SELAHATTİN DAYININ HİKÂYESİ

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

SIFIRLANAN PARALAR GERİ GELİR Mİ USTA?

Zenginlik ne zor, para sıfırlamak ne belalı işmiş arkadaş? Neyse ki, sıfırlamak zorunda olduğumuz milyonlarımız yok. Sağ olsun, ay başında ev kirası, bakkal, kasap, manav borcu derken kendiliğinden sıfırlanıyor kese. Ya bir de sabahtan akşama kadar omuzumuzda çuvallar dolusu para taşımak ve onun bunun evine nakletmek zorunda kalsaydık? Bu karda kışta çekilecek dert mi? Şükür halimize.

İş sıfırlamakla bitmiyor ki! Bir de sonrasında onları geri almak var. Şimdilik kimse bunun üstünde durmuyor. Zât-ı şahanelerinin her ne kadar şu günlerde böyle şeylere odaklanacak durumu olmasa da, etrafındaki dalkavuklar ona bu ihtimali hiçbir zaman hatırlatmaz. Biz herkesten evvel ikaz edip vatandaşlık vazifemizi yapalım. Belki ufak bir ulûfe de bizim payımıza düşer.

Kolay değil; sen onca sene çal, çırp; deveyi havuduyla götürerek çuvallar dolusu ganimet biriktir. Gün olsun, devran dönsün; onca senenin emeğini kendi ellerinle başkalarına dağıt. Koca bir milyarı sıfırlamak zor; sıfırladıklarını geri almak zordan da zor. Hele olur mu olur; o paralar geri gelmeden tacını tahtını yeller alırsa, yandı gülüm keten helva…

İsimler üzerinde hafif değişiklikler yapsam da, anlatacağım hikaye aynıyla yaşanmıştır.

Selahattin dayı bizim kasabanın iş manyağı diye bilinen toprak sahiplerindendi. Ne zaman görsem sarı rengi çürümüş kavak yapraklarını andıran Fiat 450 traktörünün üstünde olur; biraz şaşı olan sol gözünün istikametine hafif eğik taktığı kasketini kaldırarak beni selamlardı. Onu bir defa olsun ne diğer kahvelerde, ne de arkadaşlarla akşama kadar lak lak edip, gençlik heyecanıyla “memleket kurtardığımız,” kasabamızın beyaz ve mor akasyalarla çevrili, yazları fıskiyesinden huzur verici bir serinlik üfleyen havuzunun başında iri gövdeli, cömert gölgeli söğüt ağacıyla meşhur parkında görmedim.

Biz park duvarının dışına istiflenmiş Kenan abinin karpuz tezgahından ona seçtirip lezzetine teminat aldığımız bir karpuzu yine ondan ödünç aldığımız bir bıçakla dilimlerken, bir yandan da, sert ve keskin ideolojik tartışmaların ortasında bulurduk kendimizi. Her gün bıkmadan usanmadan “önce Türk müsün, Müslüman mısın” sorusuyla bizi kıstırmak isteyen “hızlı” Refah Partili İmam Hatip öğrencisi Yalçın’ın seneler sonra, üstelik artık İlahiyatçı sıfatıyla Akape hükümetinin Avrupa Birliği’ne dair politikalarının hararetli savunucusu oluşuna halen akıl erdiremesem de; o günlerde yemez içmez desek yalan olur; ama karpuz ve gazoz eşliğinde “Türk Birliği mi önce gelir; İslâm birliği mi” kavgalarının sonunu getiremezdik. 90’lı yılların hemen başı ve serde ülkücülük olan yıllar…

Bütün tartışma evrilir çevrilir ve “İslâm’da milliyetçilik var mı” sorusuna düğümlenirdi. Her gün aynı şeyler, değişik şahitler, fetva kitapları, köyün camii imamlarını kendi iddialarımıza dayanak yapmak için onları sohbete davet etmeler vs. Refahçı arkadaşlar zaten “kurtulmuş” ve İslâmi olanın “merkezindeydi;” biz ise “hayır, İslâmi olan tek siz değilsiniz, ülkücüler de İslâmi bir hareketin mensubudur” diye farkında olmadan onlardan kendi meşruluğumuza dair dinen cevaz isterdik. Sonra onların da Türk mü, Arap milliyetçisi mi olduğuna dair hüküm verirdik. İdeolojik tartışma dediğimiz buydu. Dini cevaz onlardan, milli cevaz bizden… O gün kendilerini cevaz verme mevkiinde gören her iki cepheden “keskinlerin” çoğu, 10 senedir Avrupa Birliğinden “biz de Avrupa’nın bir parçasıyız” teminatı almak için kendisini paralıyor.

Oysa Selahattin dayının bunlarla hiç işi olmadı. O hiçbir zaman diğer ihtiyarlar gibi bizim gürültülü tartışmalarımıza bıyık altından gülümseyerek bakmadı. İşinde gücündeydi; çok tarlası vardı.

Bir gün laf lafı açtı, sohbet din ve devlet işlerinden kıvrılıp, “dünya malı dünyada kalır” sözünden hareketle Selahattin dayının tarlalarına kadar uzandı. Ne öğrensem iyi; meğer o tarlalar Selahattin dayının değilmiş. Adını kimsenin hatırlamadığı ancak lakabı Partili olan birisine aitmiş. Bu kişi bir namus meselesi yüzünden köyü terk etmek durumunda kalmış ve 1960’lı yılların sonlarına doğru Almanya’ya işçi olarak gittiği duyulmuş. O günden sonra bu Partili kasabaya hiç ayak basmamış.

Bu Partili denen kişin 50 dönüm civarında kıraç arazisi senelerce boş kalmış. Kimi kimsesi de yokmuş. Zaten tarlaların pek bir getirisi de olmadığı için başlangıçta üstüne düşülmemiş. Gel zaman git zaman, 1975’de Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde Süleyman Demirel köye bir sulama kanalı yaptırmış ve o sayede çorak tarlalar suya kavuşmuş; yüzüne bakılmayan kıraç araziler de elma fidanları boy göstermeye başlamış. Selahattin dayı tam bu sıralar, sulama kanalı faaliyete geçmeden önce uyanıklık edip, “Partili tarlaları benim işletmemi söyledi” diyerek onun arazisini çevirmiş. Aslında başkasına ait 50 dönüm kıraç arazi olmuş 50 dönüm elma bahçesi.

Daha sonra okul, iş ve güç telaşı derken kasabamızdan ayrıldık. Aradan yıllar geçti; Selahattin dayıyla tesadüfen ilçenin Hükümet konağında karşılaştım. Ben Nüfus Müdürlüğüne uğramıştım; o ise yan taraftaki Tapu Dairesine… Yanında bacanağı Dereli Zühtü vardı. Kantine oturduk, üç beş dakika muhabbet ettik. Bu onunla ciddi anlamda ilk ve son konuşmamdı.

Hikaye şu: Selahattin dayı meğer Partili lakaplı şahısa ait tarlaları çevirmesinin üstünden tam 20 sene geçtikten sonra mahkemeye başvurmuş ve muhtar başta olmak üzere bulduğu şahitlerle o tarlaların 20 senedir kendisi tarafından işletildiğini ve sahibinin olmadığını ileri sürmüş. Bilmem hangi kanun maddesine göre tarlaların tapusunun üstüne geçirilmesini talep etmiş ve mahkemeden bu yönde bir karar çıkmış. Selahattin dayı Partili’ye ait tarlaların tapusunu almış.

Fakat aradan birkaç yıl geçtikten sonra kasabada bir dedikodu yayılmış. Partili Almanya’da ölmüş; bir oğlu varmış; ölmeden önce ona vasiyet etmiş; git köye ve tarlalarına sahip çık demiş. Kaynağı belirsiz bu haber yayılınca paçası tutuşan Selahattin dayı soluğu bir avukatta almış; avukat ise ona böyle bir şeyin doğruluğu durumunda işin mahkemeye intikal edeceği ve başının ağrıyacağını söyleyip, “TARLALARI SIFIRLAMASINI” tavsiye etmiş.

-Nasıl ve niye sıfırlanacak?

-Tarlayı çeviren kişi olarak senden hak talebinde bulunabilirler ama başka birisine satış gösterirsen, yani üçüncü bir şahsa devredilirse geri almaları mümkün olmaz. Sen güvendiğin birisine satmış gibi yap; yine senin olsun, ama kâğıt üstünde başkasınınmış gibi görünsün…

Selahattin dayı avukatın bu tavsiyesini yerine getirmek için gelmiş ve güvendiği kişi olarak bacanağını seçmiş. Partili’den yağmaladığı bütün araziyi ona satış gösterecek.

Dereli Zühtü’nün biri kalk gidelim, diğeri otur bok yeme diyen bakışlarında müthiş bir ışıltı… Sessizce dinliyor. Bize yorum yapmak düşmedi; çayımızı içip kalktık.

Yine aylar yılları kovaladı. Geçen yıl Selahattin dayının öldüğünü duydum babamdan. Benim, “kesin tarlada çalışırken yığılıp kalmıştır” iddialı sözüm, babamın “yok oğlum; tarla tokat mı kaldı adamda; kahrından öldü” karşılığı ile bir anda buz kesti.

Meğer neler olmuş? Bir defa, Partili’nin oğlu filan gelmemiş. Tamamen efsane bir habermiş. Selahattin dayı tarlaları SIFIRLADIKTAN sonra birkaç sene daha ekip biçmiş. Fakat bir vakit evine dönerken Jandarma dikilmiş karşısına. “Sen filan elma bahçelerini Dereli Zühtü’ye sattığın halde mahsul kaldırmaya devam ediyormuşsun; adam seni mahkemeye vermiş.”

Anlayacağınız, bacanağı “ben bu yerleri paramla satın aldım” diyor ve Selahattin dayıyı araziden kovuyor; o da bildiğin ortada kalıyor. Kahrından hasta olmuş, yataklara düşmüş ve bir iki sene süründükten sonra ölmüş.

Mahkemeye gidip diyemez ki, “bu satış aslında sanal bir satıştır; kanunu, devleti kandırmak için yapılmıştır; aslında ben bacanağıma satmış değilim bu tarlaları…”

Başbakanın evdeki paraları sıfırlamaya dair oğluyla yaptığı konuşmayı ilk dinlediğimde aklıma Selahattin dayının hikayesi geldi. Benden ona nasihat; sıfırladıklarını geri almadan başbakanlığı bırakmasın. Seçimi kaybetse bile o koltuğa zamkla yapıştırsın kendisini. Olur mu olur; o koltuktan bir inerse, Bilal’in sıfırlamak için sabahtan akşama kadar çuvallarla eşe dosta dağıttığı bir milyarın on kuruşunu bile geri alamaz. Tıpkı Selahattin dayı gibi mahkeme kapılarını da çalamaz. Onlarca sene çalıp çırparak biriktirdiği servet üzerinde hiçbir hak iddiası bulamaz. Kahrından ölür.

Boş ver artık; dublaj mı, montaj mı? Sıfırladıkların geri gelecek mi; onun tasasına düş usta! Yoksa sonun Selahattin dayıdan beter olacak.

Ben vazifemi yaptım; bu kıyağımı unutma!

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu