HENRİ BERGSON, AKIL, SEZGİ VE İTİKAD

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Henri Bergson‘un felsefesine sezgi felsefesi demek, onu karikatürize etmektir. Evet, Bergson, felsefeye sezgi kavramını getiren ve bu yönüyle bütün felsefe tarihi içinde apayrı bir ciheti ortaya koyan birisidir. Fakat felsefesi bir bütün olarak incelenirse orada sezginin değil, bilimin konularının yer aldığı görülür. Her şeyden önce Bergson’un felsefesi bir bilim felsefesidir. Bu felsefenin büyüklüğü de kendisinden önce hiçbir filozofa nasip olmayan biçimde felsefeye zaman kavramının dahil edilip, zamanın olanca eserleri, yapısı ve hareketiyle ele alınmasıdır. Demek ki Bergson’un felsefesi, en doğru isimlendirmeyle “zaman felsefesi” olarak adlandırılabilir.

Sezgiye gelince… Bergson, zamanın içinde iki zıt temayülden söz eder: Madde ve hayat… Buna bağlı olarak şuurun da iki yönünden söz eder. Şuurun maddeye bakan yönü akıl, hayata bakan yönü ise sezgidir. Akıl, bir dıştan kavrayış çabasıdır. Bu yönüyle hayvandaki içgüdüden eksiktir. Hayvan hayatı dıştan öğrenmez; içten bilir. Hayvandaki içgüdüye karşılık insanda sezgi vardır. Sezgi ruhun doğrudan doğruya, vasıtasız kavrayışıdır.

Bergson sezgiye işaret etmekle, akla dayalı kavrayışı temel alan bütün felsefe tarihini bir kenara bırakmıştır. Fakat belirttiğimiz gibi, sezgi felsefesi yapmamıştır. Sadece Batı felsefesinin maddeye hakimiyet arayışı bakımından akılda geliştiğini, ama sezgide geri kaldığını söyler. Ona göre akıl ve sezginin birbirinden ayrılması caiz değildir; ancak aklıdan sezgiye gidilemez, mutlaka sezgiden akla gitmek gerekir. İşte Bergson’un felsefesi de bunun bir çabasıdır.

Bergson, bilimin bir çok dalıyla felsefeden bağımsızlığını ilan ettiği ve adeta felsefeyi lüzumsuzluğa sevkettiği bir çağda, şuurun tek yönünün akıl olmadığını, sezgiyi de ilave etmek gerektiğini söyleyerek yepyeni bir çığır açmak istedi. Fakat bu çığırdan Bergson’un beklediği gibi bir sezgi felsefesi değil, varoluşçuluk çıktı. Varoluşçular, Bergson’u hem taklid hem imha etti. Şuurun tek yönünün akıl olmadığı tesbitini kabul ettiler. Gelgelelim sezgi (ruhun doğrudan kavrayışı) yerine fiili, eylemi koydular. Böylece şuurun hayata bakan yönü, hayatın mânâsına bakmayan bir haz ve başarı mücadelesine dönüştü. Birey ve macerası tür ve hayatiyetinin önüne geçti. Toplum ve düzen fikri tamamen ortadan kalktı. Hayatı içten kavrama (sezgi) davasının yerini, bireyin kendini en üste atma çabası alınca ve bunun adına varoluş denince, felsefeye de ihtiyaç kalmadı. Modern üniversitenin en sapa koridorunda birtakım eski zaman masallarını anlatan, hayata ve kariyere bir katkısı olmayan bir lüzumsuzluğa dönüştü felsefe.

Ancak Bergson’un sezgi düşüncesi, kendi dünyası içinde uğradığı akamete rağmen, salimdir. Ülkemizde İbda fikriyatı olarak ortaya çıkan, Berson’un, çağının akıl marifetleri arasında yalnız işaret ettiği ruhun, varlığı içten ve doğrudan kavrayıcı bu hassasıdır. Nitekim ruhun kavrayışı sezgi olarak ifade edildiği zaman, bu ancak genel bir nitelemedir. Bu kavrayış ancak imân ve ona bağlı aksiyon olarak ifade edildiği zaman varoluşu da kapsayan bir ibda hamlesine dönüşür.

Salih Mirzabeyoğlu‘nun “kendinden zuhur” olarak ifade ettiği de kısaca budur.

Şu hâlde Bergson, ülkemizdeki karikatürize idrakı ve Batı’da saptırılışı bir yana, sadece düşüncesi değil, aynı zamanda özlemiyle İbda fikriyatında yaşamaktadır.

Ekleme: “Felsefe” lafını duyunca bizim Müslüman gençler kaçıyorlar. Bunların aslında itikadî konular olduğunu belirtmiş olmayı isterdim: “Akıldan sezgiye gidilebilir” (Maturidilik), “ancak sezgiden akla gidilebilir” (Eşarilik)…

Bunları da bilmiyorsunuz ama…

Selim GÜRSELGİL

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İletişim Formu