HÂN-I YAĞMA NOTLARI -3- “AK”SAN KOLUNU KOY ORTAYA!

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

“AK”SAN KOLUNU KOY ORTAYA!

Yazımızın ilk bölümünde “paralel yapı ve komplo” söylemini muhasebe etmiş, geçen bölümde de “dış güç teranesi” üstünde durmuştuk. Özetlersek: Adam ben çalmadım, ben hırsız değilim diyemiyor. Halen aynı tekerleme:”bu operasyonun ardında dış güçler, bilmem kim var.” Biz de ısrarla ve ısrarla altını çiziyoruz: Yahu bunlar sonraki mesele? Eğer öyle bir şey varsa bu kozu onların eline veren sensin? Elbette her iktidarın ayağını kaydırmak isteyen iç ve dış odaklar olacak. Sanki seni iktidara getirme operasyonunu dış güçler yapmadı mı? O günleri ne çabuk unuttun?

Sen şunun cevabını ver efendi: Çaldın mı, çalmadın mı? Hırsız mısın, değil misin?

Ben hırsız değilim diyemedikten sonra ne anlatsan laf-ı güzaf…

Öyle kuru kuruya değilim demekle de olmaz. Tarafsız; ne iç, ne dış, hiçbir müdahalenin olmadığı bir mahkemede muhakeme edilirsin, davayı yürütenler hiçbir tehdit altında olmadan sadece ve sadece somut delilleri ortaya koyarak verecekleri karar neticesi başlarına hiçbir belanın gelmeyeceğinden emin olurlar; bize de helal olsun adama demek kalır. Sürgün ve işten atma tehditleriyle yürütülecek bir muhakeme seni sadece kâğıt üzerinde ak’lar. Onun ak’lığı da, partinin ak’lığından fazla olmaz.

11 senedir tek başına yönettiğin ülkenin mahkemelerine güvenmiyorsan, başvur uluslar arası mahkemelerden birisine ve en azından sembolik olarak orada yargılan!  De ki; “benim 11 senedir her istediğini yaptığım bir cemaat yargıyı ele geçirdi; yönettiğim ülkenin mahkemelerinden çıkacak karara inancım kalmadı, beni siz yargılayın.”

Tabii böyle bir şeyin olmayacağını ben de biliyorum; hadi, en azından ak’lığına güveniyor ama T.C. mahkemelerinin dürüstlüğünden korkuyorsan sembolik olarak bile olsa böyle bir başvuru yap. Yine helal olsun diyeceğim.

Bu olmadı mı? Öyleyse İslâm dininin hırsızlar için öngördüğü ceza Meclis’te kanunlaşsın ve 17 Aralık’a adı karışanlar bu yasaya göre yargılanıp cezalandırılsın. Sayın başvekil İslam’a inanıyorsa kolunu koysun ortaya.

Ben inanıyor, inanmıyor iddiasında değilim. İnanıyorsa kolunu koysun ortaya ve ona göre muhakeme edilsin diyorum. Eğer masum olduğuna gerçekten inanıyorsa çekinmesin. Aynı şey davaya adı karışan bakanlar için de geçerli… Hani bunlar İslâmcı bir geleneği temsil iddiasıyla politika yapıyorlar ya güya… Böyle bir taleple Meclis’e gelmeleri hem belli çevrelerde İslâm hukukuna karşı oluşan ön yargıyı kırmak, hem de kendinizi gerçekten ak’lamak için şahane bir fırsat olur. Kolunuzu koyun ortaya; buna hayır diyen Meclis’teki hiçbir parti daha sizin hırsızlığınızdan bahsedemez.

Bütün bunların olmayacağını, yerli ve uluslar arası hukuk açısından buna ihtimal olmadığını bilmeyecek kadar meseleye bigane değiliz. Anlatmak istediğimiz, demagoji ve tehdit dışında kendisini ak’lamak adına en ufak bir çaba göstermediği… Buna dair bir şeyler görmek istiyoruz; masum bir insan atılan çamurdan huzursuz olur, kendini aklamak için bir çaba gösterir. Elbette ispat mükellefiyeti iddia sahibine aittir; ama sen iddia sahiplerine bütün ispat yollarını tehdit ve yer değiştirme cezalarıyla kapatırsan, bu iş sana düşer.

HIRSIZLIK KANIKSANMIŞ!

Fakat bütün bunlara ne lüzum var ki? Siz onun yerinde olsanız, önlerine attığınız her şeyle yetinen ve avunan bir seçmen kitleniz olsa, hatta hırsızlığınıza bile destan yazan ve onu vatan mücadelesi addeden hayranlarınızdan geçilmese, siz kendinizi ak’lamaya uğraşır mısınız?

Söyleyeceklerimiz biraz acı olacak. 17 Aralık’tan beri görüp duyduğumuz bazı tepkiler, bize atasözü kıvamında bir tekerlemeyi hatırlattı: “Böyle başa böyle tarak…” Devamını bilen biliyor.

Geçtiğimiz haftalarda ana muhalefet liderinin bir konuşmasına tesadüf etmiştim. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla ilgili olarak: “Yönetmelik değiştiriyorlar. Kimler? Adı yolsuzluğu bulaştırılan bakanlar. Ne diye? ‘Arama yapacaksan önce hırsıza haber vereceksin’ diyor. Böyle bir şey olabilir mi?” dedi. İlaveten, “abdestinden şüphen yoksa neden yönetmeliği değiştiriyorsun” diye sordu.

Ne kadar haklı değil mi? Hani, bu ülkede yaşayan her namuslu insanın sorması, içini acıtması gereken sorular… Oysa aynı ortamda benimle bu haberi dinleyen bazı tanıdık ve tanımadık simaların bıyık altından gülmekle kalmayıp, “hadi canım, sen olsan çalmayacak mısın” dediklerine bizzat şahit oldum. Yani hırsızlığın olduğunu kabul ediyor; ama küçümsediği kişi hırsızlığı yapan değil, bunu dile getiren… Eğer bu ülke gerçeklerinden ve ortalama insan vasatından habersiz birisi, mesela Türkiye’ye tatile gelmiş bir yabancı olsaydım; bu tavır karşısında nutkum tutulur ve ardıma bakmadan geri kaçardım.

Oysa ben gayet sakin onların bu konuşmalarını dinledim ve hiç şaşırmadım. Nasıl şaşırabilirim ki? Daha olayın yaşandığı günün akşamında sosyal medyada bunun böyle gelişeceğini yazmıştık zaten. 17 Aralık akşamı yazdığımız o satırlar:

-“Olanları keyifle izliyorum ama daha ilk gün itibariyle şunu da yazayım: Bütün bu olanlar AkaPe’ye oy kaybettirir mi? Ben muhafazkar – sağ camiayı az buçuk tanıyorsam çok fazla oy kaybettirmez. Türkiye’de hırsızlığın en doğal karşılandığı ve asla bir seçim kriteri kabul edilmediği siyasi kesim bu cenahtır. Daha bugüne kadar “filan hırsız, falan dürüst” diye en ufak bir kriterlerine şahit olmadım. Bilakis “yesin ama iş yapsın” zihniyeti hakimdir. İşten kasıt da, kendi tarikat veya zümrelerine devlet kesesinden çekilecek peşkeştir.”

Zaten devlet kesesinden dağıtılan makarna ve kömür bedeli, yahut tarikat şeyhinin yakınlarına aktarılan kamu kaynakları karşılığı verilen oylardan söz ediyoruz. Maalesef realite bu. Mevcut insan vasatı.

Enver Aysever’in hırsızlıkla ilgili sorusuna Burhan Kuzu’nun verdiği cevabı duymuşsunuzdur. Sağın politika ve hırsızlık kavramlarına bakışını gösteren şahane bir “belge” oldu. 17 Aralık operasyonu akşamı yazdıklarımıza resmi bir ağızdan doğrulama gibiydi.

Bunları kızgınlıktan böyle yazmıyorum; gerçekten Türkiye’de muhafazakar – sağcı seçmen için hırsızlık bir seçim kriteri değildir. Bilakis, “iş yapsın ama yesin” yaklaşımıyla, hırsızlığı siyasilere meşru bir hak olarak tanır. Türkiye’de sağcılar, cemaatler, içi boşaltılıp adı kalmış tarikâtlar için hırsızlık yüz kızartıcı bir suç değildir. Hiç birisinin sandığa dürüstlük kriteriyle gitmediğine kalıbımı basarım. Hepsi çakallık, ucuz hesap peşinde… Onlar hırsızlığı siyasetçiye meşru bir hak görürken, garibanın hırsızlığını afaroz etmekte pek mahirdirler. Birisi bir ekmek çalsa, hemen haram lokma, helal rızk fetvalarına başlarlar.

Oysa halkımızın büyük bir çoğunluğu halen ayakkabı kutularının içinde kendi rızkı, kendi alın teri, kendi parası olduğunun farkında değil. Sanıyor ki, çalınanlar, götürülenler başka bir yerden; ona girdisi çıktısı yok. Evine girip ayakkabılarını çalan hırsıza göstermeyeceği müsamaha ve anlayışı, ayakkabı kutuları içinde çocuklarının geleceğini çalan politikacılara gösteriyor.

Ortalama 1000 lira maaş alanlar, 1 milyar lira civarında soygun ve vurgun yapanları savunuyor. Bu korkunç bir akıl tutulması… Sanıyorum ki, özeniyor, gıpta ediyorlar. Cılız ve çelimsiz birisinin dünya ağır sıklet boks şampiyonunu hayranlıkla seyretmesi gibi onlara baktıkça eziklikten kaynaklı şapşal bir hayranlık duyuyorlar. “Ah onların yerinde biz olsaydık” psikolojisi…

HIRSIZLIĞIN FİLOZOFLARI

“Sanki başkası gelse çalmayacak mı” teslim olmuşluğu ile bildiği yoldan sapmayanlara artık acımak dışında bir tepki gösteremiyorum. Ama bunların bir de az buçuk mürekkep yalayıp, felsefesini yapmaya çabalayanları var ya; onlara tahammül oldukça güç.

Tabii kiralık kalemler atlanmasın. Ekran ve gazetelerden bütün milleti enayi yerine koyarcasına yapılan yayınların yanında hırsızlığı kanıksayan sıradan bir Türk insanı çok daha masum duruyor.

Bunlardan birisi Yeni Şafak… Milletin zekasıyla dalga geçiyor. Türk halkına aptal ve geri zekalı muamelesi yapıyor. “Onlar Balkan Üniversitesi için toplanan bağış parasıymış.” Ulan adama sormazlar mı; bağış parasının ayakkabı kutusu içinde işi ne? Bağış parasının banka müdürünün evinde işi ne?

Yani sizin aslı ve esasıyla en ufak ilginiz olmadan “din, kitap” diye uyuttuğunuz okur kitlesinin mühim bir kısmı geri zekalı olabilir ama Türk halkının büyük çoğunluğu (buna AkaPe’ye oy veren ve hatta yine verecek olanlar dahil) neyin ne olduğunu çok iyi biliyor. O paraların hırsızlık parası olduğunu da… Bırakın artık milleti salak yerine koyan haberler yapmayı. Yandaşlığın da bir usulü olur. Böyle cümle âleme enayi muamelesi yaparak olmaz ki.

Bir de bu gazete ve televizyon çevrelerinde işin içine geçmişlerinden kalma siyasi dil katanlar var. Yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına “dik duruş” diyorlar. Bunları görünce hayıflanmadan ve Salih Mirzabeyoğlu’nu hatırlamadan edemiyorum. Fikir ve dava adamı olup 15 senedir zindanlarda çürüyeceğine; ev sahibini bastıran yavuz hırsız ol, dik duran kahraman desinler.

Maalesef, olan aynısıyla budur. Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması bu hırsızlık filozofları sayesinde “dik duruş” oldu. Devlet gücünü kullanarak seni sorgulayacak ve yargılayacak kişileri sürmek, tehdit etmek, nüfuzunu kullanarak oğlunu ifadeden haftalarca kaçırmak dik duruşsa; eğik durmak nasıl bir şey; merak ediyorum.

Yazımızın geçen bölümünde sadece bu husus üzerinde durmuştuk. Bu hırsızlık feylesofları tutturmuş bir dış güç teranesi… Doğru bir jargonu yanlışın dip noktası uğruna kullanmada üstlerine yok. 11 senedir Amerika’ya tek bir kelime etmeyin, “Amerikan karşıtlığı ve antiemperyalizm” vurgusu yapan herkesi potansiyel Ergenekoncu olarak yaftalayın, Amerikan işgal planlarının eş başkanı olmakla övünen liderinize en ufak bir eleştiri getirmek şöyle dursun, toz kondurmayın; şimdi de dış güç – mış güç edebiyatı… Irak’ta, Libya’da hatırlamadınız; Amerika’nın ne kadar kötü olduğu yeni mi aklınıza geliyor? Başka kapıya, başka kapıya…

Siyasi kimliği, geçmişi, ideali ne olursa olsun. Hırsızlığı ve yağmayı yok sayarak, üstünü örterek yapılan bütün siyasi analizler hırsızlık ve yağmanın bir parçası olmaktır. Suç ortağı olmaktır. Hırsız olmaktır.

Hırsıza hırsız demekten korkanlarla hiç bir kafa ve gönül bağımız olamaz.

İlaveten: Bir adamın hırsız olduğunu bile bile ona oy veren veya verecek olan hırsızdır.

HÂN-I YAĞMA

Hân-ı Yağma’nın şiirini Tevfik Fikret, kitabını sağcı politikacılar yazmıştır.

Bu kadar sözün üstüne o efsane manzumeyi hatırlamamak olmaz. İşte, tam 100 sene evvel yazılmış şiirden birkaç bölüm:

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayâlini,

Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i bâlini.

Hemen yutun düşünmeyin; haramını, helâlini…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mi’deler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın; kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı pür-neva sizin.

Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

(Tevfik FİKRET)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu