İDARECİNİN VASIFLARI ve TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜ

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İnsan, bu dünyada varlık âleminin bir unsuru olduğuna göre, kendisi için var olduğu ve kendisine ihtiyaç duyduğu bir amacı olmalıdır. Her varlığın bir gâyesi vardır, amacı olmaksızın varlığı düşünülemez. İnsanın da bir gâyesi vardır ve bu gâye her şeyin temelidir. Aynı şey, tek tek toplumu oluşturan bütün insanlar için de söz konusudur. Benzer şekilde her bir yönetimin ve her bir devletin de bir amacı vardır.

Toplumlar, farklı özelliklere sahip insanların bir araya gelmesiyle oluşur. Bundan dolayı toplumdaki her insanın hem beklenti ve hedefleri hem de karakter ve kişilikleri birbirinden farklıdır. Böyle olduğu için de toplumun karışık işlerini düzene sokacak, onlara gelebilecek zararları önleyecek ve adaleti tesis edip haksızlığa meydan vermeyecek âdil idarecilere ihtiyaç vardır. İdareci, hedeflemesi gereken amacı bilmiyorsa, her şeyden önce yetkin bir yönetici olamaz ve halkını da bir gâye etrafında toplayamaz. Amacı olmayan bir devletin de, bütün eylemlerinde anlamsızca ilk aklına gelen şeyi yapması şaşırtıcı değildir. Devlet yönetecek kişilerin sahip olması gereken özelliklerin neler olduğu, siyaset üzerine düşünen ve yazanların en önemli konularından birisidir. Bir liderde bulunması gereken, doğu ve batının düşünürlerinin ittifak ettiği vasıflardan bazıları şunlardır:

  • Eşyanın tabiatını idrak edebilmeli ve onu arızî olandan ayırt edebilmesi için gerekli ilimlere yaratılış itibariyle yatkın olmalıdır.
  • Şeyleri hafızasında koruyabilmeli ve anladığını, gördüğünü, duyduğunu unutmamalıdır.
  • Her türlü ilmi ve bu ilimlerin alt dallarını öğrenmeye meraklı olmalıdır. Çünkü insan, sevdiği herhangi bir şeyi şüphesiz bütün unsurlarıyla bilmeyi ve tanımayı ister.
  • Doğruluğu sevmeli ve yalandan nefret etmelidir. Çünkü doğruyu seven hakkı sever, hakkı seven ise yalan söylemez.
  • Hazlara karşı zaafı olmayan ve onlara sırtını dönebilen biri olmalıdır. Çünkü bir şeyi tutku derecesinde seven kişi, nefsine, hoşlandığı şeyler karşısında egemen olamaz.
  • Malı sevmemesi gerekir. Çünkü bütün arzuların temelinde bu sevgi vardır.
  • Büyük bir düşünür olması gerekir. Muhakeme eden bir kişi, bütünüyle bu dünya hayatına değer vermez.
  • Cesur ve âdil olmalıdır. Zulüm, cahillerin ve korkakların âdetidir.
  • Anlayış sahibi olmalıdır. Makul ve meşru olan her şeyi sevmesi ve onunla meşgul olması, sonra da kararlı bir biçimde faziletlere doğru yönelmesi gerekir.
  • Hikmetli bir zekâya ve iyi bir hayâl gücüne sahip olmalıdır.

Devlet yönetiminde, gerekli niteliklere sahip bir idareciden yararlanılmıyorsa, bu onun hatası değildir. Hata, onu dinlemeyenlerin ve dinleme gereği duymayanlarındır. Bu özelliklere sahip bir insan, kendisine itaat edilsin veya edilmesin, maharet ve sanatından dolayı meşru ve tabiî liderdir. Herhangi bir kimsenin onu bilip bilmediğine bakılmaz. Bu, tıpkı bir doktorun hastalara şifa verecek kabiliyet ve maharetinden dolayı doktor olması gibidir; tedavi için geleni olsun veya olmasın, işinde kullanacağı aletleri bulunsun veya bulunmasın, ister refah içinde ister sıkıntı içinde olsun, bunlardan hiçbirisine sahip olmaması, onun doktorluğunu gideremez. Yukarıdaki faziletlere sahip gerçek liderlerin önünde iki temel engel vardır.

Birinci engel; toplumun, iyi ve doğruyu ayırt edebilmekten aciz olmasıdır. Bu tip acizlikler her zaman iyi ve doğruya düşmanlıkla neticelenir. İkinci engel ise, hakikat dilini kullanan sahtelerin varlığıdır. Bunlar, gerçekte ideal liderin vasıflarına sahip olmadıkları hâlde öyleymiş gibi davranırlar ve zaten o makamı işgal ile hakikîsinin önüne geçmek için gelmiş/getirilmişlerdir. Bu tür adamların ülkelerinde, halkın tümünü oluşturan her bir topluluğun değer yargıları çeşitli şekillerde bozguna uğrar ve değişir.

Bir kısmı için saygınlık, insanların kendisine yöneldiği popüler şeylerde aranır. Başkalarına göre değerli olan şeyler, onlara göre de değerlidir. Örneğin zenginlik, haz veren şeyleri elde etme, ihtiyacından fazla mal ve mülk edinme gibi itibar gören şeylere yönelirler. Bu yolda da gereken her şeyi, hiçbir ahlâkî hassasiyeti gözetmeden yaparlar. Bu toplumlarda insanın saygı görmesinin meşhurlukla mümkün olduğuna inanılır. Birçok alanda, kendi yargılarına göre başarıya ulaşmış kimseler, büyük insanlar olarak anılırlar. Bu başarıları onları, sahte bir güzellik ve sağlamlık yanılgısı ile ölümü küçümsemeye götürür. Böyle toplumların idarecileri, gösterişli yaşarlar ve bunu, yetkinliğin ve bilgeliğin şartı ve göstergesi zannederler. Yöneticiler arasındaki en saygın kişi, bütün bu imkânlara sahip olan ve onları muhafaza edebilendir. Bu topluluğun adaletten anladığı budur.

Bir kısmı için zenginlik ve servet, elde edilmesi ve bu uğurda yardımlaşılması gereken değerlerdir. Ancak onlar bu hırsı, zenginlik sayesinde bir başka şeyden istifade etmek için göstermezler, zenginliğin kendisini hayatın biricik amacı olarak görürler. Bunların yöneticileri, toplumdaki en zengin ve en güçlü olan kimselerdir. Mülkiyetin elde edilmesi tek gâye olduğu sürece, zorunlu olarak bu yönetim azınlığın yönetimidir ve halkın çoğu fakirdir.

Bir kısmı için amaç, her biri, hiçbir şeyde arzularına gem vurmaksızın kendi istediğini serbestçe yapan insanlar olmaktır. Bunların arasında yaşam biçimlerinin her türüne rastlanır. Onların gözünde ideal lider, halkın çeşitli arzularının yerine getirilmesinde iyi görüşlü ve tedbirli olan kişidir. Onlar, gerçek mânâda faziletli ve kendilerini de fazilete götürecek kişiyi başlarında istemezler. Bu tip insanların oluşturdukları topluluğun varlığı tesadüflere bağlıdır. Çünkü bunların etrafında kenetlendikleri bir gâye söz konusu değildir. Bu birlikteliğin var olmaması, birçok probleme yol açar. Bu toplumu idare eden kimseler, bir süre sonra yakınlarıyla birlikte tirana dönüşürler. Serveti halk ile paylaşmaz olurlar, halk da tepki olarak bu idarecileri tasfiye etmeye çalışır ve buna mukabil olarak idareciler de mevkilerini korumak adına her türlü zulmü işlerler.

Bir kısmı için yükselmek, sadece tiranın kişisel isteklerini yerine getirmekle mümkündür. Bu istekler, şöhret sahibi olma, servet edinme, haz arzusu veya bunların tümüyle alâkalı olabilir. Açık olan şudur ki bu topluluğun, tirana hizmet etme ve isteklerini yerine getirme dışında bir gâyesi yoktur. Bu sebeple onlar, gerçekte köledirler. Sistemi yaşatan şey ise, bu köleleşmişler için başkalarına hükmetmekten alacakları zevkin hayâlini kurmalarıdır. Bunların idarecisi, diğer bütün insanları mağlup etmek için toplumu araç olarak kullanır. Söz konusu bu topluluk ona, başkaları için bir şey elde ederek onda egemenlik kursun diye değil, sırf kendisine âit olan şeyi egemenliği altında tutan tek kişi olsun diye yardım eder. Bu tek egemen kişi de, kendi hayat ve gücünü sürdürmek için gerekli olanı aldıktan sonra kalanları başkalarına vererek onlar adına da egemenlik kurar. Aslında bu tip idareci, sadece kendi çıkarını düşünür ve bütün insanların yararını istemez. Efendinin kölesi ile olan ilişkisi gibi, sadece halkın zorunlu ihtiyaçlarını gidermeye bakar. Tiranlaşmış yönetici, yardımcılarından aldığı destekle halkın bütünü üzerinde baskısını yaygınlaştırır. Bazı destekçiler, zorba yönetiminde birtakım avantajlar da elde ederler. Bu avantajları halka değil, idareciye yaptıkları hizmetle orantılıdır. Tiranın zorbalıklarının en temel neticesi, halkın da birbirine zulmetmesidir. Sonrasında onlardan her birisi; zorbalık yapabildikleri ve halkın hakkına tecavüz edebildikleri oranda makam ve mevki alırlar.

Faziletli idarecilerden yoksun toplumlar, süratle faziletleri terk edip hazza göre yaşamayı ideal edinirler. Günümüz toplumlarının hepsi bu hâl üzerindedir. Günümüz insanı günlerini, canının her istediğini, imkânları nispetinde yapmakla geçirir. Bir gün şarap içip, türkü dinler; bir gün perhiz edip zayıflar; bir gün koşar oynar; bir gün tembel tembel oturup dünyayı umursamaz. Kısacası, kendisini ne düzene ne de sıkıntıya sokar. Gelişigüzel, kaygısız ve bağımsız yaşamak işine gelir ve hoşuna gider. Başka türlü de yaşamak istemez. İnsanî değerlerden çok uzak olmasına rağmen, bu tarz bir hayatın, hür ve güzel olduğunu zanneder. Sonra bir bakarsınız, devlet adamı olmuş, kürsülere çıkmış, aklına eseni söylüyor, bir şöyle bir böyle işler yapıyor. Bazen askerliğe özenir, savaştan yana olur. Bazen de iş adamları gibi davranır, işi ticarete döker. Faziletli hayatı inşâ yolunda olanların kıymetlerine saygı göstermez ve hattâ düşman kesilir. Lâkin bu düşmanlıkları, fazilet sahiplerini taklit etmesine de engel olmaz. O fazilet sahiperinin mücadelesinin üzerine oturur ve kıymetleri istismarda büyük bir maharet sahibidir. Daha evvel saydığımız, bir idarecide olması gereken vasıflar; günün idarecisinin sahip olmadıkları şeklinde okunabilir.

Bunun misâli, Samiri’ye benzer. Tıpkı Samiri gibi, Hz. Musa’nın kurtarıcılığının üstüne çökmeye çalışır. Tıpkı Samiri’nin, Cebrail’in atının bastığı toprağı kullanması gibi, inançları istismar eder. Tıpkı Samiri gibi, altın ile çekicilik sağlamaya çalışır. Tüm aldatıcılığı, kurtarıcının geçici yokluğundan istifade ederek onunla aynı değerlere sahipmiş gibi yapmasındadır. Allah, bunlara belirli bir vakte kadar mühlet vermiştir. Ancak bu hikâye; her zaman kurtarıcının dönüşü, heykelin yakılması ve sahtenin sürülüşü ile neticelenir.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu