FOREİGN AFFAİRS MAKALESİ ETRAFINDA

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Twitter’da dolaşırken Amberin ZAMAN’ın işaret ettiği ingilizce bir makaleye rastladım… New York kökenli dergi “Foreign Affairs”te 9 Şubat’ta yayımlanmış bu makale, Türk Medyasının gözünden kaçmış sanıyorum… Makaleyi önemsememizin sebebi ise, derginin sıradan bir dergi olmayışı… Yayın Council on Foreign Relations isimli dış ilişkiler, diplomasi, siyaset bilimi ve sair konularla meşgul olan bir odak tarafından 1922 yılından beri çıkarılıyor. Bu  dergide makalesi yayımlanan bir yazarın sınıf atladığı kabul edilegelmiştir… Kısacası, Sciencegibi kendi alanında prestijli bir organ… Vaktiyle Abdullah Gül’ün, bir Reuters Muhabiri aracılığı ile dergiye mülakat verdiğini de hatırlatalım…

İşin bizi ilgilendiren tarafına gelince:

Önce bir tesbit: Ülkemizdeki gelişmelerin seyrinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğine dair yapılacak tahminlerde, Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü bilmek de önem taşımaktadır… Nitekim, Türkiye’deki birçok tarihi kırılma noktalarının geriye dönük analizi yapıldığında, değişimin yönünün, Batılıların o demlerde hakkımızda taşıdıkları kanaatlerle şekillendiği anlaşılıyor… Köle-efendi ilişkisiyle beraber düşününüz…

Makale, AKP karşıtlığına soyunmuş Türkiye’deki liberal kalemlerin fikirlerinin dış dünyada ne kadar etkili olduğunu göstermesi bakımından da önemli… Anlıyoruz ki; “ALO FATİH” müdahaleleri ve medyadaki sansür ve otosansürler  yabancı gözleri fazlaca etkilemiyor…

Sizler için bir kısmını tercüme ettiğim yazının girişi şu şekilde:

ERDOĞAN KAYBEDİYOR

Türkiye’de iktidar, Liberallerin de desteklediği İslamcı Muhafazakarların ülkenin eski bekçileri olan Aşırı Sağcı Kemalistlere karşı seçimleri kazanması ile on yıl önce el değiştirdi…Şimdi iktidar, tekrar el değiştirebilir…Muhafazakar  AKP ve kendi isteği ile ABD’de sürgünde yaşayan Gülen’in liderlik ettiği  hareketin gerçekleştirdiği ittifak dağılıyor…Ve bu derinleştikçe ordu  giderek bir kez daha siyasete müdahil olma yoluna giriyor…

Satırbaşları

1– İlk olarak, AKP-Gülen ittifakının doğuşu hikâye ediliyor… AKP’nin “AŞIRI SAĞ MİLLİYETÇİ KEMALİZMİ”(Tabir dergiye aittir-the rightist nationalists known as Kemalists) tasfiye etmek için Cemaatin polis ve Adliye’lerdeki yetişmiş sempatizanlarına ihtiyaç duyduğunu hatırlatıyor. Yüzlerce rejim muhalifinin (hundreds of regime opponents) , bu sayede hapsedilebildiğine vurgu yapıyor.(In fact, the AKP needed the Gülenists’ well-educated cadres to run Turkey, especially its police and judiciary. And since 2008, Gülenist sympathizers in the police and among prosecutors have helped put hundreds of regime opponents in prison. )… Burada, Ergenekon ve Balyoz gibi davalardan tutuklu bulunanlar için derginin kullandığı ”Rejim Muhalifi” tabiri’nin ilgimi çektiğini söylemeliyim… Kemalist kimlikleriyle temayüz eden bu zevat ”Rejim Muhalifi” olarak adlandırıldığına göre, yazar, Türkiye’de Kemalizmin tasfiye edildiğini düşünüyor demektir…

2– Rekabetin, AŞIRI SAĞ MİLLİYETÇİ KEMALİSTLER’in tasfiyesi sonrası başladığı vurgulanıyor… Bir yerde, alaycı bir şekilde kayıkçı kavgasını imâ ettiklerini anlayabiliyoruz…

3– AKP-Cemaat kavgasının aşamaları olarak Oslo Görüşmelerinin sızdırılması, MİT Krizi, dershane tartışmaları ve nihayet Yolsuzluk Operasyonu ele alınıyor… Başbakan’nın, Cemaatin hedefinin bizzat kendisi olduğuna dair iddialarına da ”İDDİA” olarak yer verilen makalede, Başbakan’a ulaşmak için oğlu Bilal Erdoğan’ın yolsuzluk soruşturması kapsamında cemaatçi bir savcı tarafından sorgulanmak istenmesi karşısında hükümet direktifi ile polisin bu emri yerine getirmeyerek ortaya çıkardığı devlet krizine de  temas ediliyor… Ardından, hükümetin emniyet ve yargıda yaptığı görevden almalar gündeme getiriliyor. (That will suit the Erdogan family just fine: A prosecutor tried to detain Erdogan’s son at the end of last year. The police, instructed by the government, refused to carry out the order, and the prosecutor was subsequently reassigned. More than 2,000 police officers and nearly 100 prosecutors have been reassigned since last December. )

4– Tutuklamalarla beraber, 2008’den itibaren siyasetten uzaklaşan Kemalist Ordunun, daha önce birçok kez yaptığı gibi tekrar emir verici pozisyon yüklenmesi gerektiğine dair belli kesimlerin beklentisi olduğunu belirtiyor… Ve ülkenin, bu doğrultuda bir risk taşıdığı tesbiti yapılıyor… Nitekim Erdoğan’ın, Cemaate karşı, daha evvelden tutukladığı askerleri salıvermesinin gündemde olduğuna atıf yaparak bu fikir destekleniyor… Buna tarihi örnek olarak da, 1971’deki sol hareketi bastırmak için Süleyman Demirel’in ordudan yardım istediğini hatırlatıyor… (Malum, 1969 seçimlerinde %46 oy olarak Başbakan olan Demirel, 2 yıl sonra, yardım istediği ordu tarafından devrilmişti..) (Now, leading commentators in the AKP’s media inform that the ruling party hopes to forge new alliances — particularly with the military, its old enemy. But Erdogan should remember that turning to the military to help quash opposition is not risk-free. In 1971, conservative Prime Minister Süleyman Demirel solicited help from the military to quash the left, only to end up out of power. Erdogan has instructed the Ministry of Justice to prepare for a retrial of imprisoned military officers. The generals may very well be acquitted.)… Burada, AKP Medyası’nın köşe yazarlarının, PARTİ MENFAATLERİ İÇİN YENİ BİR MÜTTEFİK olarak eski düşmanları olan orduya bel bağlamış olmalarının ifade edilmesi önemli… Batılı göz, bu noktada resmen alay ediyor hükümetle…

5– Davudoğlu’nun bir açıklamasına atıfta bulunuluyor: ”Türk devlet geleneğinde, (iktidarı tehdit edecek) potansiyel rekabeti yok etmek için kardeş katli yapmak caizdir.”… Erdoğan’ın bu saldırganlığına makalenin yakıştırdığı gerekçe ise, BAŞBAKANIN, sabık Başbakanlardan OTORİTER MENDERES’in(authoritarian Prime Minister Adnan Menderes ) akıbetini yaşamaktan duyduğu korku olarak belirtilmiş… Erdoğan’ın ordunun üst düzey generalleri sayesinde Cemaati yasal baskı altında tutabileceğini UMDUĞUNU(HOPE tabiri kullanılmış) söylerken, yazar bu umudu pek de gerçekçi bulmadığını şu cümlelerle açıklıyor: ”Fakat Gülen Hareketinin orduya nüfuz etmiş olabileceğinden KORKMASI (he must also fear )  ve Otoriter Menderes gibi, emir komuta zinciri dışında hareket eden Ordunun genç subayları tarafından gelebilecek bir hamleden çekinmesi gerekir… (The Gülenist clout within the military might be considerable. Erdogan would hope that the top brass, to whom he now appeals, will succeed in keeping Gülenists among the lower ranks in check. But he must also fear a move against him by younger officers acting outside the chain of command. That was what happened in 1960, when the authoritarian Prime Minister Adnan Menderes was toppled.)… Dikkat edilmeli: Kullanılan tabirde, dilin nüansları yardımıyla”KORKMASI GEREKİR” ibaresine, ”MUTLAK BİR ZORUNLULUK ANLAMI” iliştirilmiş… Türkiye’de küçük bir azınlık dışında hiçkimse ordunun tekrardan ”Kemalizmi Korumak ve Kollamak Görevi’ni hatırlayabileceğine” ihtimal vermiyor olsa da, yazar bu görüşe katılmıyor… Unutmayınız: Şayet ABD’de  balkonda oturanlar nazarında halen orduda böylesi bir güç ve eğilimin varolduğuna inanılıyorsa, vehmedilen bu güç halihazırda mevcut olsun veya olmasın; ülkemizdeki kavgada taraf olanlar bu ihtimali hesaba katmalıdırlar… Çünkü, AKP’nin devrilmesi gündeme gelirse, MISIR MODELİ Türkiye için de uygulamaya konulmak istenebilir… BU ANLAMDA pekçok kişinin dile getirmiş olduğu gibi Erdoğan’ın akıbetinin Mursi’ye benzeyebileceği yönünde sarfedilen sözlerin yurtdışında da yankı bulduğunu anlayabiliyoruz.

6– Yazıda kullanılan bir ara başlık AKP için yaptığımız NEOKEMALİZM benzetmesinin teyidi niteliğinde… Ve toplumsal muhalefetin AKP’ye karşı oluşta Gezi’den itibaren gündemden düşürmediği DİKTATÖRLÜK KURMA İTHAMI, makale yazarının gözünde bir iddia olmaktan çok Türkiye’nin öteden beri zaten  bir diktatörlük olduğu yönünde bir realite belirtiyor… ”Türkiye de iktidar tek parti veya koalisyon şeklinde ortaya çıkabilir… Ancak değişmeyecek olan şey, OTORİTERLİĞİN SONSUZA KADAR SÜRECEK OLUŞUDUR… Veya öyle görünüyor”… (Coalitions may come and go, but authoritarianism is forever — or so it seems in Turkey. )

7– Yapılan son kamuoyu anketlerine de yer verilmiş: Bu kavgada, halkın sadece %6 sı cemaati haklı bulurken, AKP’yi haklı bulanların oranı %28… Her iki tarafın da haksız olduğunu savunanlar ise %45…(According to a recent poll, only six percent of the public supports the Gülenists’ case against the AKP, whereas 28.5 percent supports the ruling party, and 45 percent thinks that both the AKP and the Gülenists are at fault.)… Her iki tarafın da bu TİCARETTEN ZARAR EDEREK çıkacağına biz de katılıyoruz… Yeri gelmişken de, Kumandan’ın duasını hatırlamadan edemiyoruz: ”Yarabbi! Bunların güçlülerini helak et! Bunları birbirlerine kırdır!”…

NOT: İngilizce  bilenler için makalenin tamamını aşağıda veriyorum… Çeviride kısmî hatalarımız olmuşsa, okuyucularımızdan özür diliyorum…

Erdogan Loses It

How the Islamists Forfeited Turkey

The Turkish state changed hands a decade ago, when Islamic conservatives (supported by the liberals) prevailed in elections against the country’s old guard, the rightist nationalists known as Kemalists. It may be about to do so again. The conservative alliance of Prime Minister Recep Tayyip Erdogan’s Justice and Development Party (AKP) and the movement of Fethullah Gülen, a Muslim cleric who leads his congregation from self-imposed exile in the United States, has imploded. As it does, the military is gearing up to insert itself into politics once more.

The trouble started in 2011, when Erdogan decided to purge most Gülen supporters from the AKP party list ahead of the general election in June. No longer willing to share power with anyone else, Erdogan also ousted most liberals and supporters of the moderate President Abdullah Gül. Then, a subsequent reform of the public administration served as an excuse to remove many Gülenists from key bureaucratic posts.

The Gülenists’ response came in February 2012, when a prosecutor believed to be affiliated with the movement tried to summon Hakan Fidan, the head of the National Intelligence Organization and a close confidant of Erdogan, for questioning over his role in then-secret negotiations between the Turkish government and the Kurdistan Workers’ Party (PKK). The Gülenists had made their opposition to talks with the Kurdish movement known and wanted to derail them by charging Erdogan’s envoy — and by implication the prime minister himself — with treason.

Last summer, the rift between the two groups widened as protesters occupied Gezi Park. Gülen-affiliated media criticized Erdogan, comparing him to a “pharaoh.” The government, with its reputation tarnished and Gülenists gaining the upper hand, announced in late 2013 that it would shut down Gülen-operated schools. That would have deprived the movement of its main source of revenue and recruits. Not ready to take the hit lying down, the Gülen movement retaliated by supporting a corruption probe, led by the prosecutor Celal Kara, against relatives of several cabinet ministers and businessmen with close ties to the government. Upping the ante, Erdogan launched a full-scale purge of any suspected Gülen sympathizers from sensitive positions in the bureaucracy, judiciary, and police.

    Coalitions may come and go, but authoritarianism is forever — or so it seems in Turkey.

Gülen, of course, insists that he does not wield any power over state officials and claims that his only concern is for the public. Yet in an exceptionally fiery sermon last December, Gülen excoriated those “who turn a blind eye to the thief while punishing those who prosecute the thieves,” beseeching God to “consume their homes with fire, destroy their nests, break their accords.” Even Gülenists do not deny the existence of an informal network of devotees within the state. That was the bargain between the AKP and the Gülenists all along: In return for its support — votes and the endorsement of the AKP by Gülenist media — the Gülen movement would get to staff the state bureaucracy. In fact, the AKP needed the Gülenists’ well-educated cadres to run Turkey, especially its police and judiciary. And since 2008, Gülenist sympathizers in the police and among prosecutors have helped put hundreds of regime opponents in prison.

Now, with the AKP-Gülenist relationship broken, Erdogan accuses his former allies of having established a parallel state that defies the authority of the elected government and of staging a coup against him. His most recent move against the so-called parallel state was his attempt last month to enact a law that would subordinate the judiciary to the executive, disabling his enemies from launching further probes. That will suit the Erdogan family just fine: A prosecutor tried to detain Erdogan’s son at the end of last year. The police, instructed by the government, refused to carry out the order, and the prosecutor was subsequently reassigned. More than 2,000 police officers and nearly 100 prosecutors have been reassigned since last December.

The conflict between Erdogan and the Gülen movement might sound quite byzantine. But remember that this is the land that gave us the term. Indeed, the dispute follows a historical pattern. The Ottoman Sultans feared autonomous powers such as religious congregations. Mehmet II, the conqueror of Constantinople, was particularly repressive; he curtailed economic freedoms in a bid to disempower religious fraternities. Kemal Atatürk, the founder of the republic, was obsessed with pacifying religious congregations, wanting to ensure that they could never rival the state. Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoglu even defended the ongoing purges by pointing to history. Turkish state tradition, he said, includes the practice of “sacrificing sons for the state,” to eliminate potential rivals for the throne.

Now, leading commentators in the AKP’s media inform that the ruling party hopes to forge new alliances — particularly with the military, its old enemy. But Erdogan should remember that turning to the military to help quash opposition is not risk-free. In 1971, conservative Prime Minister Süleyman Demirel solicited help from the military to quash the left, only to end up out of power. Erdogan has instructed the Ministry of Justice to prepare for a retrial of imprisoned military officers. The generals may very well be acquitted.

It is easy to see how this will play out. After several years of silence, the Turkish General Staff has once again taken to issuing political statements. The military high command has called the judiciary to task after Erdogan’s chief adviser confessed that several military officers had been convicted on trumped-up charges. It has demanded a retrial of the officers and issued sharp condemnations of critics. Many observers fear that the state’s institutional breakdown will invite the generals to intervene and “restore order,” as they have done so many times before. Stoking those fears: In a letter to a newspaper editor last month, Necdet Özel, the chief of the General Staff, wrote that ensuring the functioning of the parliamentary system has been “the basic principle” of the armed forces, stressing that the military is determined to uphold it because “we want peace in our country.” The statement begged the question of what the military will do if there is no peace in the country. Military interventions in the past have always been motivated by an alleged determination to ensure the preservation of democracy.

The return of the old military is not the only risk. There is also a new military to take into account. Since Islamic conservatives won control of the state apparatus and subdued the military in 2007 and 2008, purges from within the military of suspected Islamists — which used to take place once a year — have ceased. It may be inferred from this that there are now likely many within the military who sympathize with Gülen. His message, which combines Islam and Turkish patriotism particularly appeals to officers, who generally hail from conservative family backgrounds. And mass imprisonments of top generals, which have depleted the military’s upper ranks, have made it possible for younger officers to rise further and faster than ever. The Gülenist clout within the military might be considerable. Erdogan would hope that the top brass, to whom he now appeals, will succeed in keeping Gülenists among the lower ranks in check. But he must also fear a move against him by younger officers acting outside the chain of command. That was what happened in 1960, when the authoritarian Prime Minister Adnan Menderes was toppled.

Beyond that, the AKP-Gülenist backbiting represents a massive and collective failure of the Islamic conservative movement, from which none of its components may be able to recover. The corruption charges have deprived the AKP of any remaining moral authority. And the turf war has shattered the government’s reputation for managerial competence. The Gülenists have lost moral capital, too. The movement has always taken pains to show itself as standing above petty politics. But revelations of the extent of its power within the state undermine that point. The Gülenists have shaken Erdogan, but they may have also undone themselves. Their maneuvering does not inspire confidence in all of Turkey: According to a recent poll, only six percent of the public supports the Gülenists’ case against the AKP, whereas 28.5 percent supports the ruling party, and 45 percent thinks that both the AKP and the Gülenists are at fault.

Coalitions may come and go, but authoritarianism is forever — or so it seems in Turkey. The Turkish Islamists’ failure as managers of the state will most likely catapult the traditional custodians of the state, the rightist nationalists in the military and the bureaucracy who enjoy a considerable following in society, back to power.

Makale Kaynak: http://www.foreignaffairs.com/articles/140726/halil-karaveli/erdogan-loses-it

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu