NECİP FAZIL’A GERÇEK ADRES

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

HERŞEYİN ÖZETİ: İSLAMA MUHATAP ANLAYIŞ

 

Bazen apaçık gerçekler karşısında bile cemiyet olarak akıl tutulması yaşarız. Sadece ferd olarak, aile olarak, mahalle veya köy olarak değil, bütün bir Türk cemiyetinin ekseriyeti topluca bu akıl tutulmasını yaşar, madde ve manâda bindiğimiz dalları kesecek kadar gaflete düşeriz. Nihayet günler ayları, aylar yılları kovalar ve bir zaman gelir ki, herkes bindiğimiz dalı kesmenin yanlışlığından dem vurmaya başlar. Gerçek bulunmuş, yanlış görülmüştür. Çünkü aklın yolunun bir olduğuna inanırız.

 

Evet, diyelim ki, aklın yolu bir… Ama o yolu bulmak için her defasında bu kadar bedel öder ve kurban verirsek çekeceğimiz var.

 

“Göç yolda düzelir” hesabı el yordamıyla doğruları bula bula ilerliyoruz. Ama aklın yolu olan o doğruyu bulana kadar da kafamız gözümüz belki kırk defa duvarlara çarpıp parçalanıyor. Nerede gözü yumuk eteğine yapışılacak ve dosdoğru kurtuluş kapısına erdirecek mukaddes ölçüler?

 

Mukaddes ölçüler ortada… Güneşten daha aydınlık, en duru sulardan daha berrak… Ama onlara bakacak göz nerede, hangi ölçü ne zaman lazım? İşte İslâma Muhatap Anlayış davasının bir mecburiyet, hava ve sudan daha elzem bir zorunluluk olarak karşımıza çıktığı nokta… İşte Necip Fazıl’ı anlamanın anahtarı! İslama Muhatap Anlayış davasını başa almadan Necip Fazıl hakkında çizilecek her portre eksik ve yarım kalacaktır.

 

İşte Büyük Doğu-İBDA’nın önem ve inceliğine birkez daha şahid olunacak bir bahis… İslâm, zaman ve mekan üstüdür; o hiçbir içtimaî realiteye göre eğilip bükülemez; hiçbir kavmin, hiçbir insanın keyfine ve hiçbir “asrın idarakine” göre değiştirilemez. Bilakis, içtimaî realiteler, kavim ve şahıslar ona göre şekillenecek, kendilerini ona nisbet değştireceklerdir. MUTLAK HAKİKAT olan İslâm, bütün insan ve toplum meselelerinin kendisine nisbet çözüme ve izaha kavuşacağı biricik “kurtuluş yolu”dur. İslâm pazarlık kabul etmez. Bir müslümana düşen mükellefiyet, İslâm’ın hakikatı neyse ona imân etmektir. Tam bu noktada, Büyük Doğu-İBDA’nın talip olduğu dava: “İslâm’ın saffet ve asliyetinden zerre feda etmeksizin onu yeni zaman ve mekânlarda eşya ve hadiselere tatbik edebilmek…”

 

Büyük Doğu-İBDA Anadolu’nun tarihî, siyasî ve içtimaî şartlarında ortaya çıkmış, tarih muhasebesini bu noktadan yapmış, doğu ve batıyı bu merkezden hesaba çekmiş ve bunu yaparken “İslâm’ın saffet ve asliyetinden” zerre feda etmemiş, bilakis ne yaptıysa “İslâm’ın saffet ve asliyeti” için yapmış biricik dünya görüşüdür.

 

İslâm “zaman ve mekan üstü biricik rejimdir.” Zaman ve mekân üstünün yeni zaman ve mekânlarda tecellisi… Suyun büründüğü kabın şeklini rengini alması gibi… Lakin önemli olan suyun “saffet ve asliyetine” zerre kadar zarar gelmemesi…

 

Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün yazdıklarını, söylediklerini, mücadelelerini, hayatlarını özetlesek, özetlesek, özetinin  de özetini çıkarsak ve sonunda üç kelimede ifade edecek olsak, bizce şudur: İSLAMA MUHATAP ANLAYIŞ.

 

Başımıza ne geldiyse bu olmadığı, eşya ve hadiselerin üzerine gözümüzü “en keskin bir projektör gibi” müslümanca çeviremediğimiz, bütün olan ve bitenleri müslümanca sorgulayamadığımız için geldi. Bir kişinin bütün ayet ve hadisleri ezbere bilmesi, bütün fetva kitaplarını yutması dahi eşya ve hadiseleri İslâmcı bakış dairesinde muhakeme etmesine yetmez. Bu apayrı bir nasip ve diyalektik işidir.

 

Necip Fazıl klasik bir medrese eğitiminden geçmemiş, yıllarını ücrâ bir köşede sabit bir ilme adamamıştır. O, “mütefekkir yetiştiren mütefekkir” vasfı gereği bütün ilimlerden itidal seviyede aldığı pay ve Abdülhakim Arvasî hazretlerinden aldığı ilhamla insan ve toplum meselelerine sarkmış, cemiyet meydanında “İslâmcı bakışı” misâllendirmiştir.

 

O’nun “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çekmek, tarihi sahte kahramanlardan temizlemek”, kaba softa ve ham yobaz tasallutunu kırmak, reformcu şarlatanların maskesini düşürmek, küfre “dur” demek, iman mihrakına nisbetle doğuyu ve batıyı mânâlandırmak, köklü bir tarih muhasebesine girişmek, “bütün saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açmak” gibi kaderin omuzlarına yüklediği sorumlulukları vardır.

 

Necip Fazıl’ı İslama Muhatap Anlayış davası merkezinde ele alan ve bu mana etrafına diğer bütün hususiyetlerini dahil eden kişi ise Salih MİRZABEYOĞLU’ndan başkası değildir. Bizzat onun kaleminden Necip Fazıl:

 

Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte çağımızın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam… İSLAMA MUHATAP ANLAYIŞ’ın dünya görüşünü örgüleştiren adam… Davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplarını işaretleyen, hedeflendiren, istikametlendiren; İslâmı eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin “nasıl”ını çerçeveleyen adam… Bunun sembol şahsı Büyük Doğu Mimarı’dır!” (1)

 

Bütün bir Necip Fazıl destanı, iş ve eser bütünlüğü, hepsi yukarıda çizilen tablonun içinde bir yerde… Aynı resim aynı zamanda İBDA Mimarı’nın portresidir. Şu farkla: “İslâmı eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin “NİÇİN”ini çerçeveleyen adam…”

 

 

ISTIRABIN BEŞ ÇEŞİDİ

 

İBDA külliyatı, bir bakıma, Necip Fazıl gibi “misyon” sahibi bir “Allah dostunun” hayatındaki bütün girinti ve çıkıntılara hikmet penceresinden ibret gözüyle bakabilmenin ve bu “haşmetli azabın”  fikrî temellerini kurabilmenin destanlık verimidir.

 

Salih Mirzabeyoğlu, Üstadın sadece siyasî ve sosyal duruşundan değil, günlük hayattaki en basit bir söz, eda ve davranışından bile fikir damıtmış ve bu emeğinin karşılığını başta Tilki Günlüğü olmak üzere kocaman bir külliyat hâlinde almıştır.

 

Üstad’ın “mütefekkir yetiştiren mütefekkir” vasfına bağlı YENİLEYİCİLİK misyonundan habersiz kişilerin, bırakın O’nun hayatını girinti ve çıkıntılarına ibret gözüyle bakma kabiliyet ve ahlâkından mahrum oluşlarını, “Necip Fazılcı” geçinmelerine rağmen bu mevzudaki lakayit ve soytarılıkları başlı başına bir cinayettir. Böylelerinden Büyük Doğu Mimarı’nın siyasî, tarihî ve sosyal duruşundan pay kapmalarını beklemek elbette abes…

 

Ülkemizde bir fikir geleneği olsaydı, bugün, sadece Necip Fazıl üzerine enstitüler kurulur, O’nun hangi dönemde, “niçin” yazdığı ile ilgili binlerce araştırma yapılırdı. Fakat diğer yandan özellikle Mayıs ayı gelip çattığında Üstad’la ilgili yazılıp çizilenleri görünce gazete ve mecmua karıştırmak tam anlamıyla bir ıstıraba dönüşüyor ve “iyi ki böyle bir enstitü yok” demeden geçemiyoruz.

 

Bu yazıp çizenlere bakınca birbirinden çok farklı ama budalalıkta müşterek beş ayrı gruba rastlıyoruz:

 

1-Üstad’ın şahsında Üstad’ın davasına düşmanlık edenler… Bunlar genellikle klasik Kemalist tiplerdir. Bazıları sol bir jargon kullanır. Necip Fazıl onların nezdinde “sağın akıl hocası, ırkçı ve faşist temayülleri olan bir gericidir.” Böyleleri aslında farkında olmadan faydalı bir iş yapmaktadır. Necip fazıl’ın şahsında bizim davamıza olan nefretlerini dile getirerek ters tarafından bir gerçeği ifade etmekteler: Necip Fazıl’ı sevecekseniz, davasıyla birlikte sevin; nefret edecekseniz davasından dolayı nefret edin! Bunun dışında söylediklerinin mesnedi yoktur.

 

Kelimelere rengini veren ideolojilerdir. İdeolojiler ise belli bir hayat tarzının içinde şekillenir. Batılı değil, batıcı bir kafa yapısının “faşist”, “sağcı” gibi ithamlarının bu anlamda pek bir değeri, ciddiye alınır yanı olmaz. “Sol” ve “sağ” kavramlarının bizim toplum gerçekliğimizi ifadede yetersiz, hatta temelsiz oluşu bundandır. Avrupa tarihi sınıf kavgalarının tarihidir. Orada sağ, para gücüne dayalı sermaye sınıfını, sol ise emek gücüne dayalı üretici sınıfı temsilen kullanılır.

 

Bizim tarihimizde ne batıdaki gibi keskin sınıf ayrımları olmuş, ne de sınıf savaşları yaşanmıştır. Necip Fazıl’ın fikir ürettiği ve çilesinin sözcülüğünü üstlendiği toplumda, “sol” mukaddesat yıkıcılığı, sağ ise içine kapanmış sessiz yığınları temsilen kullanılır. Açıkçası: Türkiye’de gerçek mânâsıyla sol bir hareket neredeyse hiç mevcut olmamıştır ve mevcut olanlar solculuk kisvesine bürünen Kemalist hareketlerdir. Çehre kemalizmin çehresi; maske firması ve makyaj takımının adı ise solculuk…

 

Necip Fazıl’ın fikir ürettiği toplumda, Kemalist düzen ile halkın arasında yaşanan en önemli çatışmalarda solcu olduklarını iddia edenler, yüzde doksandokuza yakın bir nisbetle düzen güçlerine arka çıkmışlardır. Bir kere Kemalizm, halk adına ve halk için yapılan bir devrim değil; bilakis halka karşı ve halka rağmen yapılan bir darbeydi ve halk iktidarı gibi bir kaygı da taşımıyordu. Yani seçkin bir zümrenin etrafında dönen bürokrasi iktidarıydı.

 

İşte bu düzen tarafından Müslüman halka dayatılan “yeni”likler ve “yaptırım”lar, o zamanın önde gelen (Şefik Hüsnü Değmen gibi) solculuk iddiacıları ve bu gün de aynı işbirlikçi çizgiyi devam ettiren “Aydınlık” gibi sol versiyonlu gazeteler tarafından “gericiliğin ezilmesi” olarak karşılanıyor ve “yobazların beyaz sarıkları onlara kefen olmalı” gibi kışkırtıcı manşetler atılıyordu. Necip Fazıl’ın yaşadığı ve gerçek bir mütefekkir sıfatıyla adına düşünce ürettiği toplumda; Türk solu, dökülen Müslüman kanlarının vebaline ortak olmuştu. Öyle ki, Anadolu halkının İslâm’a karşı yapılan her saldırının ardında “solcu parmağı” araması sebepsiz bir kuruntu değil; Türk solunun Müslümanlar karşısında kraldan fazla kralcı olmasıdır.

 

 

Batıya mahkum bir kafa yapısıyla Büyük Doğu Mimarı’nı bir çizgiye oturtmak mümkün değildir dedik. O, gerçek yönünü zaten en toplayıcı biçimde çerçevelemiştir:

 

“O yön ki, ezelle ebed arası ;

Ne sola kıvrılır, ne sağa gelir.” (2)

 

Kelimelere rengini ideolojiler verir, demiştik. Tıpkı “sağcı” gibi, “faşist” ithamının da nezdimizde pek bir kıymeti harbiyesi yoktur. Türk solunun bu kelimeye yüklediği anlama bakarsanız, bırakın Necip Fazıl’ı Allah Resûlüne kadar bütün din büyükleri bu dairenin içine girer. Yani önemli olan faşizmden bizim, Necip Fazıl bağlılarının ne anladığı…

 

Üstad Necip Fazıl, ideoloji ve felsefe planında tâ 1939 tarihli çerçevelerinde faşizm ve nazizmi mahkum etmiştir. Pratikte ise herkesin Hitlerci kesildiği bir dönemde, II. Dünya Savaşının en karanlık günlerinde tavrını batı demokrasilerinden yana koymuş ibret alınacak bir duruş sergilemiştir.

 

Zaten Necip Fazıl gibi ruhçu bir mütefekkir yani ruhun varlığına ve maddeye tahakkümüne inanan cins bir kafayı faşizmle itham etmek ayrı bir cehalettir. Çünkü nazizm ve faşizm son tecritte kaba kuvvetin ve maddenin gücünü ruh kıymetlerinin üstünde tutar; yani materyalisttir. Kısacası faşizmin felsefi bir mesele olarak da Necip Fazıl’a en ufak bir yakınlığı söz konusu olamaz; bilakis diyalektik materyalizmle ters tarafından pek çok ortak noktası aranabilir. Türklerin Kökeni’nde ırkçılığı temellendiren Darwin, aynı zamanda Engels ve Marx’ın hayranlığını kazanmadı mı?

 

Gelelim bir düğer zümreye:

 

2-Necip Fazıl’ın davasıyla en ufak bir yakınlığı yok, ama onu bir şair ve edebiyat adamı olarak takdir edenler… “İyi şairdir, Türkçenin ustasıdır” vesaire… Biz İBDA Mimarından Üstad’ın fikrinden tecrid edilerek takdir edilemeyeceğini öğrendik. Ancak yine ondan payımıza düşen bir ışıkla böylelerinin övgüleri yerine göre “cephe kazanmak için” dava lehine kullanılır.

 

3-Üstad’ın davasına dost görünüp, Üstad’a buğz edenler… Bunların bir kısmını Kadir Mısıroğlu’nun şahsında sembolize edebiliriz. Üstad’ın zaptettiği kalelerde emniyet içinde İslamcı aydın sıfatıyla yazıp çizerken, diğer yandan Üstad’ı karalamaya kalkarlar. Bunun için en fazla başvurdukları metod şahsi hatıralarını işin içine katmaktır. Bunlar kendilerini mukaddes davamızın sözcüsü olarak pazarlarken, beri tarafta Üstad’ın İslamcı mücadeledeki yerini ve İBDA’nın kavgasını verdiği misyonu inkar çabasından bir an bile vazgeçmezler. Çok tehlikelidirler.

 

“Üstad iyi şairdir, büyük adamdır ama mütefekkir değildir; üstelik benlik davası peşindedir, İslam’a uygun yaşamaz” vesaire, vesaire… Bunlar zamanında Kumandan tarafından ağızlarının payı verilip ayak altında çiğnenmiş ezik tiplerdir. Dillerine doladıkları en büyük palavra da Üstad’ın az okuduğu, bir mütefekkir selahiyetinde olmadığıdır. Bunlara zamanında kitaplık ebatta bir çalışmayla cevap verdik ama kendileri yeterince okumadığı için haberdar değiller ki, aradan yıllar geçmesine rağmen papağan gibi aynı safsatalara devam ediyorlar.

 

Daha önce dile getirdiğimiz bir gerçek: “İlmi nisbetinde budala” bazı tiplerle, ilmi bile olmayan “kıskanç tekeler” el ele vermiş, Büyük Doğu’nun “ilmî olmadığı(!)”, zaten Üstadın “yeterince okumadığı(!)” şeklinde zırvalarla, yıllardır “mütefekkir Necib Fazıl’ı” genç müslümanlardan saklamaya çalışıyorlar. BİLİNSİN Kİ, NECİB FAZIL MUKADDES KAPININ EŞİĞİNE YÜZ SÜRMEDEN EVVEL, ONLARIN “İLİM VE KİTAB” DEDİĞİ BASAMAKLARI BİRER BİRER TIRMANMIŞ, EN MEŞHUR FİLOZOFLARIN, FİKİR VE SANAT ADAMLARININ POSASINI ÇIKARIP ATMIŞTI. Onların idealleştirip “varış ve bitiş” sandıkları yer, Necib Fazıl’ın iman adına “BAŞLANGIÇ” noktasıydı.

 

İnsana ve topluma yönelik her meseleyle ilgilenen, fikir için yaşayan, “kâinatı kalburdan geçirircesine” tefekkürün ufuklarına süzülen; dinî, tarihî, siyasî, edebî ve sosyal her alanda kalem oynatan, dev eserlere imza atan ve her yazdığı “olay” olan dünya çapında bir dahinin etrafında buna benzer dedikodular üretmek eğer cahilce ve budalaca değilse “haince” ve “düşmanca” telâkki edilmelidir.

 

Bahsi geçen zevâta “ilimden murad nedir” diye sormayı anlamsız buluyoruz., zirâ hiçbirisi buna cevap verecek liyakatte şahsiyetler değil. Eğer okumaktan murad, kafa ve ruh olarak zenginleşmek, bir mevzu ve mesele etrafında sağlam kanaatlere varmak, parlak bir muhakeme geliştirmek, hakikatin can damarı olan hükümlere ulaşabilmekse, Necib Fazıl son devrin en çok okuyanlarındandır ve bulunduğu yer bu noktayla kıyas kabul etmez. Üstelik bu iş bir sayı meselesi değil ve “ârif olana bir harf yeter” hikmeti meydanda… Kaldı ki Necib Fazıl’ın “bir harfle” yetinmediği, “kafasının içinde kocaman bir kütübhane” taşıdığını ve “arı gibi” hangi çiçeklerden neler süzdüğünü bizzat bahsi geçen çalışmamızda göstermeye çalışmıştık. Tekrara lüzum yok. Bunların Necip Fazıl karşıtlığının temelinde tamamen nefsaniyet yatar. Zamanında Üstad’ın yanında ezilmiş, büzülmüş, adamdan sayılmamış kişiler şimdi hatıra kılığına girmiş çeşitli yalanlarla kuyruk acılarına merhem sürme derdinde.

 

Kadir Mısıroğlu ve benzerlerini tenzih ederim. Ama onlardan ayrı olarak, bu madde içine girebilecek bir de şöyle bir zümre var: İslamcı aydın etiketi taşıyor. Ama her fırsatta Üstad’a sataşıyor. Peki bunların Mısıroğlu’ndan farkı ne? Şu: Bunlar ehl-i sünnet kaçkını, kimi mezhepsiz, kimi İbn-i Teymiye hayranı, kimi reformcu, kimi tasavvuf düşmanı ve Üstad tarafından “Doğru Yolun Sapık Kolu” olarak damgalanmış bidat ehlidir. Necip Fazıl’ın Mevdudi’yi, Hamidullah’ı sapık olarak damgalamasını, İbn-i Teymiye’nin küfürde olduğuna dair hüküm vermesini sindiremezler. Üstad’ın yerli olmasından, Osmanlı’nın mirascısı ve bir İmparatorluk coğrafyasının davacısı olmasından, Türk vurgusundan rahatsız olanlar da bunlardır. HECE dergisinin Necip Fazıl özel sayısında onlarca misali vardır. Ehl-i sünnet kaçkınlıklarına Büyük Doğu çerçevesinde yol ve müsamaha bulamayanların en kolay ve beleşinden kaçış yolu, Üstad’ın ilmine ve irfanına dil uzatmak olmuştur.

 

4-Necip Fazıl’a ve ideallerine bağlı görünüp, Üstad’ın aksiyoncu seciyesini körelten, onun Başyücelik Devleti idealini bir şair ütopyasından ibaret bilen ve ekmeğini Necip Fazıl’ın şiirine, üslûbuna, kitablarına, bizzat O’nun ifadesiyle “alkol kokusundan daha adi” pohpohlar düzerek kazananlar… Bunlar çoğunluktadır. Mayıs ayında boy gösterenlerin ekseriyeti bunlardır. Üstad hakkında konuşurlar, konuşurlar, konuşurlar ama netice?.. HİÇ. Necip Fazıl bütün bunları niye yapmış, niye yazmış? Cevap yok. Büyük Doğu’yu İBDA’dan kaçırmak gibi bir münafıklığın sahipleridir onlar.

 

Bunlar genelde İBDA hiç yokmuş gibi davranır. Ama son zamanlarda birisi itirafa mecbur olmuş. Eski bir İBDA kaçkını… İbiş’in kuyruğuna takılıp tüyenlerden… Üstad’ı İBDA’dan kaçırmak (!) için ona attığı iftiranın farkında değil. Bu kişinin Büyük Doğu Yayınlarının idare müdürlüğünü yaptığını düşününce dehşete düşmemek mümkün değil. Diyor ki;

 

“…hiç beklemediği yerden yükselen bir ses, Necip Fazıl’a, kendi tabiriyle, ‘Müjdelerin Müjdesini’ getirmiştir. Bu ses, MSP devşirmesi sesler içinden ‘Akıncı Güç’ isimli dergileriyle demetlerini çatlatan bir grup gence aittir. (…) Onlardan beklediği ve ümit ettiği, bütün mukaddesatçı gençliği saracak şekilde ve her türlü darlık ve hasislikten uzak bir bakış ufkuna doğru teşkilatlanmalarıdır. Ancak ne hazindir ki, Üstadın vefatından sonra, kendilerine bağlanan ümitle telif kabul etmiyecek bir yapılanma içinde darlaşacak olan bu Yeni Kadro, nisbet iddia ettikleri Necip Fazıl’ın, Müslümanları kanunen yasak olmayan bir insan, cemiyet ve dünya görüşü etrafında toplama gayretiyle bir ömür yürüttüğü mücadelesinin, temel stratejisini benimsemiyecek ve illegal bir hüviyet içinde dağılıp gidecektir.”  (3)

 

Öyle bir çarpıtma ki, neresini, nasıl düzelteceksin. Güya İBDA’yı Büyük Doğu nezdinde mahkûm etmek isterken bizzat Necip Fazıl’a iftira ettiğinin farkında değil.

 

Bir kere İBDA Mimarı iddia edildiği gibi Üstad’ın vefatından sonra farklı bir oluşuma gitmiş değildir. Bizzat Üstad’ın iltifatına mazhar olan, hatta önemli bir bölümü Üstad’ın “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” imzasıyla telif ettiği Raporlar’da neşredilen İdeolocya ve İhtilal eserinde nasıl bir strateji çizdiyse “zerre taviz vermeksizin” aynı istikamette ilerlemiştir. Üstad vefat etmeden önce onun kapısına karınca ezmez olarak gelmemiştir ki, bizzat Akıncı Güç sayfaları bunun şahididir. Öncesinde Müslümanlar içinde yükselen ilk ihtilalci ses Gölge’yi hatırlatmadım bile. Üstad’ın Raporlar’ına Salih Mirzabeyoğlu imzasıyla giren ve İdeolocya ve İhtilal’in önemli bir bölümünü teşkil eden yazılar, baştan sona “her türlü silahla mücadele” stratejisinin teorik ve pratik çerçevesi üzerine kuruludur.

 

İddia sahibinin penceresinden bakacak olursak:

 

a)    Necip Fazıl okuduğunu anlamıyordu. (!) Evet, bu kapıya çıkar. Rapor’larda ve Üstad’ın “Müjdelerin Müjdesi” diye selamladığı Akıncı Güç’teki İdeolocya ve İhtilal bahsine dair yazılanlar ortadayken, bu iddiayı ortaya atmak aslında şunu söylemektir: “Üstad böyle bir yapılanmaya karşıydı ama bu yapılanmanın teorik çerçevesine sayfalarını açmıştı. Her türlü silahla mücadele cümlelerinin nereye gideceğini kestiremiyordu.” Düşünün ki, bu kurguya yol açan kişi, Büyük Doğu yayınları sorumlusu… Vah zavallı memleketim.

 

 

b)   Biraz daha iyi niyetli olalım: “Necip Fazıl, evet, Salih Mirzabeyoğlu’nun yazılarına kendi imzasıyla neşrettiği kitapçıklarda yer vermişti. Salih Mirzabeyoğlu o yazılarda halk ihtilalinden ve silahlı mücadeleden bahsediyordu. Bu da kabul. Ama Üstad o yazıları esasta okumamış, okumadan yayınlamıştır.” Görüleceği gibi bu yaklaşım da Necip Fazıl’a büyük bir iftiradır. Şu anlama gelir: “Necip Fazıl okumadığı yazıları ve katılmadığı fikirleri imzasıyla tasarrufu altına alacak ve külliyat dairesine katacak kadar sorumsuzdur.” Bunları yazarken dahi tüylerimiz diken diken oluyor ancak Büyük Doğu Yayınları Müdürünün mantığı maalesef bu kapıya çıkıyor.

 

Önemine binaen tekrar altını çizelim: İddia edildiği gibi bazı hareket metodları Üstad’ın vefatından sonra benimsenmiş değildir. Üstad’ın sağlığında da hem iş ve hem eser olarak teori ve pratikte heykelleşmiş bir duruştur o. Gölge, Akıncı Güç, Aydınlık Savaşçıları, İdeolocya ve İhtilal, Bütün Fikrin Gerekliliği gibi Üstad’ın gördüğü, yorumladığı, takdir ettiği mecmua ve kitaplar hiçbir “acaba” hissine yer bırakmayacak katiyetle bahsedilen oluşumun temellerini atar. Nihayetinde Üstad, Kumandan’ı “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi” diye karşılarken, “kanun yollarına bağlı kalmak şartıyla” diye bir şerh düşmemişti.

 

“İllegal bir hüviyet içinde dağılıp gitme” meselesine gelince… Biz buradayız, meydandayız ve bize savcılar dahi toptancı bir yaklaşımla “illegal hüviyet” yaftası yapıştırmazken, bir zamanların hamarat DGM yargıçları gibi başta Salih Mirzabeyoğlu ve onu seven herkesi bir kalemde kanun dışı ilan edivermek nasıl bir ahlâk, nasıl bir vicdan, nasıl bir akıldır?  Ayrıca “nasıl bir Büyük Doğu’culuktur” diye sormuyorum. Lüzum yok. DGM’ler bile bu kadar toptancı olmamıştır. Satır araları dikkatlice okunursa bütün bir İBDA hamlesini ve ona bağlı yapılan bütün iş ve faaliyetleri bir kalemde illegal ilan eden ve adeta  bilerek veya bilmeyerek kanun adamlarına “hedef gösteren” bir tavır karşısındayız.

 

5-Son günlerde moda oldu. Bence en tehlikeli zümre… Yazı yazıyor, dergi çıkarıyor. Üstad’ı anlatmaya yeltenmiş. Bakıyorsunuz, baştan sona İBDA’nın ölçülendirmeleri, değer hükümleri çerçevesinde bir Necip Fazıl güzellemesi… Ama ortada İBDA yok. Kıyısından köşesinden Kumandan’ın eserlerini okumuş, ama bir türlü onun etrafında halkalanamamış, İBDA’dan duyduklarını kendi değer ölçüsü ve kendisine ait hükümlermiş gibi pazarlıyor. Bir önceki maddede bahis mevzuu edilen kişiyle de bunların ortak noktaları çoktur. İBDA’dan kaçıyorlar ama kaçarken kendi mallarıymış gibi bazı terkibi hükümleri de ceplerinde taşıyorlar.

 

Bunların bir bölümü ise  İBDA’ya hiç bulaşmaksızın İBDA’nın eserlerini ve ona nisbet gayesiyle yapılan yayınları pür dikkat takip ediyor, onlardan apardıklarını, hatta bazen satırı satırına çaldıklarını, içinde yer aldıkları camia içinde apayrı bir ses olarak ve kendi mallarıymışcasına pazarlıyorlar. Farkında değiller ki, emeği çekilmemiş ıstılahlarla  kendilerini ancak cahiller mıntıkasında yutturabilirler. O büyük sözleri çilesini çekerek imzaları altına alsalardı zaten kumda oynamazlar ve eser sahibinin yoluna perçinlenirlerdi. Özellikle fikirde ne yapacağını, nerede duracağını bilmez bir vaziyette mütefekkirsiz kalmış ülkücü gençlik içinde rastlıyoruz böylelerine. Başkasının kıymet hükümleriyle, onların üstüne kurularak saltanat olmaz. Çilesi çekilmemiş ıstılahlarla da tefekkür olmaz.

 

 

Defalarca hatırlatsak yeridir: Büyük Doğu’yu anlamak demek Necip Fazıl’ı Salih Mirzabeyoğlu gibi anlamak demektir. Nasıl ki günümüzün gerçek İsevi’leri müslümanlarsa ve Hz.Ali’yi hakikatiyle sevmek ancak ehl-i sünnet dairesinde mümkünse İBDA ve Büyük Doğu’culuk aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Gerçek Büyük Doğu’cular İBDA’cılardır ve bu mananın dışında Necip Fazıl ve Büyük Doğu güzellemeleri ancak hakikate kıymaktır. Ve bu tür güzellemeler çok tehlikelidir. Bazen iş o noktaya varır ki, bilerek veya bilmeyerek Necip Fazıl serenadıyla Mirzabeyoğlu’nun üstüne toprak saçmaya kadar gider. Yıllar önce (aklımda yanlış kalmadıysa) sanırım Harun abi söylemişti: “İBDA’dan kaçanlar pat diye gidemedi. Büyük Doğu diye diye gitti.” Aman dikkat!

 

DİPNOTLAR:

 

1-Salih MİRZABEYOĞLU, İslama Muhatap Anlayış, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 1986, Sayfa: 64

 

2-Necip Fazıl KISAKÜREK, Çile, Büyük Doğu Yayınları, 18. basım, sf: 408

 

3-Suat AK, Sistem Karşısında Gerçek Muhalefet, Rasyo yayınları, 1. Baskı, 2009, Sayfa: 199, 200

 

 

 

Hakan YAMAN

 

ADIMLAR DERGİSİ        NECİP FAZIL’A GERÇEK ADRES

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar

İletişim Formu