SİSTEM ŞUURU İLE AKTÜEL MESELELERE BAKIŞ

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

AKP Cemaati ile Fetullah Cemaati arasındaki kavga, müslümanlar açısından çok zihin açıcı da olmakta. Yıllardır söyleyegeldiğimiz, bu işin, her iki tarafın da iddia ettiği şekilde olmasının mümkün olmaması bir yana, bilakis tam tersi neticeler vereceğine dair yaptığımız vurgular, yaşanan pratikle apaçık ortaya çıkmaya başladı. Mesele biz haklıyız demekte değil elbette. Yani, Nasreddin Hoca’nın bindiği dalı keserken görenlerin bunu ihtar etmesine rağmen o dalı kesmeye devam etmesi neticesi kendini yerden bulan Hoca’nın, “madem düşeceğimi bildiniz, öleceğimi de bilirsiniz!” diye hesap sorması misal, “onu babam da bilir” basitliğindeki doğruları tekrarlamak değil marifet. Bunun da bir hakikati var ve o hakikatin de gereğini yerine getirmiş olarak, düştükten sonra ne olacağını da söyleyebilmek. Yoksa, ne dala çıkıp bindiği dalı kesenin sonu gelir ne de “düşeceksin” diye muhalefet edenlerle, “vay be, adama bak, ne güzel de balta sallıyor!” diye şakşakçılık etmeye kalkanların…

Temel mesele, İslam’ın eşya ve hadiselere tatbikine dair ortada bir teklifin olmayışı. Bu olmadıktan sonra da günlük kısır çekişmeler. Hadi paraleller ortadan kalktı, ne yapacağız? İslâmı hayata hakim kılacağız ama nasıl? İBDA’nın teklifi bu açıdan tek örnek. Bu sualin cevabını sistem çapında bir anlayışla ortaya koyan başka bir fikir var mı? İşte iktidara geliniyor fakat bir süre sonra her şey alt-üst oluyor. Sebebi, iktidara gelinmesi ama ne yapılacağını bilmeyiş. Mısır’da da öyle oldu, Tunus’ta da Türkiye’de de… Her şeyden önce anlaşılması gereken dava bu. Lazım ve gerekli olan Tatbik Vasıta Sistem… İslâmın eşya ve hadiselere tatbikinde vasıta olacak sistem. Bu mesele müslüman kardeşlerimizin iyi niyetine havale edilecek kadar basit değil. Kişilerin iyi niyetleri ayrı, işi biliyor olmak ayrı. Kitlelerin teveccühü ayrı. Şayet Tatbik Vasıta Sistem ihtiyacını hissetmeyen ve “bizler iyi niyetli müslümanlarız, alnımız da secdeli, iktidara biz gelirsek bu işler hallolur” diyen biri varsa -ki şimdiye kadarki örnekler hep böyleydi- bu adam gerçekte işi bilmiyor, doktorluğu bilmeden doktorluk yapmaya kalkıyordur ki onun bu halinden bütün müslümanlar zarar görecek demektir. Ki, işte RTE’nin son itirafı: Çok safmışız!.. Mesele saflık değil, mesele fikirsizlik. Sistem çapında bir tatbik vasıta anlayışı olmadan bu işlerin olabileceğini zannetmede. Fikirsizlik olunca bunun yerini doldurmak için de işte böyle alnı secdeli olmak gibi gayet basit şeyler devreye giriyor. Oysa Allah Resulü, “Kişinin namazına, orucuna değil, dinarlarla olan münebetine bakın!” diyor. Ona bakabilmek, bakmaktan da öte görebilmek için de ya derin bir feraset veya sistem çapında bir anlayışla, muamelelelerin ne mânâya geldiğini tahlil edecek, tahlil ettiğini sisteme göre mânâlandıracak şuur süzgeci lazım. Vakaları sistem şuuruyla değerlendirecek, kıymet hükümlerini takdir edebilecek idrakler, yani ideolojik formasyon sahibi olmak lazım.

İşte, “mücadelede sistem gaye olduğu kadar vasıtadır da!” diye boş yere söylenmemiş. “Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla!” diye boş yere söylenmemiş. Yoksa herkesin kendisine göre bir anlayışı, bir çözüm teklifi var. Bunu da kalabalıklara en çok kim kabul ettirebiliyorsa, çözüm mihrakı olarak kendisini empoze ediyor. İyi de bu usul doğru mu? Hani nerede, “hakikatin hatırı dostun hatırından üstündür!” düsturu? Hani nerede, “emanetleri ehline vermek” temel ölçüsü? Ehliyet, kalabalıkların sayısıyla ölçülüyorsa, vay o milletin haline ve vay o lidere ki kitleyi de böyle yanlış bir yola sevketmekte…

Adam çıkıp geliyor ve, “hadi beni iktidara getirin!” diyor. İyi de niçin, ne teklif ediyorsun? Sistem çapında ortaya konulmuş bir projen olmalı. Daha bu ihtiyaçtan bi haber, “ya ben çok iyi adamım, çok iyi niyetliyim, ben gelirsem, her şey güllük gülistanlık olacak!” basitliğinde propaganda cümleleri ile kalabalıkları avlayıp iktidar oluyor. Sonra da, “vay başıma gelenler, ben ne safmışım!”… Sonra yine, sonra yine… Siyaseti oy ve parti basitliğinde algılamaya devam eder ve gerçek siyasetin sisteme bağlı hareketler, sistemi gerçekleştirmeye dair aksiyon dehası diye görmezsek (Mirzabeyoğlu’nun, İdeolocya ve İhtilâl adlı eseri başucundan ayırmamalı), bu vasatta her türlü istirmarcı da kendisine yaşama imkanı bulabileceği gibi dış güçler de kendi hedeflerini bize kabul ettirir. Daha doğrusu farketmeden onların gündemini kendi gündemimiz olarak işlemeye başlarız.

İşte, İslam büyüklerinin, şeytandan kaçınırcasın kaçtıkları fakat bu gün müslümanların gırtlağı da geçip gözlerini de kapatacak kadar içine batıp boğuldukları pislik olan siyaset de budur.

Kendi sistemine bağlı siyasetle, teklif ettiği bir sistem olmadığından karşı sistemin siyasetini yapmak zorunda kalırken bunu da İslâmi siyaset zannedenlerin acıklı hali… Bu bataklık içinde de itişme ve didişmelerin, nefsani hesaplaşmaların sonu gelmez.

“Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz!”, doğru siyasi faaliyet olmaz. Doğru düşünce, “müslümanım” demek değil, onu yeri gelir bir münafık da bir ajan da söyler. Öncelikle, İslâm’dan ne anlaşılması gerektiğini ve nasıl tatbik edileceğini sistem çapında ortaya koymak lazım ki ondan sonra bu anlayışa bağlı olarak yapılan siyasetin de doğru mu yanlış mı olduğu, yine bu anlayış çerçevesinde kritik edilebilsin. Daha byle bir anlayış ortaya konulmamışken siyaset yapmaya kalkmak kadar abes bir şey olabilir mi? Olursa da neticesi işte böyle gayet trajik olur. Ve kimsenin de İslâm’ı kendi nefsinde böyle komikleştirmeye ve “bu iş de bu kadarmış, yok paralelmiş, yok hırsızmış, bunların da ne olduğunu gördük!” dedirtmeye hakkı var mı?

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu