TÜRKİYE’de YENİ DÖNEM ve MUHAFAZAKÂR SİYASET ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER-I

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

GİRİŞ
Osmanlı’ya nisbetle Türkiye yeni bir devrin adıdır. Lâkin ‘’Türkiye’’ kavramının tarihçesi Türkiye’nin kendisinden eski bir kavram mıdır bilmiyoruz. Öyle olması ya da olmaması pek de önemli değil. Önemli olan, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin köklerinin Tanzimat ve Meşrutiyette belirginleştiği ve bu çerçevede Türkiye kavramının keyfiyet olarak devlet tabelasına yazılmazdan evvel ortaya çıkışıdır. Bildik ve ayağa düşürülen kemalizm etrafındaki mevzuuları tekrar etmek istemiyoruz yalnız, bize göre, Yeni Türkiye’yi Osmanlı’dan ayıran en önemli çizgi harf devrimidir. Bu çizgi bir milleti kültür, hayat tarzı, siyaset v.b her mevzuuda telafi edilemez mahrumiyetlere tâbi tutmuştur ve tutmaktadır. Ve Büyük Doğu-İBDA’nın kemalizmi baş nefret kutbu olarak işaretlemesindeki temel saik, bizce bu harf devrimidir.

            Tanzimatla başlayan, harf devrimine kadar gelen ve onu takip eden süreçte Türk siyaset ve cemiyet hayatındaki köklü sarsıntılar, son bir kaç yıldır sürekli dillendirilen ve popülerleştirilen ‘’Türkiye yeni bir Dönem’e giriyor’’ lafzına kadar sirayet eder. Bu yüzden bahsi gerilerden açma ihtiyacı hissettik..

            Tarih muhasebemizde geçtiği üzere, ruhi gerileme dönemimiz Kanuni döneminde başlar. Fiili-kronolojik gerileme dönemimizin başlangıcı ise Karlofça anlaşması.  Karlofça ruhumuzun pörsümesinin ilk somut neticesidir. Ve milli ruhumuza suikastin ilk temelleri oluşur. Tanzimat ile Meşrutiyet doğar. Medeniyetimizin dinamikleri ile oynanmaya başlandığı devre budur. Tanzimata değin, saltanatla idare edilen Osmanlı devletinde halkın idareye herhangi bir nüfuzu yok idi. Tanzimatla birlikte Osmanlı aydınları otoriteye ortak olma gayreti içine girdiler. Kanuni döneminde cemiyetimizde baş gösteren ruhi çöküş, Karlofça’dan başlayarak devlet idaresine yansır. Cumhuriyet’e değin geçen yaklaşık 200 yıllık zaman dilimi Osmanlı tarihinin en köklü siyasi buhranını ifade eder. Cumhuriyetin ilânı, Hilafetin ilgası, Harf Devrimi ve soysuz inkılaplar ise bu köklü siyasi buhranın devletleşme iradesini temsil eder. O andan itibaren, memleketteki bütün problemlerin kaynağı bahsettiğimiz; devletleşen buhran iradesidir. 1923’ten 1950’ye kadar olan dönem ise bunalım rejiminin kökleşme, düzenleşme gayretidir. 250 yıllık süreç içerisinde İslâm tarihinin en büyük felâketlerinden birine -belki de en büyüğüne-, Türk Tarihinin de en büyük siyasi buhranına maruz kalan halk, yeni Türkiye’de ilk büyük reaksiyonunu 1950 seçimleriyle rejimin açık bıraktığı kapıdan gösterir. İşte bu tarihtir ki, 2000 yıllık devlet geleneğinin, 600 yıl boyunca çatı vazifesi gördüğü İslâm Medeniyeti’nin evladı olan bir milletin bu 250 yıllık felâket sürecinden nasıl etkilendiğinin gözükmeye başlayacağı zamandır.

                       

İSLAMCILIK AKIMININ DOĞUŞU ve 1950 SONRASI MANZARAMIZ

            Milli mücadelenin ardından devleti elinden çalınan anadolu insanı için İslâmcılık, kitle ve zümre çapında Büyük Doğu tesiri neticesinde MSP’yle birlikte sosyolojik gerçekliğe kavuşmuştur. Yalnız İslâmcılığın akım olarak ortaya çıkışı Osmanlı’nın son dönemine rastlar. Görüldüğü gibi milliyetçilik, batıcılık, İslâmcılık vesaire bütün siyasi akımlar, tarihimizde önce elit çevrelerde yer buluyor, sonra halka sirayet ediyor. Bu da insanımızın hayat tarzının demokrasiye olan uzaklığını göstermektedir. Halk üzerine örtülen ölü toprağına karşı kendi çerçevesinde İslâmi refleks gösterip CHP’nin anti-tezi diye gördüğü DP’ye sarıldığında takvimler 1950’yi gösteriyordu. O tarihte İslâmcılık akım halinde sosyolojik taban bulabilmiş değildir, yalnız zemini halkın bu reaksiyonu hazırlamıştır. Büyük Doğu’nun azim tesiriyle İslâmcılık akımının toplumda kök bulduğunu ve bir ihtiyaca binaen ortaya çıkan boşluğu MSP’nin doldurduğunu görüyoruz. 

                                   KÜLTÜR MENGENESİNDE KIRILAN İNSANIMIZ

            Kemalistlerin karşı devrim dediği, 1950 DP zaferi çerçevesinde, halkın ve halka öncülük eden kadroların, içinde bulundukları durum Büyük Doğu’yu istisna edecek olursak, durum tam bir kültür ve hayat tarzı kaosunun içinde çırpındıkları gerçeğidir. O güne kadar Said-i Nursi ve Süleyman Efendi gibi iki mihrak şahsiyet, toplumda İman’a ve İslâm’a ait temellerin silinmemesi için muazzam bir mücadele gösterirken, devlet aygıtı, seküler hayat tarzını, insanımıza dayatıyordu. Bu büyük ruh ve madde tenakuzundan nesiller imal oluyor, bu nesiller ne batılı, ne doğulu olabiliyor, yepyeni ve bir o kadar da piç bir kültür vasatına doğuyordu.  Seküler, sömürgeci, mandacı kemalist rejim o gün Said-i Nursi ve Süleyman Efendi’ye karşı mağlup oluyor, toplumdan İman ve İslâm kökleri sökülüp atılamıyor, silinemiyordu. Yalnız, kalplerde kurtarılan(!) İman ve İslâm(!) davası cemiyet meydanına yükselemiyordu. İşte Necip Fazıl böyle bir ortamda cemiyet meydanına çıktı. Büyük Doğu İslâm’ın cemiyet meydanındaki sesi oldu. Ve Büyük Doğu bir çığ gibi büyüyen tesiriyle İslâmcı mücadelenin cemiyet plânındaki yekûn pratiğini ortaya koydu. Rejimse, kuduz İslâm düşmanı tıynetinin gereğini her dönem yerine getirdi. Bir yanda diriltilmeye çalışılan İslâmi devlet ve medeniyet mücadelesi, diğer yanda yerleştirilmeye çalışılan, batıcı hayat tarzı. İşte biz, son 150 yılda memlekete doğanlar, Allah’ın seçkin idrakli yarattığı kulları müstesta, bu alttan Doğu-İslâm’ın tesir ve iradesinde, üstten işbirlikçiliğin, mandacılığın, soysuz batı taklitçiliğinin ve ucuz hayat tarzının devletleşmiş iradesinin tesirinde bir hayata devam ettik, ediyoruz. 

                                                           TEORİK ve PRATİK HAYAT

            Maruz kaldığımız kültür mengenesi, insanımızın değerlerini nasıl kırdıysa, ardından  ortaya daha feci, çok daha büyük bir felaket ve alçak bir terkip uyum tablosu çıktı! İnsanlar kemalist zorbalıktan rahatsız olduklarında, bir şeylerin farkında olmanın getirdiği şuur sözkonusuydu. Lâkin Batıcı hayat tarzının teorik ve pratik hâkimiyeti içerisinde demokrasinin açtığı imkân kapısı, İnsanımıza kemalizmin ettiği asıl kötülüğü sonradan ortaya çıkardı. İnsanlar, batılı gibi düşünüyor, doğulu gibi inanıyordu.  Buradan, ilimde, ahlâkta, geleneklerde, örfde, iktisatta, ticarette, aile hayatında, eğitimde, sanatta, teknikte, yüksek tahsilde, bürokraside, siyasette, politikada ve bunların hepsinin üstünde din anlayışında ciddi çelişkiler meydana geliyor, netice olarak da incelenen her mevzuun elde kaldığı, çözülemediği, meselelerin daha büyük meseleleri meydana getirdiği rezil bir manzara doğuyor. Teorik plânda, batı taklitçiliği ve güya batıya alternatif, orjinal teşebbüslere ihtiyaç olduğu tespit edilebilse bile, pratikte batıyı kendine güldüren bir ülke, milli onurunu, milli gururunu, beş paralık etmiş bir ülke imajı oluştu. İnsanımız ferdi ve içtimai hayatın köklerindeki meseleleri derinliğine tespit edemese de, sonuçlara dair yeni basit sentez değerler, neticeye odaklı pratik çözümlerle hayatına devam ediyordu, ediyor.  Ve bu hayat tarzı kaosu böylesi uyum ve köksüz bir nisbet dengesiyle Anadolu ahalisi tarafından karşılanırken, ‘’hah işte bu iş böyle olur, böyle yapılır,  şu alanda Türkiye’nin bir problemi yok’’  denilebilecek hiçbir ciddi meseleye yer kalmamıştır. Vergi kanunları, ticaret hayatı, ekonomik refah şartları,musiki ve diğer sanat dalları, bürokrasi, savunma sanaiyi, istihbarat, teknolojik terakkimiz, milli kültürümüzün keyfiyeti, aile müessesesi, umumi ve hususi ahlâk tablomuz, eğitim sistemimiz, üniversitelerimiz, dış politikamız, iç politikamız, toplumumuzun ruh ve fikir sağlığı, gençliğin durumu, tıp ve ilaç sektörü, tarımımız ve çiftçilerimiz, küçük esnafımız ve orta sınıfımız, hukukumuzun ve anayasamızın sıhhati, vergi kaçakçılığı, dünya enerji piyasasındaki yerimiz.. Bir tek alan söyleyiniz ki, mücerredinden müşahhasına, teorisinden pratiğine birşeyler yolunda gitsin! Tekrar söylüyoruz: Bu ülkede hiçbir ciddi mesele, rayında ve yolunda, olması gereken şekilde yürümemektedir. Sorun bir kaç temel mesele ve füruata dair birtakım hususi projelerle çözülecek cinsten değildir, bizzat sistemin değdiği her unsur ve hadisede meseleler meydana getirdiğinin farkına varılamayışıdır. En büyük sorun topyekün sistemin, düzenin, devletin kendisidir…

(Devam edecek)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu