YÜRÜYEN BÜYÜK DOĞU: İBDA (1)

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Aşağıdaki yazı, Metin Acıpayam’ın, “Medeniyetimizin Büyük Dehası – Necip Fazıl Kısakürek” kitabı için kaleme alınmış ve mezkur kitabın ikinci baskısında neşrolunmuştur.

“Necip Fazıl kimdir?” diye sorduğumuzda ne cevap veriyoruz?

-Necip Fazıl büyük adammış…

-İyi de ne yapmış da büyük olmuş?

-İşte, şiir yazmış, yazı yazmış…

-Ortalıkta bir sürü şair-yazar varken, Necip Fazıl’ı onlardan ayıran, büyük yapan ne peki?

Şimdi, bu sual üzerinde biraz düşünelim.

Bu suale vereceğimiz bir cevabımız var mı peki?

Bir cevabımız yoksa, bu suali cevapsız bırakıyorsak, veya hakkıyla cevaplayamıyorsak, göreceğiz ki aslında Necip Fazıl şairlerden bir şair, yazarlardan bir yazar olmaya-kalmaya mahkûm… Belki en fazla, şairlerden bir şair ve yazarlardan bir yazar ama biraz daha iyi bir şair ve yazar o kadar.

Peki, gerçekte Necip Fazıl bu mu?

Necip Fazıl şairlerden bir şair ve yazarlardan bir yazar ama biraz daha iyi bir şair ve yazarsa, isminin bunca efsaneleşmesini nasıl izah edeceğiz? Boş yere köpürtülmüş bir edebiyat mı? Necip Fazıl olduğundan fazla-farklı mı tanıtılıyor bizlere? O aslında bu kadar övgüye, büyütmeye layık değil mi yoksa?

Bir de şöyle bakalım; şiir yazmak, insanı tek başına büyük yapamaya yeter mi?  Falan iyi ressam, filan iyi müzisyen… Onlar, yüzler, hatta binlerce iyi sanatkârdan biri de Necip Fazıl oluyor; işte, gittikçe sıradanlaşıyor.

Bu bize şunu gösteriyor: Aslında Necip Fazıl’ı tanımıyoruz. Tanıdığımızı zannediyoruz. O’nun hakkında söylediklerimiz de aslında tanıdığımızın değil, tanımadığımızın ispatı. Gerçekte tanımadığımız için de aslında gayet genel ifadelerle konuşuyoruz.

Oysa Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, “adam tanımak, yüz tanımak demek değil!”…

Hepimiz “altın”ı tanıdığımızı zannederiz değil mi? O, kuyumcu vitrinlerinde parıldayan kızılı… Oysa altın, ham haliyle bir teneke parçası, adi bir metal telden başka bir şekilde gözükmez gözümüze. Gidin bir kuyumcu atölyesine, altını işlenirken görün, tanıyamazsınız. O haliyle yolda bulsanız almaya tenezzül etmezsiniz. Çünkü aslında altını bilmemektesiniz. Bildiğinizi zannediyorsunuz. Bildiğiniz, sizi kendisine cezbeden altın, kuyumcu vitrinlerinde parıldayan kızıl şeyler.

Necip Fazıl’ı tanımıyoruz aslında. Ancak karşımıza, “şu Necip Fazıl’ın şiiri!” diye bir şey çıktığında, aynı kuyumcu vitrinindeki altını seyretme hayranlığı ile, “ay ne güzel!” diyoruz belki, o kadar.

Necip Fazıl’ı tanımak zorunda mıyız peki?

Hepimiz kuyumcu mu olalım?

Mesele Necip Fazıl olunca, “evet!”… Hepimiz ya en azından neyin altın olup olmadığını bilmekle mükellefiz; veya sağlam ve güvenilir bir kuyumcu tanıdığımız olmalı.

Yoksa, O’nu övüp-büyütürken kullandığımız şu kelimelere bir bakın: “Büyük şair, büyük yazar!”…

Bu kadar…

Ortalıkta o kadar çok “büyük şair – büyük yazar” varken, O’nu diğerlerinden farklı kılan ne?

İşte, bu suallere bir cevap veremediğimiz andan itibaren Necip Fazıl da gittikçe sıradanlaşır ve kendimizle aynı seviyede telakki edebileceğimiz bir kişilik olmaya başlayıverir. O’nun hakkında anlatılanlar da, nihayetinde anlatan ve dinleyene, “işte o da senin-benim gibi sıradan bir insan, ne olacak… Yiyen-içen, evlenmiş-barklanmış, çoluk çocuğa karışmış, zaafları olan bir ademoğlu” olup çıkmaya başlar.

Ama cevaplanmamış bir sual hâlâ orta yerde durmaya devam ediyor: İyi de O’nu farklı kılan ne?

Hâlâ cevabını bulmuş değiliz…

Evet, O da bir insan biz de… Hadiseye böyle bakınca, Necip Fazıl, gittikçe sıradanlaşan basit bir insan oluveriyor.

Eğer O’nun gerçekten kıymete değer yönlerini fark edip, o yönleri üzerinde derinleşmezsek, Necip Fazıl da son tahlilde şairlerden bir şair olmaya mahkûm.

Oysa Necip Fazıl sıradan bir yazar değil, onu tanımak mükellefiyetimiz var.

Bir milletin, bir ümmetin, hatta büsbütün insanoğlunun kurtuluş reçetesini çağımızda yazan adam…

İşte, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadeleriyle tastamam şöyle:

“Beş asırlık tarih dilimimizle berabar çağımızın nabzını yakalayan, ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ızdırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…  İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşünü örgüleştiren adam… Davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplarını işaretleyen, hedeflendiren, istikametlendiren; İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik edebilmenin “nasıl”ını çerçeveleyen adam… Eşya ve hâdiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrını İslâm’ın hakikatine göre gösteren, bunun diyalektik ve estetiğini mutlak “üst dil-üst mânâ”ya nisbetle gösteren adam… Fikir, sanat, aksiyon, bütün “oluş” hakikatiyle onu bu ifâdeler çerçevesinde tarif etmiş oluyoruz!..Bunun sembol şahsı!.. Necip Fazıl budur…”

Peki, Mirzabeyoğlu’nun bu söyledikleri ne mânâya geliyor? Affedersiniz ama hani Necip Fazıl, “idrakler iğdiş edildi” demekte ya, öyle bir devirde yaşıyoruz ki apaçık, bedahet ifade etmesi gereken izâhları dahi izâh etmek mecburiyetindeyiz adeta. Bu izâhlar her şeyden önce kendimiz için…

“Çağın nabzını yakalamış”…

Neye göre yakalamış; hem de “beş asırlık tarih dilimizle birlikte”…

Bilmiyorum hissedilmeye başlandı mı; yani şu son bir iki cümleden sonra, Necip Fazıl’ın kimliği hakkında, “çok iyi, büyük, mükemmel yazar vs” cinsi, yine Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “ucuz işporta malı pohpoh cümleleri”nden öteye geçmeye başladığımıza dair bir his uyanmaya başladı mı?

Evet, neye göre yakalamış, neye göre neyi yenilemiş… “Oluş ızdırabı”nı mı heykelleştirmiş; o da ne?

Ya şu, “üst dil-üst mânâ” dediği de ne ola ki?

Kısaca özetlersek, çağın hastalıkları karşısında, bir milletin, bir ümmetin hatta bütün bir insanlığın kurtuluş reçetesini yazan, bu reçeteyi tatbik etmek üzere aksiyona girişen adam…  İşte Necip Fazıl… Ve bu kısacık ifadeler, ciltler dolusu kitaplarla izâha muhtaç. İşte bunu yapan da Salih Mirzabeyoğlu…

Karşımızda gerçekten çetrefilli bir vaziyet olduğu apaçık…

Biz Üstad’ın şiirlerini, yazılarını okur ve zevk alırken, işte adamın biri çıktı ve Necip Fazıl’ın yazdıkları satırlar arasında, bizim göremediğimiz bambaşka bir Necip Fazıl’ın var olduğunu, bunu kendisinin gördüğünü önce Necip Fazıl’a gösterdi, sonra da bizlere anlatmaya başladı. Hatta önce arkadaşlarına, çevresine anlatmaya başladı da yıllar sonra Necip Fazıl’ın da dikkatini çekti ve O’nun davetiyle ancak yanına gidebildi, Necip Fazıl’la ancak bundan sonra baş başa görüşme yolu açıldı kendisine…

Biliniyor zannedilen Necip Fazıl’ın aslında bilinmediğini gösteren, dolayısıyla Necip Fazıl’ın işporta malı büyük şair-yazar tanımlamasından öte bir şey olduğunu ispatlayan Salih Mirzabeyoğlu, yani İBDA’dır. Bize Necip Fazıl’ı anlatan, öğreten… İşte bundan dolayıdır ki Büyük Doğu İBDA ile yürümektedir ve şayet Büyük Doğu’dan bahsedilecekse, Büyük Doğu’cu olmaktan bahsedilecekse, İBDA es geçilerek Büyük Doğu anlatılamayacağı gibi, İbdacı olunmadan da Büyük Doğuculuktan bahsetmek abes olur.

Büyük Doğu ve Mimarı’nı sevmek, ona sempati beslemek, hayranlık duymak başka; Büyük Doğu idealini gerçekleştirme, Büyük Doğu’yu hayata hâkim kılma mücadelesi vermek, dava adamı olmak çok başka.

Birinde dış yüzden hayranlık varken, diğerinde -tam da Necip Fazıl’ın istediği gibi- Büyük Doğu’yu şuurlaştırma ve yine Üstad’ın tabiriyle davasında divaneleşmek söz konusu.

Büyük Doğu davasının gerçek mânâda bir tane divanesi var, o da Salih Mirzabeyoğlu.

Bizler de Büyük Doğu’yu, Büyük Doğu divanesi olan Mirzabeyoğlu’nun anlatması ile anlıyoruz. Büyük Doğu’yu anlamak ve muradını idrak edebilmek için İBDA’ya bakıyoruz. İBDA olmasaydı, bu mânâda Büyük Doğu diye bir şey de kalmayacaktı. Yukarıda da ifade ettik, Büyük Doğu ve Mimarı sıradanlaşacaktı. Büyük Doğu’nun muhteşemliğinden, Üstad’ın büyüklüğünden bahsedilecek ama Büyük Doğu’nun hayata hâkim kılınması gereken bir mânâ olduğu anlaşılamayacak ve zamanla, tavan arasına atılıp üzeri tozla kaplanan eşya gibi Büyük Doğu da hatıralardan silinip gidecekti. Hele ki Büyük Doğu’yu hayata hâkim kılma mücadelesi ile bu yolda yapılan şunca faaliyet ve emekten de bahsedilemeyecekti. Bu sebeple İBDA Mimarı’na ne kadar teşekkür etsek azdır ki bizleri Büyük Doğu ile tanıştırıp, Büyük Doğu için mücadele etmemize, böyle bir şerefe nail olmamıza vesile olmaktadır. Ve bu yolda da kendi çekmekte olduğu çile ve işkenceler de cabası.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

Son Yazılar

İletişim Formu