BERGSON FELSEFESİ -Türkiye’de ve Dünyada-

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Henri Bergson, Millî Mücadele döneminden başlayarak, Türk sağının filozofu oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de pozitivistlerle Bergsoncuların kavgası vardı. Mustafa Şekip Tunç‘tan Seyyid Ahmet Arvasî‘ye kadar, hemen hemen 80’lere kadar Türk sağı Bergson’dan hiç kopamadı.

Türk solu içinse Bergson, birkaç klişe ve yaftayla üstü kapatılacak bir şey oldu. Türk solu, onu büyük ölçüde ademe (yokluğa) mahkûm etme yolunu tuttu. Birkaç kelimeyle bahsedecek olduklarında spiritüalist (=cinci hoca) dediler. Veya daha sol bir jargonla, “burjuva filozofu”

Halbuki Batı’da durum pek de böyle değildir. Fransa‘da Bergson, bir dönem sol düşünürlerin bayrağı olmuştur. Bunların en ünlüleri Merleau-Ponte ve Gilles Deleuze‘dür. Her ikisi de marksizmin Fransızlara mahsus varoluşçu versiyonunu temsil eden bu iki düşünür, Bergson felsefesi üzerinden büyük analizler yapmışlar, onu adeta Nietzsche‘nin bir sistematize edilişi olarak görmüşlerdir. ABD‘de ise Bergson’un özellikle beyin ve şuur ilişkisi üzerine çalışmaları, bilim sahasında ciddi bir taraftar kitlesi toplamıştır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Bergson Türkiye’de pek yakından tanınmış bir filozof değildir. Ve özellikle “sola karşı birtakım şeyler söylemiş sağın filozofu” hiç değildir. Bergson, determinizme olduğu gibi idealizme de ağır darbeler vurmuş, maddeciliğe olduğu gibi Tanrıcılığa da şiddetle karşı gelmiştir.

Daha önce belirttiğimiz gibi Bergson, modern bilimin hemen bütün konuları arasında “zaman-oluş” felsefesi yapıyordu. Onun için oluştan başka yaratıcı yoktu. Fakat Aristocu veya Hristiyanî anlamda Tanrı’ya sistematik biçimde karşı gelirken, Tanrı fikrini büsbütün reddetmiyor, oluş içinde mündemiç biçimde var olabileceğini düşünüyordu.

Batı’da, ilk olmasa da gelmiş geçmiş en büyük vahdet-i vücud görüşüne erdiğinde o, Eflatun‘la Aristo‘yu, Marx‘la Hegel‘i, Darwin‘le Descartes‘ı bir ve aynı gördü. Özellikle tekamül (evrim) kavramının içine yaratmayı (ibda) koymuş ve her ikisini birlikte düşünmüş olması bakımından, adeta Nietzsche‘nin bütün özlemlerini içinde taşırken onun olamayışlarını da kendinde bir zafere kalbetmiştir.

Bergson bir tek Einstein karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradı. Kendisi zamana bütün yaratma fiilini yüklerken Einstein’ın zamanı izafi görmesi, Bergson’u neredeyse çıldırttı. Einstein’ı şiddetle eleştirdi ve İzafiyet Teorisine karşı Eşzamanlılık Teorisini ortaya attı. Einstein ise Bergson’a tek cümleyle cevap verdi:

– Tanrı zar atmaz!

Gerçekten de Bergson’un oluş (zaman) felsefesi, yaratmayı (veya tekamülü) gaye fikrinden arındırdığı için, bir tür zar atma addediyordu.

Ben bu tartışmaya çok girmeyeyim. Çünkü eşzamanlılık kitabını henüz okumadım. Sadece Deleuze’de gördüğüm kadarıyla aktarayım, bilmediğini konuşuyor demesinler.

Ekleme: Salih Mirzabeyoğlu bir gün “Nietzsche’den Bergson doğdu” demişti. O zamanlar benim için çok mânâsız bir sözdü bu. Sevinsem mi üzülsem mi bilememiştim. Boş boş bakmıştım yüzüne.

20 yıl sonra buralardayım. Bilmem bu gidiş nereye varır.

Künyesine “Nietzsche ve Bergson hayranıyım” yazdıracak kadar bu yolun takipçisi, 20. yy’ın en önemli romancılarından Kazancakis‘i de hatırlayalım.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

One Response

  1. Selamünaleyküm ağabey; Bazan birtakım makaleleri kendi sesimle okuyorum. İznini almak istedim. Örnekse, m.youtube.com/watch?v=7e-95ayJU-o&feature=youtu.be

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İletişim Formu