaktadır?

“Ham yobaz, kaba softa” tayfasının Amerika tarafından “ılımlı” vasfı kazandırıldıktan sonra, Büyük Doğu kaçkınlarının veya Onun “düşük çocukları”nın başatlığında partileşip, iktidar koltuğuna oturmalarını ne adına ve kime karşı desteklememiz gerekiyor? Hükümetin herhangi bir icraatının mücadelenin yakıtı olarak desteklenmesiyle, hükümetin tüm icraatlarının kökten desteklenmesini birbirinden ayırarak yine sormak durumundayız ki, hangi ideolojik ve siyasî faydaya nisbetle bu destek bizden isteniyor?

90’lı yıllarda İslâm Devrimi’nin -İBDA’nın- önünü kesmek için körüklenen “ılımlılar”a, Devrim adına konulan siyasî ve askerî sert tavrın, hiç “beklenmedik” bir şekilde iktidara taşındıklarında onlara desteğe dönüşmesini gerektiren, ne türlü önemli değişiklikler yaşandı?

Hükümetin desteklenmesini savunanlar derse ki, “Bu hükümet Kemalist rejime karşı dik duruyor. Bu dik duruşundan dolayı darbe yapmak isteyen eski paradigma sahiplerini etkisizleştirdi.”

Biz de deriz ki, bu külliyen yalan! Belli egemen güç merkezleri tarafından oluşturulmuş bu büyük yanılgının, en ufak bir gerçeklikle uzaktan yakından alâkası yoktur.

Çünkü;

90 yılında Amerika’nın Irak’a saldırısıyla meydan yerine çıkan, hemen arkasından da “Tüm İktidar İBDA’ya!” şiârıyla devam eden İhtilâlci Mücadele, 99’a gelindiğinde zirveye çıkmıştı. Batı’ya “ılımlı İslâm”ı kurgulamak zorunda bırakan ve bu yapıya iktidar yolunu açmak için 28 Şubat Operasyonu’nu tezgâhlatan sebep, bu mücadelenin önlenemez yükselişiydi. 99 yılında ise, o güne kadar devrim adına vurulan darbelerden bitap düşerek “leş” hâline gelmiş düzene, İBDA’nın “esas darbe” niteliğinde indirdiği ölümcül darbeyle, neredeyse ortada Kemalist-Memalist rejim kalmadı. Siyasî ve askerî aygıtları işlemez hâle getirilerek, can çekişir şekilde dizleri üzerine çökertilen rejim, bitkisel hayata girmiş olarak komada fişinin çekileceği günü bekliyordu. Bu hükümet, İBDA’nın rejime indirdiği bu bitirici darbenin ardından iktidara geldi. Ortada “dik duracak” bir rejim filân kalmamıştı. Denildiği gibi ortada güçlü bir rejim olsaydı, zaten AKP’nin iktidarı tasavvur dahi edilemezdi. Hükümetin yaptığı, İBDA’nın alnının ortasından vurarak yere serdiği cesedi, kitlelere kanlı canlı göstererek tekmelemek ve tekmeletmekten ibarettir.

Hâliyle ortada darbe-marbe yapacak güçte bir yapının varlığı da söz konusu değildi. Hükümetin “dik durduğu”, varlığına meşruiyet kazandırmak için uluslararası güçlerin desteğiyle bizzat kendisinin ürettiği hayâletlerdi. İBDA’nın verdiği Devrimci Mücadele’nin hedefine ulaşmasına mani olmak için kurgulandığını, körüklendiğini gizlemek niyetiyle bu dünyada işi bitirilmiş olanların hayâletine karşı dik duran(!) hükümet!

Ayrıca, on yıldır sinsi, mahcup şekilde örtülmek ve Müslümanlar başta olmak üzere bütün toplum katmanlarına kanıksatılmak istenen şu gerçeklere dikkat:

Düzenin eski yürütücüleri Hristiyan-Yahudi Batı hayat tarzını insanımıza dayatırken suçlu oluyor da, aynı “HAZCI” hayat tarzını İslâmî kılıfla dayatan, insanımıza benimsetmeye çalışan “ılımlılar” niçin suçlu olmuyor?

Düzenin eski yürütücüleri Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci ve daha bilmem neci vatan haini muamelesi görüyorlar da, bu hükümet Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci olurken niçin aynı muameleyi görmüyor?

Üstelik bu hükümet kadroları daha iktidara gelmeden, ısınma turları attıkları dönemde “değiştik-dönüştük” diyerek ellerinden, ayaklarından, kalplerinden ve beyinlerinden Batı’ya, Amerika’ya, NATO’ya, AB’ye, BM’ye, uluslararası sermayeye, hâsılı “Haçlılar dünyası”na bağlılıklarını ilân etmediler mi? İktidara geldikleri günden bugüne geçen on yıl boyunca da BOP Eşbaşkanı sıfatıyla bu bağlılıklarına sadık kaldıklarını uyguladıkları politikalarla kâmilen göstermediler mi?

Ecevit, uluslararası eli kanlı terör örgütü NATO’nun kıçını toplasın diye Afganistan’a asker gönderirken İslâm düşmanı oluyor da, aynı şeyi bu hükümet yapınca neden bir sessizlik duvarı örülüyor?

Özal, Amerika’nın Irak işgaline erketelik yaptığında gördüğü tepkiyi, onun yaptığını misliyle yapan, Libya ve Suriye’yle devam eden, bu yetmiyormuş gibi, Batı sömürgeciliğine direnişin sembolü ve İsrail’in korkulu rüyâsı hâline gelmiş bağımsız iki Ehl-i Sünnet ASÎ liderin -Saddam ve Kaddafi- Haçlı istilâ orduları tarafından katledilmesine bilerek, isteyerek, bütün zihni melekeleri sağlıklı olarak yardım ve yataklık misyonunu yerine getiren bu hükümet ve BOP’un Eşbaşkanı niçin görmüyor? Niçin tüm bu ihânetlerine rağmen hükümete ve onun başına karşı gerekli tepkiyi ortaya koymayarak “hoşgörülü” bir yaklaşım sergileniyor? Üstelik Yahudi’nin taktığı “en cesur insan” madalyasını hükümet halâ göğsünde taşımaya devam ediyor.

Hükümete destek sağlamak için oldukça gayretkeş davranan bu merkezlerin “ılımlılık”ın karakterini de gösteren yukarıdaki sorulara açık ve net cevaplar vermesi gerekir.

Diğer taraftan;

Bir ân için, hükümetin biraz da olsa samimi ve rejime karşı mücadele gayreti içinde olduğunu varsayalım. O zaman rejime karşı mücadele yararına bizim hükümeti değil, hükümetin bütün imkânlarıyla İBDA’yı desteklemesi gerekir. Çünkü, 90 yılından bugüne kadar bu mücadelenin merkezinde İBDA vardır. İBDA’nın açtığı yoldan iktidara gelen bu kadrolarda biraz samimiyet olsa, bu mücadelenin tartışmasız kesin zaferi ve daha sonra iç ve dış düşmanın karşı-darbe girişimine karşı bu zaferin korunması için, bizden destek beklemek yerine, kendisinin İBDA’yı desteklemesi gerektiğini bilir. Bu destek kapsamında yapması gereken ilk iş Kumandan Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakılması olmalıydı. Serbest bırakmak bir tarafa, gönüldaşların farklı farklı samimi çalışmaları olmasaydı on yıl boyunca olduğu gibi bugünde hiçbir iktidar mensubu İBDA Mimarı hakkında tek bir söz bile etmeyecekti.

Zannedildiği gibi bu iktidarın düzenle bir alıp veremediği yoktur. Var olduğunu zannetmek, bizce bir algı yanılmasıdır. Onun bütün derdi BOP kapsamında kendisine bahşedilen iktidarı sağlamlaştırarak korumaktır. Tehlike sıralamasına göre, muhalif gördüğü her şahsı, her zümreyi, daha çok belden aşağı yöntemlerle etkisizleştirme gayreti, hep iktidarını koruma hedefine yöneliktir. Hükümetin sorunu düzenle değil, düzenin eski yürütücüleriyleydi.

Bırakın İBDA’nın desteklenmesi ve İbdacıların güçlenmesine yardım etmeyi, onlar baş düşman emperyalizme karşı kendi imkânlarıyla bunu yapmaya çalışırken, hükümetin bunu engellemek maksadıyla nasıl düşmanlık içinde bulunduğu belli. İBDA Mimarı’nın, bu hükümetin on yıllık iktidarı döneminde efsanevî Telegram İşkencesi altında ve fiziki şartları ağırlaştırılmış olarak esir tutulduğu, İbdacıların “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezalarının Yargıtay tarafından onandığı ve en küçük fırsatta dışarıdaki gönüldaşların uyduruk sebeplerle tutuklanmaya çalışıldığı, ceza alan arkadaşların hukukçuların bile unuttuğu bilmem hangi kanun maddesi işletilerek infazlarının yakıldığı ortada.

Geçmiş dönem hükümetlerinden farklı, İBDA’ya karşı en ufak bir tutum sergilemeyen bugünkü iktidarın, şu âna kadar sürdürdüğü bu tavrın muhtevasını anlayabilmek için ille de âlim olmak gerekmiyor. Uygulamalarıyla her şey ortada. On yıllık dönem boyunca minimize edilen illegal faaliyetleri kendisine tanınmış fırsat ve açılmış kredi olarak değerlendirip, bir ân önce yapılması gerekenlere dair -başta İBDA Mimarı’nın bırakılması- adım atacağına, bu durumu karşı tarafın güçsüzlüğüne hamleden hükümet, şımarıklık ve kibirde hudut tanımayan bu hâliyle desteği ne kadar hak ediyor sizce?

Hükümetin icraatlarıyla alâkalı izah etmeye çalıştığımız bu hususlar, desteklenmesinin hangi şartlara bağlı olduğunu da göstermektedir. Bu şartların tahakkukunda desteklemek için bir ân bile tereddüt etmeyeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Fakat, bu şartların oluşması imkânsız değilse bile, çok zor. Çünkü, bu yapının kurgulanış amacı belli: İslâm’ı içerden tahrif etmek. Geçmişte “dava kaçkını” sıfatıyla, “engelci” pozisyonunda, dıştan toslamaya çalışanların ekmeğine yağ sürenler, bugün bizzat onların yerine geçerek aynı misyonu yerine getirmektedir. Aralarındaki tek fark, “dıştan toslamaya” çalışanlar, gerçeği “esas düşman” olarak ifşâ ediyorlardı; bunlar ise, gerçeğin yerine geçmek maksadıyla, onu saklayarak üzerini örtüyorlar.

Peki bu davranışlarının sebebi nedir?

Bu sorunun cevabını “Stratejik Ortak”larının, bölgede yürüttüğü savaşla hangi ideolojik ve siyasî hedeflere ulaşmak ve ne tür neticeler elde etmek istiyor, işte buna bakarak aramak lazım.

Biz de bundan sonraki bölümlerde bunu yapmaya çalışacağız.

Biz, hükümete karşı müsbet veya menfi tavır belirlenirken, kesinlikle kuru övgü veya kuru sövgü tutumu içinde bulunulmaması gerektiğine inanıyoruz. Mensup olunan anlayışa nisbetle ortaya konulacak ideolojik ve politik gerekçelere göre, iki tutumdan birinin benimsenmesi gerekir. Bunun neticesinden aynı gerekçelerden dolayı iki farklı tavır ortaya çıkabileceği gibi, farklı gerekçelerin ışığında aynı tavır da sergilenebilir.

Mücadelenin hedefleri noktasından yapılacak fayda ve zarar hesabından sonra, ortaya konulması zaruri fiîli politik tutumların barındırdıkları “karşıtlıktan” dolayı, karşılıklı “cepheleşme”ye yol açmaması, tutarsızlık görüntüsüne engel olarak zenginliği de beraberinde getirecektir. Gerekçeleriyle ortaya konulacak fiîli politik tutum hâlinde benimsenmiş her tavır, yanlış olduğuna inanılsa dahi “gerekçeler”inden dolayı bizim için değerlidir.

Aslına bakılırsa “Devrim Süreci” çerçevesinde BOP, Hükümet ve ılımlılığı da içine alacak şekilde bu mesele 10 yıl önce kırıp dökmeden tartışılmalıydı. Zaman zaman bu çerçevede fikir alış-verişleri olmadı değil, ama, gelinen noktada bunun yeteri kadar yapılmadığı görülüyor. Bugün ise, on yıllık icraatı yok sayarak gösterilecek destek veya aksi tutum olmak üzere, her iki tavır da bize çok doğru gelmiyor. On yılın sonunda hükümete karşı “değişiklik” de dahil olmak üzere müsbet veya menfi bir tavır belirleme ihtiyacı, hükümetin görev yaptığı dönemin muhasebesi yapılarak giderilebilir. Ancak o zaman hangi hareket tarzının öne çıkarılacağı, hangisinin geri çekileceği ve hazırlığın hangi noktalardan ve hangi muhtemel iç ve dış gelişmeye göre yapılacağı hakkında daha sağlıklı kararlar verilebilir.

Hükümetin on yıllık icraatını değerlendirirken hileli tavırlarla yok sayamayacağımız, hem destekleyenlerin hem de desteklemeyenlerin izâh etmesi gereken biri dinî, diğeri de siyasî olmak üzere iki hüküm karşımıza çıkmaktadır: “Mürted” ve “Genel Vali”…

Mürted; İslâm’dan dönerek, Müslümanların ve İslâm’ın aleyhine çalışan…

Genel Vali; Emperyalizm’in işgal ettiği topraklara, kendi adına orayı idare etsin diye atadığı kişi…

Sakın yanlış anlamayın, biz şu ân hiç kimseye ne “mürted” ne de “Genel Vali” demiyoruz. Hükümetin hangi “fiilleriyle” bu hükümleri bağladığı üzerindeyiz. Meseleye, en azından verildiği dönem itibariyle bu hükümler çerçevesinde de bakılması gerektiğini söylemeye çalışıyoruz.

Hüküm fiille bağlı olduğuna göre, hükmün geçerli olup olmaması da, hükme mevzu olan fiilin devam edip etmemesiyle bağlantılıdır. Bu da bir süreci ifâde eder.

Meselâ, küfür üzere olan bir insana “kâfir” denir. Fakat, bu insan süreç içinde önceki hâlinden vazgeçip, İslâm’ı kabul ederse, onun hakkında verilen bu “kâfir” hükmü geçerliliğini yitirerek onun üzerinden kalkar. Çünkü hükme mevzu olan fiil değişmiştir.

Durup dururken hükmün değişmeyeceğine binaen, bu dinî ve siyasî iki hükmün geçerliliğini koruyup korumadığını anlamanın yolu, hükmün verildiği ândan itibaren bugüne kadar iç ve dış ilişkileri ve hedefleriyle birlikte hükümetin icraatlarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmekten geçmektedir. En azından bizim düşüncemiz bu yönde. Hüküm sahibinin verdiği hükmü tekrar etmek değil de, hükmü bağlayan fiili anlamak…

Devlet ve düzeni temsil eden ve yürüten “ılımlılar”a karşı fiili tutum halinde ortaya konacak müsbet veya menfi tavrın tutarsızlık arz etmemesi için, kendi adımıza bahsettiğimiz bu değerlendirmenin her açıdan yapılması gerektiğine inanıyoruz. Hükümetin geçmiş dönemlerdeki yanlış icraatlarından rücu ederek, hatâların telafisi için ortaya koyması gereken tavırlar söz konusu olduğunda, desteklemek için tereddüt edilmez. Hükümetin hatâdan döndüğünü gösterici başlıca icraatlar şunlardır:

1. Kayıtsız şartsız İBDA Mimarı’nın hemen serbest bırakılması,

2. Emperyalizmle siyasî ve askerî bütün bağların koparılması,

3. Ülkedeki İncirlik gibi bütün işgal üslerinin kapatılması,

4. Açık ve gizli uluslararası bütün antlaşmaların iptal edilmesi,

5. Bugüne kadar yapılmış bütün gizli antlaşmaların açıklanması,

6. İslâm Coğrafyasını istilâ eden haçlı ordularının işgale son vererek, bölgemizi derhal terk etmesi ültimatomunu açıkladıktan sonra, işgalciye karşı verilen direnişe destek verileceğini dünya kamuoyuna deklare edilmesi,

7. İsrail diye bir devletin tanınmadığının açıklanması,

8. İBDA Mimarı’na yapılan Telegram işkencesinin ilk önce kabul edilmesi, sonra da açığa çıkarılması.

Başlıklar hâlinde sıraladığımız bu hususlar, bizim açımızdan hükümetin desteklenmesinin şartlarını oluşturmaktadır. Hatâdan döndüm demek siyasette yeterli değildir, döndüğünüzü icraatlarınızla göstermeniz gerekir.

Kasım 2012

Kocaeli-Kandıra F Tipi Cezaevi

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu