ÖLÜM ODASI ÜZERİNE..

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Kitabın Sanat Hâli

 

İnsan üzerine konuşmak zor.. İnsanın kendini anlayıp yorumlayabilmesi ise, kâinatta altına girilebilecek en çetin yüktür. Varoluştan maksat, insanın Rabbini tanıması; bu ise, ancak kendini bilmesiyle mümkün.. O hâlde insanın kendini bilme serüveni, Rabbini bilme yolunda elzem bir keyfiyet ifâde ettiği gibi, aynı zamanda varoluşunun da gereğidir. Niyazi Mısrî’nin, “Men arefe nefsehu / Fakat arefe rabbehu / Nefsini sen bilmeden / Subhan’ı arzularsın” sözleriyle dile getirdiği mesele..

 

Kendini bilme meselesi; Allah’ı bilme mevzuunda hâlledilip geçilen bir merhale olmaktan çok, içinde bulunulan dünyanın kaçınılmaz bir gerçekliği olarak “sürekli bir oluş”tur. İnsanın idrâkine muhatap olan “eşya-şeyler”, insanla muhatap olana kadar insandan bağımsızdır. Karşılaşıldığı ândan itibaren ise, muhatap olunan “çevre”deki yerini alır. Düşünce, muhatap olunan şey ile irtibata geçince, onu mânâ dünyasına katar. Fakat bu mânâlandırma, hiç bitmeyen bir dinamizme sahiptir çünkü, çevre düşünceyi dönüştürürken, düşünce de çevreyi dönüştürür. Mutlaklığı perdeleyen bir diğer özellik ise, insan nefsinin kendine has hususiyetidir.

 

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle; “İdrak, idrak edilen şeyin suretini almak demektir… Hissedilen şeyin âid olduğu duyu organında mislinin vaki olması, şuur edilmiş olmasıdır; bu, dış hakikatin ruhta resmedilmesidir, buna “ma’kul-aklî, aklın kabul ettiği” deriz”..[1]

 

İnsanların gözünde şekilsiz ve sıradan olan bir taşa bir heykeltıraş baktığında; bitmiş eserini, maddenin sûrete bürünmüş hâlini görür. Bomboş bir tuvâl karşısında bir ressam da neticeyi, maksadını, muradını, eserinin kemâle ermiş hâlini hayâl eder. Sanatkârların zâhirî “icad fiili”, esasında tasavvur hâlinde hayâl âleminde zaten “yaratılmış” olan bir şeyin, maddî âlemde de varedilmesidir. Bir başka deyişle madde yani mermer, tuvâl, boya veya şâirin, yazarın kelimeleri; işte bu mânânın sûrete bürünmesi, maddî âlemde tecellî etmesidir. Buradan hareketle, sanatın idrâke olduğu gibi idrâkin de sanata bakan yönleri vardır, denilebilir.

Maddî ortam, sanatkârdaki mânâların yansıdığı bir aynadır. Aynadaki sûret, sanatkârın anlattığı hakikatin kendisi değildir. Ama o hakikatten ayrı da değildir. Sûrete bakarak perde arkasını yani hakikati görebilmek için sanatkârın lisanını, sanatındaki semboliği bilmek gerekir. Bu sembolik sanatkâra bağlıdır. Hayat hikâyesi, fikirleri, inançları, idealleri.. Bunlarla birlikte, eserin oluşturulduğu zaman ve mekân şartlarını bilen bir kişi, sanatkârın lisanına hâkim olur. Sadece akıllı (görebilen) seyirciler, lisanı kullanarak sanat eserine baktıklarından, zâhirden hakikate doğru yol alabilirler.

Aynanın ve yansımanın ne olduğunu bilen bir göz, baş aşağı duran bir nesne gördüğünde bunun suda yansıyan bir akis olduğunu hemen teşhis eder, başını yukarı kaldırır, gözünü gerçeğe çevirir ve maksadı anlar. Aynanın yansıma lisanından gâfil gözler ise, eğer muhatap olunan nesneye dâir kendilerince bir bilgiye sahiplerse, baş aşağı duran nesneye bakıp şaşırırlar. Başlarını ters çevirmek yoluyla gözlerini ve şuurlarını sûrete uydururlar. Eğer bir ilk bilgi bile yoksa, gördüğü nesnenin baş aşağı olduğuna dâir bir fikir de yoktur ki; mevzu, “ben bunu anlamıyorum” hükmüne varır.

 

Anlayışa Hitap

Eserin, kendini sembolik bir şekilde anlatması, her şeyden önce anlatılmak istenen “şey”in ne olduğu ile ilgilidir. Elbette, yemek yenmediğini, “içerideki boşluğun isyanı” şeklinde sembolik olarak belirtmek bir zaruret değil zarafettir. Ancak, üzerinde konuşulan her mesele, “karnım aç” basitliğinde ifâde edilebilme şartlarına sahip değildir. Zarafetin zaruret ifâde ettiği meseleler vardır. Anlatılmak istenen mesele mücerretleştikçe, sembolik anlatım bir ihtiyaç olarak meydana çıkar, ki sanat da buradan doğmuştur. Bu sembolik ifâdelerin gâyesi, buradan çıkan mânâları, muhatapların zihinlerine yaklaştırmaktır. Tasavvur edilirken sûretlerden yola çıkılırsa, mânâlar muhayyilede daha açık belirir ve bu zemin üzerinde o mânâlardan bahsetmek daha kolay olur. Böylece, sûretlere bakan bir kimsenin oradaki mânâyı elde etme hevesi de artacaktır. İbn Arâbî Hazretleri der ki; “Mânâ, sûret kalıbına ve şekle büründüğünde his ona âşık olur.” Ayrıca, muhatap olunan semboliğe tekrar tekrar müracaat etme fırsatı hep vardır. Bu durum sayesinde, semboliklere yoğunlaşarak, gösterilmek istenen mânâ hep yeniden elde edilir.

Ebced ve iştikak da, içinde zarafeti, zarureti ve bir gâyeyi barındırmak sûretiyle bu zümredendir. Amerikalı bir psikiyatr, terapide rüyâ tâbirine çok ehemmiyet vermektedir. Bir hastasının gördüğü rüyânın bir yerinde, okyanus üstünde yüzen klâsik ahşap bir sandalye vardır. Rüyânın kendi serüveni içerisinde bu yüzen sandalye, içinden çıkılmaz bir durum oluşturuyor. Psikiyatr, kendi metodu çerçevesinde o sandalyeye bir mânâ yükleyemiyor ve tâbirden âciz kalıyor. Tam bu sırada eline geçen eski bir lûgatta, günümüzde klâsik sandalye için kullanılan kelimenin, kadîm dilde “ruh” mânâsına da geldiğini öğreniyor. Rüyâ, ruhu bir sandalye sûretinde anlatıyor ve sûret, mânâya ancak kelime tevafuku vasıtasıyla bürünebiliyor. Tâbir, sandalyeden kastın ruh olduğu anlayışıyla yerli yerine oturuyor ve terapi, bu anlayıştan sonra ilerleyebiliyor.

Ebced ve iştikak, muhatap olunan sûretin mânâ kasdına yaklaşmak için bir usûl belirtir. Misâlde de görüldüğü gibi, hem zevke hem mecburiyete bakan bir gâyesi vardır. Şunu da belirtmek gerekir ki, anlayışa dâir bir usûl belirtirken, sûretleşmesi neticesinde muhatap olan için de bir usûl ihtiyacı doğurur. Bilmeceyi çözecek şifrenin, bizzat bir bilmece olması gibi.. Perdenin gizlediği hakikatin yanında, perdeyi gören gözün de gizlediği vardır. Bu keyfiyet, bu âlemin hakikî değil bir misâl âlemi olduğunun ve insan için sûrete sığınmaktan başka çare olmadığının bâriz bir delilidir.

Kâinat, Allah’ın “Ol!” emriyle varolduğu için bütün varlıklar O’nun sözleridir. Bundan dolayı kâinatın yaratıldığı “lisan”ın dışında bir gerçeklik olamaz. O’nun sıfatlarıyla şereflenmek de ancak bu “lisan” ile alâka kurmakla, lisan-ı ilâhî’yi kazanmakla mümkündür. “Varlık bir harftir, sen onun mânâsısın” diyordu İbn Arâbî Hazretleri.. Bu lisan ile yazılan “varlık harfi”nin mânâsına işaret eden aklî emareleri, insan gözüne görülebilir kılmak çabasında bir eser Ölüm Odası.. Esere bakışta Mısır hiyeroglifini veya Hitit çivi yazısını ilk defa gören arkeologlar gibiyiz sanki ama elimizde bir dizi işaret var. Tıpkı Eski Mısır tapınaklarının duvarlarındaki kuş, timsah, insan ve bitki tasvirleri gibi.. Bir maksadı olduğu belli bu işaretlerin.. O maksadı anlamak için ise işaretlerin arkasında gözle görünmeyen bir şeyler aramak gerek.. Nasıl ki hiyeroglifi çözebilmek için Eski Mısır lisanı, grameri, fonetiği ile birlikte bu lisanı konuşan toplumun tarihi ve geleneklerinin bilinmesi şart ise, esere yaklaşabilmek için de onu ören müessiri bilmek ve sıfatlarından pay devşirebilmek gerek.. Bütün hayatı ve eserleri “Ben kimim?” sorusu etrafında geçen müessirin,“Ben”deki anlayışa hitap edebilmesi için de, her şeyden önce bende bir “Ben” arayışı oluşması gerek.. Bir eser, muhatabına müessir tarafından edilmiş bir emanettir. Emanet edilen, kendisine bu mertebeyi emanet edenin vasıflarıyla bezenmeli ve donanmalı, öyle ki bu donanım onun eylemlerine, bütün bir hayatına aksetmelidir.

 

Ölüm Odası’nın Kapısı

İbn Arâbî Hazretleri’nin andığı, dört mertebe üzerine oturan “Allah adamları” vardır. Birinci kısım zâhir, ikinci kısım bâtın, üçüncü kısım had, dördüncü kısım ise matla’ adamlarıdır. Zâhir mertebesinde mülk âlemi, bâtın mertebesinde gayb âlemi, had mertebesinde ruhlar âlemi, matla’ mertebesinde ise ilâhî isimler tasarruf altındadır. Mülk âlemi ilim, gayb âlemi inanç, ruhlar âlemi mucize, ilâhî isimler ise sırdır. İlim bilinir ve görünür, inanç bilinir ve görünmez, mucize görünür ve bilinmez, sır ise bilinmez ve görünmez. Bu dört mertebe aynı zamanda Kur’ân âyetlerinin de iç içe mânâlarıdır. Allah risalet kapısını kapadığında, peygamberine vahyetmiş olduğu şeyde insanlar için “anlayış kapısı”nı açık bırakmıştır. Bütün anlayış feleği, dört mertebeyi üzerinde taşıyan insanların etrafında döner. Dört mertebenin bir insanda toplanması ise, o insanın hayatının merhaleleri şeklinde görülebilir. Matla’, had ve bâtın mertebelerinin oluştuğu yerde sıra, zâhirindir; yâni bilinir ve görünür olmakla mülk âlemini tasarrufuna almanın..

Kâinatta var olan her şeyin, kendi olarak göründüğü bir sûreti ve bu sûretin hakiki âlemde bir mânâsı mevcuttur. Kapı; iki âlemin, iki mekânın, iki “şey”in arasında durarak iki yöne de muhatap olan ve bu ikiliği hem ayıran, hem birleştiren bir keyfiyet ifâde eder. Berzah keyfiyeti.. Bir “şey”, her şeyden önce olduğu gibi veya ne ise o olarak anlaşılmalıdır. Çünkü her şeyin, kendisini başkalarından ayıran, kendisini kendisi yapan bir özelliği vardır. Eğer bu özellik olmasaydı, bahsedilen şey varolmazdı. Berzahta olmanın varlığı anlamaya katkısı, öncesi olanın ve olmayanın, varolanın ve olmayanın, imkânsızın ve zorunlunun ve olabilenin oldukları gibi anlaşılması gerektiğine bağlıdır. Öte yandan misâl olarak, Allah kendisini, hem hoşnutlukla hem kızgınlıkla niteler, böylece ilâhî isimler birbirinin zıddı olur. Bunun aslı, sonsuz varlık ve sonlu varlık hakkında hükümde bulunulmasıdır. Allah’ın sözleri söz konusu olduğunda, İbn Arâbî Hazretleri’ne göre; “O sözler, değişmez olmaları sebebiyle öncesi olmayan; varoluşları ve belirişleri sebebiyle ise yaratılmış olandır.” Bu durumda, bir kavramın gerektiğinde başkası gibi anlaşılmasının, bir açıdan varlığın öz olarak buna uygun olmasından, diğer bir açıdan ise varlığı anlamaya duyulan ihtiyaçtan kaynaklandığı söylenebilir. Varlığı, bir bütünü oluşturan öğeler olarak görürsek; bu öğeler, yüklendikleri görevleri ancak zıtlarına âit hususiyetleri de kendilerinde barındırarak yerine getirebilirler. Allah’ın üstünlüğü ise, diğer varlıklardan farklı olarak, sadece zıtları kendisinde barındırma olarak değil, aynı zamanda “mutlak olan tek varlık” olarak zıtları aşmasında, daha doğrusu zıtlar üstü olmasında belirir. İşte berzah, kâinata Allah’ın sıfatlarıyla donanarak bakabilmenin imkânını sağlar.

Berzah mevzuunda, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Berzah-Bütün Dalların Birleştiği Kök’e” isimli bir eseri, İbn Arâbî Hazretleri’nin de, Fatiha Sûresi’nden başlayarak Meryem Sûresi’nin sonuna kadar ki kısmı kapsayan bir tefsiri mevcuttur. Toplam 60 defter tutan tefsirin 48 defteri, tek bir âyetin[2]tefsiridir. Söz konusu âyet, iki denizin birleştiği yer ile ilgili bir mevzu üzerinedir.

Kapının o tarafında bir İnsan, bu tarafında ise O’nun dışındaki bütün bir insanlık var. Sûrette bir kapı kapandığında, hakikatte kapanan mı mahrum kalmaktadır yoksa kapayanla beraber bütün bir insanlık mı? Ölüm Odası; ilmin, inancın, mucizenin ve sırrın, müessirinin sirayetiyle sürekli bir oluş hâlindeki terkibidir, anlamak mümkündür ama okunup bitirilebilecek bir eser değildir. Sırlarının kesafeti ve ilimlerinin bereketi sebebiyle muhatabına hayatı boyunca eşlik eder; hayatın her ânında, gençlikte ve ihtiyarlıkta, bir doğumhanede veya ölüm döşeğinde başka başka mânâları keşfettirir. Söylenecek söz, esere ve müessire bakan yönüyle şudur;

“Nist Peygamber, veli dared kitab”..[3]

 

 

[1] Ölüm Odası-Giriş sf 402

[2] Kehf Sûresi 60. âyet. Meâli: Bir vakit Musa genç hizmetçisine demişti ki: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim.”

[3] “Peygamber değildir fakat kitabı vardır.”

Not: İbn Arâbî Hazretleri’nden yapılan alıntılar, Fütûhât-ı Mekkiyye’nin muhtelif yerlerindendir.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar

İletişim Formu