İKİ SENE ÖNCE UYARMIŞTIK; DİNLEMEDİNİZ!

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Tam 2 sene önce yayınlanmıştı. Yazılış tarihinin üzerinden geçen zaman ise biraz daha fazla… Şubat 2012 tarihinde yazdık ve AYLIK Dergisinin Mart 2012 tarihli sayısıyla okuyucuya ulaştı. Tek amacımız sesimizi size duyurabilmek, hazır güç elinizdeyken onu büsbütün elinize yüzünüze bulaştırmadan yapmanız gerekenleri ve aksi durumda başınıza gelecekleri son bir defa ihtar etmekti. Açıkçası bugün yaşanan hiçbir şey bizi şaşırtmıyor.

Bahsettiğimiz yazımız “YAKUP KÖSE DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ” başlığını taşıyordu ve o güne kadar İbdacı yayınlar içinde Yakup ve onun mağduriyetinden bahseden ilk müstakil makaleydi. Tek bir amacımız vardı; hükmedenlere hak ve adalet mesuliyetlerini hatırlatmak, onları vicdan sahibi olmaya davet etmekti. Aksi durumda tahtlarının çok kısa bir sürede sallanması mukadderdi. Sabredip sonuna kadar okursanız ne kastettiğimizi göreceksiniz.

O yazıyı kaleme aldığımızda ne cemaatla başbakanın bu noktaya geleceği hesap ediliyor; ne de başbakanın kaset ifşalarıyla bir anda allak bullak edileceği düşünülüyordu. Hatta o günlerde bizzat başbakanın pek yakında Ergenekon sanıklarını serbest bırakma ihtimalinden söz etsek bizi tımarhaneye tıkmaya yeltenirlerdi ama yazımız dikkatli okununca aslında onu da kastettiğimiz görülecek.

Diyeceğimiz odur ki, bugün Perinçek ve benzerlerinin bir çırpıda salıverilmesi bizim için asla şaşırtıcı olmadığı gibi; ne Fetullah Gülen’in düştüğü “ulusal hain” durumu, ne de sayın başbakanın yaşadığı şu süreç bizde en ufak bir “vay beee” hissine yol açtı.

İşte, AYLIK dergisinin 2012 Mart tarihli sayısında yayınlanan makalemizi tek bir kelimesine bile dokunmadan olduğu gibi yayınlıyoruz:

-Son zamanlarda 28 Şubat süreciyle hesaplaşma, hukuk önünde darbeci zihniyeti mahkûm etme, olup bitenleri sorgulamaya yönelik kamuoyunda ve belli bir medya çevresinde gözle görülür bir gayret olduğu tartışılmaz. Hiç şüphesiz, fitili ateşleyen, Yakup Köse arkadaşımızın, belli makamlara kendi mağduriyetini anlatan mektuplarıdır. Şu veya bu sebeple Yakup’un çığlığı karşılık bulmuş, çoğu mevzua sağır kulaklar bu haklı sese, belli nedenlerle kayıtsız kalamamıştır. Ve dava artık şahsi bir meselenin ötesinde, umumi bir noktaya, 28 Şubat’la  hesaplaşmanın sembolik çerçevesine oturmuştur.

Şüphesiz bu olanlardan memnuniyet duymakla birlikte, Türkiye’nin normalleşmeye başladığı, hukukun egemenliği yolunda önemli adımların atıldığı gibi yorumları öne sürecek kadar safdil olmadığımızı da belirtelim. Bir yandan Yakup Köse ismi gündeme gelirken, diğer yandan 11 sene önce tahliye olup serbest bırakılmış 28 Şubat mağduru insanlara, cezaevi isyanları nedeniyle ard arda cezalar yağdırılması akıl alır şeyler değildir.

Sivil iradenin bunda mesuliyet payı yok diye düşünemeyiz. Çünkü aynı sivil irade MİT davasında jet hızıyla yasa geçirecek kadar hamarattır. Ama nedense 28 Şubat zihniyetinin ceberutluğu ile içeri tıkılan ve aynı zihniyetin cezaevi idarelerine uzanan eliyle zindanda zihnen ve bedenen yok edilmeye çalışılan siyasi tutsakların, bir kalemde ve Kel Ali hızıyla yeniden içeri davet edilmesine göz yummuştur. Oysa o tutsaklar, o günlerde, cezaevi idaresinin şahsında, 28 Şubat aktörlerinin dayatmalarına meydan okumuş, dize gelmemiş, kanlarını ve canlarını ortaya koymuşlardı.

28 Şubat sürecini doğru okumadan, o zihniyetle hesaplaşmak mümkün değildir. Ve 28 Şubat sürecini doğru okumanın yolu 1999 yılında olanları samimiyetle incelemek, anlamaya çalışmak ve görmekten geçer. 28 Şubat 1997 nasıl Müslümanlara “siz bizim için böckten farksızsınız, size tahammül edemiyor, bu coğrafyayı sizinle paylaşmak istemiyoruz. Ya bizim istediğimiz yaratıklara dönüşeceksiniz, yahut böcek gibi ezileceksiniz” dayatmasıysa, Salih Mirzabeyoğlu’nun 1999 çıkışı, aynı sertlikte, Müslümanların izzetini kurtaran bir cevaptır. Bugünün siyasi iradesi farkında olsun veya olmasın, o çıkış sayesinde var kalabilmiştir. Ne yazık ki, birileri, küfrün bütün hesaplarını bozan o soylu 1999 tarihin Gong sesi sayesinde hükümet olabilmişken, o günün kahramanları halen zindanlarda, mahkemelerde, şurada veya burada bedel ödemektedir.

Yakup Köse’nin şahsında 28 Şubat’ta mağdur olanları hatırlayan, yazıp çizen herkese teşekkürü borç biliriz. Ama işin sadece reklam filminden ibaret kalmaması için bu hususta siyasi iradeye daha ciddi ikazlar yapmak gerektiğinin farkındayız. Eğer bu meseleyi gündeme taşıyan gazeteciler, aydınlar samimiyse –ki öyle olduğunu umuyoruz- Yakup Köse davasını 14 yaşında bir çocuğun, Çocuk Mahkemesi yerine D.G.M.’de yargılanmasından ibaret görmek yerine bütün sebep ve neticeleriyle sahiplenirler. Bir yandan bu davaya sahip çıkıp, bir yandan geçtiğimiz ay mahkemelerin aynı insanlara ard arda ve mesnetsiz cezalar yağdırmasına seyirci kalmak ve bu hususta siyasi iradeye hiçbir serzenişte bulunmamak pek sağlıklı bir yol değil. Bu insanlar bundan 13 sene önce cezaevlerinde bazı davranışlarda bulunmuşlarsa, bunun temel nedeninin, 28 Şubat uygulamalarının, kanunsuzluklarının  cezaevine kadar uzanması olduğu nasıl gözden kaçırılabilir? Bu insanlara geçtiğimiz günlerde resmen “28 Şubat ceberutluğuna niye boyun eğmediniz” diye toplu cezalar verildi. Salih Mirzabeyoğlu’na verilen cezanın ise bir tek açıklaması vardı: “Müslümanların kökünü kazıma yolunda bütün hesapları sen bozdun. Oysa bir çırpıda ve ne güzel teslim almıştık hemen hepsini…”

Biz yaşanan bazı gelişmelerden memnuniyet duymakla birlikte bazı gerçekleri asla unutamayız ve göz ardı edemeyiz. “Türkiye hukuk devleti olma yolunda ilerliyor” budalalığına düşmeyelim lütfen. Bu ülkede her daim yargı birilerinin arka bahçesi oldu. Zamanında kameralar eşliğinde insanların evi; mahremi basıldı, günlerce “Müslüm-Fadime” hikayeleri dayatıldı topluma. Bir Allahın kulu çıkıp, “özgürlükçü-demokrat-çağdaş” klişeli sözde dünya görüşü adına demedi ki, “bu görüntüleri teşhir etmek özel hayata saldırıdır, anayasaya aykırıdır, sadece insanlık ayıbı değil, aynı zamanda evrensel hukuku hiçe saymaktır.” Hukukun üstünlüğü ilkesini sindirebilmiş, şahsiyetli bir ülkede kitleleri ayaklandıracak bir hadiseydi, ama “kutsal bir amaç adına” yapıldığı düşünüldüğünden kimse gıkını çıkarmadı.

Şimdilerde dünün mağdurları da, daha doğrusu o mağdurlukları kullanarak siyasi prim yapanlarda bugün düşman bellediklerine aynısını reva görüyor. Onlarda kendi “kutsal amaçları uğruna” aynı hayvanlıkları yapabiliyor. İş bu tür görüntülerle ana muhalefet liderini istifa ettirmeye kadar vardı. Demek ki mazlumluk-mağdurluk iktidara gelene kadar… Kimsenin yaşadıklarından ders almaya niyeti yok. Zalim bizdense sorun yok, işimiz zulümle değil, zulme maruz kalanın kimliği ile… Dün YÖK zulmünü bütün şiddetiyle yaşayan kimse bugün iktidara gelip YÖK’ü ele geçirince muhalefetteyken kaldırma vaadinden bulunduğu YÖK’ü birden baş tacı ediveriyor.

Peki bütün bunlar neye işaret?.. Biliyoruz ki, Türkiye’de devlet içinde tek bir egemen zümre yok. Her ne kadar son bir kaç yıl içinde eski “derin” devlet tasfiye edilip, yerine yeni ve daha başka bir “derin” devlet kurulsa ve hep bu yenilerin borusu öter görünse de, yine unutmamak lazım ki, Türk devletine bütünüyle egemen olan homojen bir güç “henüz” yok. Yeni gelenlerde kendi içinde homojen bir güç değil; onlarca farklı fraksiyonun, ortak menfaat paydasında daha şimdiden çatlak vermeye başlayan birlikteliği… Bu memlekette “bitti” denilen herhangi bir davada, hiç umulmadık bir yerden, hiç umulmadık pazarlıklar olur ve mesaj niteliğinde sürpriz kararlar çıkarsa şaşırmam.

Velhasıl bu topraklar kaypaktır. Koskoca imparatorlukları, hanedanları, saltanatları yutmuş; bana mısın dememiştir. Kimsenin garantisi yoktur bu coğrafyada. Hesap içinde hesaplar olabilir, bir günde dengeler değişir. Hainler kahraman, kahramanlar hain olur. Dost sohbetlerinde hep söylediğim: Bu topraklarda akşam sadrazam uyuyan sabah yeniçeri ağalarının elinde uyanır. Bu memleket ne iyimserliği kaldırır, ne kötümserliği… Bu coğrafyada kök salabilmek için gerekli şahsiyet dokusu ve hissiyat yapısı her bir memleketten farklı ve esnektir. Burası Attila İlhan’ın tabiriyle “Kurtlar Sofrası”dır ve Kemal Tahir ustanın ifadesiyle “Kurt Kanunu” geçer buralarda: “Kurtlukta düşeni yemek kanundandır.”

Zulme topyekun ve “senden-benden” ayırımı yapmadan karşı çıkmadıkça, temel dengeleri değiştirmedikçe “kutsal amaçlar uğruna” yapılan “SÜREK AVLARI” devam edip gidecek. Maalesef.

İşleyen düzeni fotoğraflamak adına söylüyorum: Mesela egemen sınıf dünde bel altından vuruyordu, bugünde… Dünün kurbanı Müslüm Gündüz hocaydı, bugünün kurbanı Cübbeli Ahmet namıyla şöhret bulmuş bir başka kişidir mesela… Bu isimleri şahıslarını kıyaslamak itibariyle değil, kamuoyunda onları alaşağı etmek için uygulanan yöntemin benzerliğini vurgulamak adına yan yana kullanıyorum. Hukuk adına aslında alınan bir arpa boyu yol yok. 

Ne güzel demiş koca Neyzen:

Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti.

Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.”

Neyzen demişken, şu hikayeyi atlamak olmaz: M. Kemal, bir gün Neyzen Tevfik’i çağırır ve ona “dün ile bugün arasında ne fark var” şeklinde bir soru yöneltir. Neyzen’in cevabı nettir:

-“Hiçbir şey değişmedi. Saz söz aynı, yalnız artistler değişti.”

Bu müthiş bir cevaptır ve istenildiği kadar inkar edilsin, İttihat Terakki kafasının Cumhuriyet kadrolarında aynı kudurganlıkla yaşamaya devam ettiğinin nefis ifadesidir.

Atatürk, Neyzen’e çok kızar ve kısa bir zaman sonra yeniden çağırır. Çok öfkeli olduğu, itidalli cevaplar vermesi gerektiği söylenir. Neyzen durumun ciddiyetini anlar ve korkar ama tükürdüğünü yalayacak adam değildir. Karşısına çıkar, yine aynı soruyla karşılaşır:

-Ne değişti?

Bu defa, şakayla karışık şu cevabı yapıştırır:

-“Fazla değişen bir şey yok ama yine de bazı şeyler değişti. Eskiden sormadan asarlardı, şimdi önce soruyorlar, sonra asıyorlar.”

Bu zekice cevap sayesinde paçayı kurtarır.

Türkiye’nin geldiği nokta bana ister istemez Neyzen’in bu cevabını hatırlatıyor. Eskiden Yakup Köse ve benzerlerini sorgusuz sualsiz içeri tıkarlardı. Şimdi önce “vah, vah, yazık olmuş çocuğa, hayatını kaydırmışlar” diye yasını tutuyor, sonra ard arda ceza yağdırıyorlar. 

28 Şubat hukuki bir süreç değildir ama 28 Şubat’ta verilen mahkeme kararları icra edilmeye devam edecek öyle mi? Devlet hukuk dışına çıkmışsa ve sen bu hukuk dışılığa karşı olduğunu söyleyerek iktidar olmuşsan, devletin hukuk dışına çıktığı süreçte, sıradan vatandaşın hukuk dışına çıkmasını normal karşılamaya ve onu af kapsamına almaya mecbursun! 28 Şubat’la hesaplaşılacaksa, o “sütü bozuk” sürecin bütün mağduriyetini gidermenin ilk ve belki tek yolu, o süreçte verilen bütün siyasi cezaları yok saymaktan geçer.

Her zaman olduğu gibi 28 Şubat’ın cefasını çekmek Yakup Köse ve arkadaşlarına, nimetinden faydalanmak ise aynı siyasi iradeye kalmıştır. Yakup Köse davasının gündeme gelmesi de, Yakup Köse’den çok, mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürmüştür. Yakup Köse’nin o kadar haklı ve taşları çatlatacak kadar samimi serzenişlerine karşılık durumunda değişen hiçbir şey yoktur.

Bu davaya samimi olarak sahip çıkmanın yolu Yakup’un şahsında genel af kampanyası başlatmak, bütün siyasi tutsaklara özgürlük yolunu açmaktan geçer. Dönemin D.G.M. başkanı “Mirzabeyoğlu davasında yanlış karar vermiş olabilirim” diyor ve buna rağmen 28 Şubat ürünü zihniyetin kararıylaSalih Mirzabeyoğlu çile doldurmaya devam ediyorsa, ben buna kayıtsız kalan hiçbir kimsenin samimiyetine inanmam. Çözüm belli: 28 ŞUBAT SÜRECİNDEN KALMA BÜTÜN SİYASİ TUTSAKLARA KAYITSIZ ŞARTSIZ AF… Eğer, Neyzen’in dediğinin şahsınıza söylenmesini istemiyorsanız durum budur. Aksi takdirde: “Hiçbir şey değişmedi. Saz söz aynı, yalnız artistler değişti” demekte mazuruz.

Bu topraklarda kimse saltanatına güvenmesin. Buralarda yarın neler olacağı belli olmaz. Hazır elinizde fırsat varken, bir an için samimi olun ve 1999 sürecini doğru okumaya bakın. Göreceksiniz, 28 Şubat’la hesaplaşmanın gerçek adresi orada… Hukuk, vicdan, bu toprakların yüzlerce yıldır hasretini çektiği adalet orada… (Hakan Yaman – Aylık Dergisi- Mart 2012)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu