“MÜNAFIKLIĞIN” ALÂMETİ YALANCILIK! BİR YALANIN HİKÂYESİ

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Bir önceki yazımızda, R. Tayyip Erdoğan’ın, 28 Şubat’ın mağduruymuş gibi bir mizansenle ve Müslüman Anadolu insanının hissiyatları istismar edilerek, kartondan bir kahraman yaratılmak suretiyle, “nasıl “ ve “ne için” iktidarla ödüllendirildiğini anlattık.

Bu yazımızda ise, bizzat gördüğümüz, şahit olduğumuz ve tecrübe ettiğimiz yaşanmışlıklarımızı sizlerle paylaşmak isteriz.

Hepinizin bildiği gibi, yaklaşık iki sene önce, TBMM Genel Kurulunda, “Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu” adı altında bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun amacı kısaca şu şekilde belirlendi;

“Ülkede demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz kılan diğer bütün girişim ve süreçlerin TÜM BOYUTLARIYLA araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi…”

Bu süreçte “Fikre Özgürlük Platformu” olarak yaptığımız çalışmaların bir ayağını da TBMM’de yaptığımız görüşmeler oluşturuyordu. MHP Kayseri Milletvekili  Sayın Yusuf HALACOĞLU, –ki kendisinden izin istememiz üzerine,  ‘hocam’ şeklinde hitap etmemizden daha bir memnuniyet duyacaklarını ifade etmişlerdir-  gayet samimi ifadelerle bizlere şunları söylemişlerdi;

“Vatana ve millete belki bir faydamız olur düşüncesiyle buralara geldik. Fakat iş öyle değilmiş… Büyük bir sükut-u hayal içerisindeyim… Buranın yalnızca adı TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ. Bizler de milletin sözde vekilleriyiz. Burada yalnızca AKP’nin sözü geçiyor. Gerisi hikâye…”

Kendisine, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu ile ilgili düşünceleri sorduğumuz Sayın Hocamız, bu konudaki görüşlerini ise;

“Bir şeyi komisyona havale etmek, oyalama ve üzerini örtme taktiğidir!” şeklindeki ümitsizlik ifade eden sözleriyle ortaya koymuşlardı.

Bugün gelinen noktada, Sayın Yusuf Halacoğlu Hoca’nın tespitinin, ne kadar doğru ve yerinde bir tespit olduğunu müşahede etmekteyiz. İsterseniz o dönemde perde arkasında neler olmuş bir bakalım:

 3 Kasım 2012 tarihinde, KUMANDAN MİRZABEYOĞLU, kendisinin, yakınlarının ve vekillerinin hiçbir talebi olmamasına rağmen, üstelik kendisinin dahi haberi olmaksızın apar topar, sessiz sedasız, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmişti. O gün kendisini ziyarete giden avukatlarına ve daha sonra da yakınlarına ve sevenlerine hiçbir açıklama getirilmemiş, kapılar adeta duvar hüviyetine bürünmüştü.

Hükümet yanlısı gazeteler olayı, okuyana, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, MİRZABEYOĞLU’nu affedebileceği”  vehmini veren şu başlıkla verdiler:

GÜL  AFFETSİN”!

 Haberin devamı ise şu şekilde idi;

“28 Şubat yargısının uydurma gerekçelerle müebbet hapse mahkum ettiği Salih Mirzabeyoğlu’nun hastaneye sevki 12 yıllık ‘tecridi’ yeniden gündeme getirdi. Meclis’in darbe sürecindeki yargı kararlarına el atmasını isteyen STK temsilcileri ve aydınlar, Cumhurbaşkanı’nın ‘af’ yetkisini kullanarak Mirzabeyoğlu’nun mağduriyetine son vermesini istedi.”

Bu ve benzeri haberler üzerine akla ilk gelen, STK’lar, yazarlar-çizerler, aydınlar, sanatçılar, gazeteciler, köşe yazarları, siyasî parti temsilcileri, TBMM’deki tüm komisyonların başkanları-üyeleri ve her partiden milletvekilleri dahil olmak üzere, oluşturulan toplumsal mutabakat neticesi,KUMANDAN MİRZABEYOĞLU’nu, “akıl ve ruh sağlığının yerinde olmadığına dair” bir raporla Cumhurbaşkanı’nın affetmesi gibi bir formül düşünülerek, cezaevinden çıkarmayı gerçekleştirmeye yönelik bir çalışma olması ihtimali idi.

Bildiğimiz kadarıyla, Cumhurbaşkanı’ndan bu haberi tekzip eden, herhangi, yazılı veya sözlü resmî bir açıklama da gelmemişti.

Gönlümüz, KUMANDAN MİRZABEYOĞLU’nun böyle bir raporla salınıverilmesine razı olmamakla beraber, -hükümete güvensizliğimizin neticesi-  aklımızda onlarca soruyla süreci takip ettik. Bu takip, her zaman olduğu ve olması gerektiği gibi, pasif bir takip değildi elbette. Başta Kumandan Mirzabeyoğlu’nun avukatları olmak üzere, davasını davası bilmiş pek çok gönüldaş, sevenleri ve tabii ki yakınları Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin önünde kamp kurdular ve oradan bir an için dahi olsa ayrılmadılar.

Aylar süren tetkikler neticesinde, ne şekilde hazırlanacağı “muamma rapor” beklenmek üzere,KUMANDAN MİRZABEYOĞLU, işkence denilebilecek şartlar altında, elleri arkadan kelepçeli bir şekilde, 5 saatlik mesafe, 16 saate çıkarılmak suretiyle, , tekrar Bolu F Tipi Cezaevi’ne götürüldü.

Haftalar sonra gelen, “beklenen rapor”un neticesi, bizce çok enteresandı. Çünkü, hiçbir talep olmaksızın, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi’ne getirilen KUMANDAN MİRZABEYOĞLU’na“ruh ve beden sağlığı son derece yerinde” raporu verildi.

Öyleyse; “KUMANDAN MİRZABEYOĞLU, yakınları ve vekillerinin hiçbir talebi olmamasına rağmen, üstelik herkesten habersiz ve hiçbir açıklama yapılmaksızın, Bakırköy’e getirilmesin arkasındaki GERÇEK SAİK NE İDİ???”

O günkü şartlara binaen söyleyebiliriz ki;

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu , 28 Şubat’ın en büyük “mazlum”u olan ve “idam”cezasına çarptırılan, 58 eserin müellifi SALİH MİRZABEYOĞLU’nu “önümüzdeki günlerde dinleyeceğiz” demişti. İşte tam da bu sırada KUMANDAN MİRZABEYOĞLU, apar topar Bakırköy’e getirildi. Bu süreçte, fırsat bu fırsat, komisyon raporunu SALİH MİRZABEYOĞLU’nu dinleyemeden (!) tamamladı, ve rapor tamamen kocaman bir “FOS” çıktı.

Bu durumun akabinde, “Fikre Özgürlük Platformu” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine tekrar gittik.

Daha önceki gidişimizde, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer ÜSTÜN ve komisyon üyelerinden Mehmet METİNER ile de görüşmüştük. Kendilerini, konuyla alakalı hazırladığımız bir dosya ve bu dosyanın sunumuyla bilgilendirmiştik. Yaptığımız sunumun ardından, bizi dikkatle dinleyen, AKP Adıyaman milletvekili Sayın Mehmet METİNER;

“İçerisinde, “iddianame” nin,“ mahkeme kayıtları ve raporları”nın, ve “savunmaların” da bulunduğu bu dosyaya benzer bir dosyayı daha önce incelediğini, SALİH MİRZABEYOĞLU’na atfedilen bu suçların ve verilen “idam” cezasının hukukî hiçbir delil ve mesnede dayanmadığını ve bu dosyanın tam bir HUKUK GARABETİ olduğunu” söylemişler, bizleri uğurlarken de;

“Hiç şüpheniz olmasın, bu meseleyi en kısa sürede halledeceğiz ve bu hukuksuzluğa bir an evvel dur diyeceğiz. Bu konu BAŞBAKAN’ın bilgisi dahilindedir.” Şeklinde de bir güvence(!) vermişlerdi.

Burada hemen bir parantez açarak belirtmek isteriz ki, isimlerini zikrettiğimiz iki milletvekilinin de samimiyetlerinden zerre kadar şüphemiz yoktur. Zira, kendileriyle görüşmemizin hemen akabinde (1-2 gün içinde) biz Mecliste görüşmelerimize devam halindeyken, kendileriyle koridorda karşılaştığımızda, acilen aldıkları bir toplantı kararıyla, Bolu F Tipi Cezaevine, Kumandan Mirzabeyoğlu’yla görüşmek üzere şu an yola çıkacaklarını belirtmiş ve bu ziyareti gerçekleştirmişlerdir.

Meclis koridorunda gerçekleştirdiğimiz bu ayaküstü görüşmede de Sayın METİNER, ısrarla ve tekrar vurgulamşlardı;

“Size BAŞBAKAN’ın bilgisi ve emri dahilinde diyorum!!!”

Ayhan Sefer ÜSTÜN ve Mehmet METİNER ile aramızda geçen bu diyalogları bu güne kadar yayınlamadık ve platformumuz haricindeki kimselerle paylaşmadık. Bunun iki sebebi vardı:

1)Milletvekillerimizin samimiyetine ve gayretlerine güveniyorduk, ama… Güvenmediğimiz taraf belliydi. İşin enteresanı bu vekillerimiz, kendilerine söylenenlerin gerçekleştirileceğine inanıyorlardı!!!  Yani tabir-i caizse, oyalama taktiğine kurban gittiklerinin ve kandırıldıklarının farkında değillerdi.

2)Bizse, verilen sözlere değil, NETİCEYE bakıyorduk. Böylesi hassas bir mevzuda kesin netice alacağımızı görmeden, resmî bir takım adımlar atılmadan, boş vaatlerle hareket ederek hem gönüldaşlarımızı sükut-u hayale uğratamazdık, hem de mücadelemiz açısından bir gevşemeye ve rahatlamaya sebebiyet veremezdik.

Kaldığımız yerden devam edelim;

Bakırköy sürecinin “FOS” çıkmasıyla, tekrar TBMM’ye gittiğimizi söylemiştik. Mehmet METİNER Bey’den bir kez daha görüşme talep ettik. Kabul ettiler…

Bakırköy süreci ile ilgili, kendilerinin bilgisi olduğunu tahmin ettiğimiz halde, bir kez de bizler kendi açımızdan bilgi verdik ve

“NE OLDU”??? diye sorduk.

-“Valla, aslında niyet, tam olarak sizin de olmasını arzu ettiğiniz şekildeydi. Ama ne oldu biz de anlayamadık”!!! şeklinde cevap verdiler.

Bunun üzerine;

-“Siz hükümetsiniz; ne olduğunu nasıl anlayamazsınız???” dedik ve ekledik;

-“Burada sizin odanızda, gayet samimi ve açık bir şekilde konuşalım. Bize deyin ki; ‘Bu durum bizi aşıyor; bizim üzerimizde bir güç var… Kusura bakmayın elimizden bir şey gelmiyor…’ Biz de sizi anlayalım ve kimlerle ne şekilde muhatabız bilelim.”

Bunun üzerine Mehmet Bey;

-“Olur mu canım öyle şey; bu mümkün mü!? Hükümetin üzerinde ne gibi bir güç olabilir?” cevabını verdiler.

Şu an manzara ortada… Paralel yapı, maralel yapı edebiyatları, “ne safmışız”, “kandırıldık” ağlaşmaları vs., vs…

Eeee size, “üzerinizde bir güç mü var?” diye sorduğumuzda, Allah rızası için, eğer samimi idiyseniz –ki her şeye rağmen ve hâlâ, öyle olduğunuza inanmak istiyoruz- ,

“Evet ya! Engeli koyan kimdi?” diye araştırmak gerekmez miydi???  

“Kandırıldık”, “paralel güçler her tarafa sızmış” demekle işin içinden sıyrılmak bu kadar kolay mı?

Ergenekon davalarında adamlar bangır bangır bağırdılar, “sahte belgeler, sahte CD’ler” diye… O zaman, Müslüman Anadolu insanının gasp edilmiş haklarını iade etmek üzere ve rövanşını yapıyormuş havasını vererek, her türlü hak ve hukuksuzluğa   kulaklarınızı tıkadınız..

Bu operasyonları, “küresel güçler”in emriyle birlikte yaptığınız…

28 Şubat darbesini yapanlardan, hesap soruyormuş görüntüsü verdiniz. Anadolu halkını kandırdınız, kandırmaya da devam ediyorsunuz. 28 Şubat mazlumları içeride… Kumandan MİRZABEYOĞLU işkence altında…

“Durun kardeşim HSYK kanunu hele bi çıksın; ölmediler ya!.. Kolay mı bu işler ha deyince!”

Başbakan’ın geçtiğimiz üç ay içerisinde, jet hızıyla hangi meseleleri hallettiğini, bir meseleyi “suç kapsamından çıkarmanın” formülleri üzerinde nasıl çalışmalar sergilediklerini,  nelere muktedir olduklarını ve hiç de ağlanılacak-sızlanılacak bir pozisyonlarının olmadığını hepimiz gördük.

Diyelim ki biz yanılıyoruz…

 Başbakan’a sadakat yemini eden, ona gerçekten inanan, gözlerinin önünde at gözlüğü ile yürüdüğünün farkında olmayan AKP’li saf ve samimi milletvekillerine sormak istiyoruz. Muhalefet liderlerinin söylemleriyle;

“Hırsızdan, yalancıdan Başbakan olmaz” anladık da, en iyimser şekliyle;

“Devlet içindeki paralel yapıdan bî haber, ‘UYUYAN’dan Başbakan olur mu?”

Haziran ayaklanmalarında da söyledik, şimdi de söylüyoruz;

Din, iman, haysiyet ve şeref sahibi AKP milletvekilleri, vakit henüz çok geç değilken, hemen, şuan, şu saat, şu dakika itibariyle;

İkinci kez ve bir daha, “ne safmışız, kandırıldık!” masalları anlatmamak için;

İyi için, doğru için, güzel için;

 Hak ve hakikatin hatırı için;

Telafisi imkânsız ENKAZ YIĞINININ altında kalmamak için;

Ya “hemen, şimdi Mirzabeyoğlu çıksın!” demelidirler. Yahut;

İSTİFA ETMELİDİRLER!!!

Yalan söylemek “münafıklık” alâmetidir.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu