HÂN-I YAĞMA NOTLARI -1-

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

“Kara Para mı, AK Para mı?”

Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz. Sağır sultan olsanız duymamak mümkün değil. 17 Aralık 2013  tarihinde Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından birisi ifşa oldu.

Aralarında üç bakanın oğlu, bürokrat ve işadamlarının olduğu operasyon hükümet kanadında “şok” etkisi yaptı. Bakan çocuklarının evinde tomar tomar para bulundu ve görüntülendi.

Bunlar kara para mı, AK para mı? Şu güne kadar bu paraların “Ak” olduğunu ileri sürmek için ortaya konulmuş tek bir mantıklı ve doyurucu müdafaa gelmedi. 17 Aralık denildiğinde ağzından salyalar akarak gözü dönen ve saldıracak yer arayan en ahlâksız ve pişkin yandaşlar bile, halk nezdinde “bu paralar KARA değil, AK” diyemiyor.

Aradan 2 ay geçti ve daha demogoji dışında vicdanları sükûnete erdirici, akla yatkın tek bir belge ve söz duymadık. Sadece kuru laf, karşı saldırı, dik duruş edebiyatı, paralel yapı dövizi vs. Daha tek yetkili kişi çıkıp demedi ki, “ortaya atılan hırsızlık suçlamaları asılsızdır; işin aslı astarı budur; o paralar şu kaynaktan gelmiştir, diğer paralar ise bu kaynaktan… Hiç birisi kul hakkı ihtiva etmez, pırıl pırıl, ak paralardır.” Buna dair net açıklama ve belgeleri ısrarla duymak ve görmek istiyoruz; ısrarla demogoji ve kuru laf dışında bir şeyle muhatap olamıyoruz.

Anlaşılıyor ki, yapılan hırsızlığın üstünü örtecek büyüklükte ne astarları, ne yorganları var. Meğer din, iman, diyanet diye diye; bizim safoşları ninnilerle uyuta uyuta memleketi ne güzel soymuşlar.

Soygun ve hırsızlık deyip geçmeyin. Bunlar maalesef o kadar kanıksanır oldu ki, adam beş vakit namazında, ama hırsızlık diyorsun, sana başka şeyler anlatıyor. Oysa böyle bir durum karşısında gerçek bir Müslümanın duyacağı öfke ve hiddeti başka kim duyabilir ki?

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, her meselede olduğu gibi hırsızlık mevzuuna da nasıl yaklaşılması gerektiğinin işaret taşlarını senelerce evvel bize fısıldamıştır. 01 Nisan 1990 tarihinde yayınlanan Nokta dergisine verdiği meşhur röportajda söylediği şu ifadeler, böyle bir hırsızlık karşısında niçin Müslüman’ın tüylerinin hiddetten diken diken olması gerektiğinin apaçık izahıdır:

-“Mesela hırsızların eli kesilecekmiş, bunun etrafında bir edebiyat başlatılıyor. Şimdi adam tereyağından kıl çeker gibi 300 milyonu götürüyor. Öbür tarafta bu bunu götürdüğü için, şu kadar kadın çocuğunun karnını doyursun diye kendini satıyor… O kadar insanın hayatını harcayan bir insana şefkat göstermek için, şu kadar insanın hayatını harcıyorsun. Bu mu insanlık?” (S.Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, 5.Cilt, S:545)

Aslında her şey o kadar açık ki… “O kadar insanın hayatını harcayan bir insana şefkat göstermek için” hele bir Müslümanın hiçbir bahanesi, ideolojik kılıfı olamaz.

“17 Aralık Bir Komplodur.”

Evet, hırsızlık yok diyemeyenlerin ısıtıp ısıtıp karşımıza çıkardığı ilk ifade bu…

Komplo olan hırsızlık yapmadığınız halde bu suçlamaya maruz kalmak mı, yoksa hırsızlığın ifşâı mı? “Bugüne kadar çalıp çırpmamıza ses etmeyenler bugün suçüstü yaparak komplo kurdular” demek istiyorsanız açık konuşun.

Efendi, efendi; “biz hırsızlık yapmadık, bu bir komplodur, biz ak’ız” diyebiliyorsan gel yanıma! Öbür türlü komploya gelince… Çalıp çırpmaz, tüyü bitmedik yetimin hakkını ayakkabı kutularına doldurmazsan, kimseye de komplo fırsatı vermemiş olursun.

İşin komplo tarafına gelince… Hukuk bir defa siyasi amaçlar uğruna kullanılmaya görsün. Bu ülkede açığı bulunmayacak, giydiği donda yama tutmaz yırtıkları olmayan hiç bir kurum bulamazsınız! Yeter ki, her bir maddesi diğerini çelici hale gelen yasalar açık aramaya başlasın. Kurtuluşunuz yoktur.

Aklıma Ergenekon ve Şike operasyonuna imza atan savcıları yere göğe sığdıramayanlar geliyor. Nato’cu Aziz Yıldırım içeri alındı diye haber yapan dangalaklar geliyor. Erketelik ettiği politikacı “Türkiye bir Nato toprağıdır” derken bu başlığı atmaktan yüzü kızarmıyor, utanmıyordu üstelik.

Tayyip Erdoğan’ın 19 Ocak 2009 tarihli Savcı Zekeriya Öz’e destek konuşmasında söyledikleri: “Geçen akşam bir televizyon kanalında bir gazetenin bir mensubu ta İtalya’ya gitmiş. Temiz Eller operasyonunun savcısını bulmuş, onunla söyleşi yapıyor. Ne kadar güzel. Tamam da benim ülkemde bu operasyonu yapana da saygınız olsun. Niye ona durmadan vuruyorsunuz. Bırakın bakayım, nereye varacak bu işin sonu. Rahat olun. Hukuk içinde bu işler yürümelidir. Biz bugünleri değil, torunlarımızın yaşadığı Türkiye’yi düşünüyoruz. O Türkiye tertemiz olmalı, pırıl pırıl olmalı.

“Cemaat bugüne kadar ne istediyse her dediğini yaptım” diyen adam, eğer bahsettiği cemaat kötüyse, dış güçlerin piyonuysa, 11 sene kötülüğe ve dış güçlere hizmet ettiğini bizzat kendi ağzıyla itiraf etmiştir ve bu durumda savunulacak yanı yine olamaz. Hırsızlığını ifşa ettikleri gün veryansın ediyor; ne fayda. 11 sene boyunca her dediklerini yaparken aklın nerdeydi?

Herkesin paralel yapıdan şikayete hakkı vardır ama bu hükümetin buna hakkı yoktur. Tekrar ve takrar üstüne basa basa yeniden yazmak istiyorum: BU MEMLEKETTE HERKESİN CEMAAT ve PARALEL YAPIDAN ŞİKAYETE HAKKI VARDIR AMA BU İKTİDAR ÇEVRESİ ve YANDAŞLARININ BUNA HAKKI YOKTUR. Paralel yapı onlar için kılıf olamaz; hele onların hırsızlıklarını asla meşrulaştıramaz.

03 Temmuz 2011’de Fenerbahçe’ye tarihin en büyük, en hain komplosu kurulduğu gün ellerini ovuşturanlar şimdi diyor ki, “bu hukuki bir süreçtir, yorum yapmak için neticelenmesini bekleyelim.” 03 Temmuz’da aklın nerdeydi, diğer başka davalarda aklın nerdeydi? İlgili ilgisiz bütün muhalifler “Ergenekoncu” yaftasıyla sorgusuz sualsiz içeri atılırken niye hukuki süreç aklınıza gelmedi?

Size gelince hukuk, başkasına gelince guguk.

Kaldı ki, hukuki süreci beklemeyen biz değil; yine sizsiniz. Gezi olaylarında “polisimiz destan yazdı” diyen ve polise halka sıktığı mermiler, öldürdüğü insanlar, gözünü kör ettiği gençler karşılığında 24 maaş değeri ikramiye verenler, aynı paralel yapının ucu kendilerine değdiğinde, hukuki süreç filan dinlemeden, olay sabahı emniyet müdürlerini, operasyona adı karışan herkesi görevden alma ve dosyadan el çektirme yolunu seçti. Tıpkı Deniz Feneri hırsızlığı gibi, aynı metodlarla kendisini ak’lamaya davrandı.

Düne kadar Taraf gazetesiyle amaç birliğinde olanlar, şimdi Taraf’a veryansın ediyor. Taraf’ın yazdığına inanılır mıymış, bilmem ne… Balyoz’a, Ergenekon’a niye inandın o zaman? Onları başka gazete mi yazdı?

Ahmet Şık’ın hapse girmesine neden olan “YAYINLANMAMIŞ” kitabın adını hatırlıyor musunuz? Yayınlanmadığı halde hakkında toplatma kararı çıkarılan dünyanın ilk kitabı olmak gibi bir şana malik bu kitabın adını unutmuş olamazsınız. Biz hatırlatalım: İMAMIN ORDUSU. Peki o zamanlar Ahmet Şık için neler yaptınız? “Beter olsun” dediniz. Hukuksuzluğu ayakta alkışladınız. Bütün muhalifler gibi o da “ergenekoncuydu” nazarınızda ve şimdi haddi bildiriliyordu.

Fenerbahçe taraftarı tarihin en büyük komplolarından birisini daha 03 Temmuz günü okumuştu. Onlar binlerce kişi tek bir ağızdan “polis dışarı” yerine “cemaat dışarı” diye bağırırken, “imamın ordusuna” karşı köprüye yüz binlik bir sel halinde yürürken ve “cemaat Fenerle başa çıkamaz” desturuyla saf tutarken siz ne yaptınız? Hiç. “Natocu Aziz Yıldırım tutuklanıyor” diye ellerinizi ovuşturdunuz. Milyonlarca seveni olan 110 senelik şerefli bir camianın onuruna sürülen leke umurunuzda bile değildi.

Peki şimdi niye ağlıyorsunuz? Gerçekten niye ağlıyorsunuz? Dün “oh olsun” diye ovuşturduğunuz ellerin utancıyla yüzünüz kızarmıyorsa, halen kızarmıyorsa şimdi niye ağlıyorsunuz gerçekten?

Bu ülkede komplo ve paralel yapıdan şikayet etmeye sizden başka herkesin hakkı olduğu halde, sizin buna hakkınız yok; anlamıyor musun? (Vallahi anlamıyor.)

***

…devam edecek.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu