ZİHNİYET DEVRİMİ GEREKİYOR

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

gltknctnr

Prof. Dr. Gültekin Çetiner Kimdir?

Prof. Dr. Gültekin Çetiner, 1963 yılında Eskişehir’de doğumludur. Lisans eğitimini 1985 yılında Gazi Üniversitesi‘nde tamamladı.  Marmara Üniversitesi‘nde ve 1991 yılında, Manchester Üniversitesi‘nde yüksek lisans eğitimi aldı.

Cardiff Üniversitesi‘nde (İngiltere) başladığı doktorasını 1996 yılında tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak Uzay Bilimleri Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı.

1999 yılında doçentlik ünvanı kazandı. Kral Abdülaziz Üniversitesi, Sunderland Üniversitesi, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde dersler verdi. 2009 yılında profesör ünvanı aldı.

Bosna-Hersek‘te bulunan Uluslararası Saraybosna Üniversitesi‘nde Ekonomi ve Yönetim Bilimleri Fakültesi’ne Dekanlık yaptı. Daha sonra aynı üniversitenin rektörü oldu. Avrupa İş Konseyi tarafından Avrupa Rektörler Kulübü‘ne aday gösterildi. Yine Rektörlük görevi sırasında Yalova Üniversitesi ve Uluslararası Saraybosna Üniversitesi arasında gerçekleştirilen karşılıklı işbirliği anlaşmasında önemli rol aldı.

Prof. Dr. Gültekin Çetiner halen Marmara Üniversitesi’nde akademik faaliyetlerini sürdürmektedir. Başlıca uzmanlık alanları ise şöyledir: Endüstri/Sistem mühendisliği, imalat mühendisliği, bilişim sistemleri, mühendislik yönetimi ve yönetim bilişim sistemleridir.

Prof. Dr. Gültekin Çetiner, para sisteminin nasıl işlediğini anlatmaya yönelik olarak,  BDPS ve KRS’nin anlaşılması için, halkın bilinçlenmesine dönük, önemli çalışmalar yürütmektedir. Bu amaçla Prof. Dr. Mete Gündoğan ile birlikte Ufuk Hattı isimli programı yürütmektedir.

Hocam, merhabalar, öncelikle Borca Dayalı Para Sistemini, BDPS teorisini kısaca anlatabilir misiniz?

Merhaba… Öncelikle, BDPS bir teori değildir. Biz gerçeği ifade diyoruz, bu varlığı tartışılan bir mesele değildir.  Problemin çözümü ile ilgili kısımlarda farklı teoriler olabilir, biz o manada BDPS’den bahsederken tartışılabilecek bir tezden, bir teoriden değil, nesnel gerçeklerden bahsediyoruz. Bu sistemde parayı devlet üretmiyor, bankalar bilgisayar tuşlarına basarak havadan var ediyorlar. Vatandaş ise bankalara kendilerinin yatırdığı parayı bankaların başkalarına borç verdiğini zannediyor… Bu büyük bir yanılgıdır. Bu konuyla ilgili İnsanlara sistemi anlattığımızda rakamları gösterdiğimizde insanlar da durumun farkına varıyorlar:  Mesela 70 milyar TL fiziksel paranın olduğu ekonomimizde bankaların 1 trilyon TL borç verdiğini görüyoruz. Peki nasıl veriyorlar bunu? Devlet borç alıyor, vatandaş borç alıyor, yatırımcı borç alıyor, herkes borç alıyor…Parayı devletler üretmiyor, bankalar bilgisayar tuşlarına basarak havadan üretiyorlar…

Bankaların sanal para üretmesine ise Kısmî Rezerv Sistemi (KRS) diyoruz.

Devletin ürettiği sadece madeni paralar… Bu paralar kendi üretim maliyetlerini bile karşılayamayan cebimizdeki çerez parasıdır, onun dışındaki fiziksel paralar, bir şirket olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Anonim Şirketi tarafından basılıyor ve bu kağıt paralara devlet ancak bankalara borçlanarak ulaşabiliyor. Ancak bu noktaya baktığımız zaman 70 milyar lira nakit para varken, 10.000 şubesiyle bankaların kasalarında Merkez Bankası verilerine göre sadece 9.5 milyar TL varken bir borçlanma ihalesi açıldığında bir günde devlet birkaç bankaya 15 milyar TL borçlanabiliyor. Bu nasıl olabilir?  Elbette sanal olarak ürettikleri parayı borç olarak veriyorlar. Neticede piyasadaki paranın %90’ından fazlasını bankalar üretiyorlar. Ekonomide paranın bu şekilde borç olarak üretilmesi ve piyasaya dağıtılmasına Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) diyoruz.

Bankaların parayı kolayca üretebilmesi fiyatları şişiriyor ve piyasada var olmayan paranın faizini bizden isteyerek varlıkları transfer ediyor ve hepimizi köleleştiriyor. Ayrıca başka etkilerinden de söz etmek mümkün, hepimizi çılgınca bir tüketim zincirine dahil ediyor sistem. Bankalarca bileşik faizle üretilen paranın hızına çılgınca üretip tüketerek yetişmeye çalışıyoruz. Bir insan 100.000 TL’yi ne kadar sürede biriktirebilir ve kazanabilir? Oldukça uzun bir sürede değil mi? Ama bankaya gittiğiniz zaman, banka size tak diye 100.000TL kredi verebilir. Bu krediyi bir kaç tuşa basıp üretiyor ve size verebiliyor bu ayrı bir mesele bir de şunu düşünün, 200.000 TL olarak geri ödediğinizi düşünün. Böylelikle bankalar insanların geleceklerini havadan ürettikleri parayla satın almış oluyorlar.

Faizin tanımına bakalım, emeğe dayalı olmadan bir şeyin havadan var edilmesi demektir faiz. Paranın havadan üretilmesi zaten faizdir, Bir de üzerine kâr payını koyuyorlar böyle de düşünmek gerekir sistemi.

Ne gariptir ki, Yüksek lisans veya doktora yapmış insanların dahi, paranın nasıl üretildiği ile ilgili en ufak bir fikri yok. Bugüne kadar, hiç sorgulamamışlar çünkü eğitim sistemi “neden” sorusunu sormamayı telkin ediyor. Biz de buna “Bankacı eğitim sistemi” diyoruz.

Şu anda muazzam bir tüketim çılgınlığı söz konusudur. Dikkat edilirse, aldığımız cihazlar/eşyalar yakın bir gelecekte bozulmak üzere tasarlanmıştır… Büyüme odaklı tüketim ekonomisinin doğal sonucu. Mesela bir ampulü 1895 yılı teknolojisiyle 100 yıl dayanacak şekilde üretmek mümkünken biz hala sadece 1000 saat süre dayanabilecek ampuller üretiyoruz. Ayrıca moda akımları da aynı şeyi yapıyor… Tek bir ortak amaç var, tüketim, sürekli tüketim…

Peki bu sürekli tüketim çılgınlığının nedeni nedir diye sorduğumuzda bir gerçek karşımıza çıkmakta, paranın miktarı bileşik faiz ile sürekli artmaktadır. Bahsettiğimiz tüketim çılgınlığı aslında para sistemi odaklıdır. Bu sistemde para borca dayalı olarak üretilerek yayılıyor. Piyasadaki paranın var olabilmesi için, birilerinin borçlanması gerekli, piyasadaki her lira var olabilmek için, birileri tarafından borçlanılmak zorunda…

Küçük bir ada ekonomisi düşünün, biz bu sistemi “bereket adası” ismini verdiğimiz bir örnek ile anlatmaya çalışıyoruz…  Adada 1000 TL üretiliyor, faiz oranı %10 olursa, 1000 TL’lik borcu, 1100 TL olarak geri ödemek zorunda kalırsınız.  İşte [mevcut para 1000 TL olduğu için ödenmesi mümkün olmayan 1100’TL’nin] 100 TL kısmı, sürekli varlıkların bankaya transfer edilmesi demek. Böyle bir sistem var… Başta yoksullar olmak üzere parayı üretenler dışında herkesi köleleştiren bir sistemden söz ediyoruz. yaşamı dayanılmaz hale getiren,  insanları intihara teşvik eden bir sistemdir bu. En yoksul kesimlerden sonra da hiç şüphe yok ki sıra orta sınıfa ve diğerlerine gelecektir. Kısaca bu yapı değişmelidir!

Hocam, ülkemizden başlayarak, bir düzen değişikliğinden bir devrimin gerekliliğinden mi söz ediyorsunuz?

 Tabiî ki, bu düzen değişmeli ve bunun için önce zihinlerde bir devrimin olması gereklidir. Zaten bizler Ufuk Hattı ile yaptığımız ilk programda, “değersayım (paradigma) değiştirilmelidir” önerisinde bulunduk.

Anlatınca öğrenilmiş çaresizlik içinde bazıları “şöyledir böyledir… nasıl değiştirirsiniz?”, biz de onlara diyoruz ki, “Batı uçurumun dibini görmüştür ve uçurumdan aşağıya doğru düşmektedir. mesela bakınız, bizden beş yüz kilometre uzakta giden birilerini düşünün. Batı dünyasından söz ediyorum, onlar bas bas bağırıyorlar, “düşüyoruz!.. düşüyoruz!.. kemerleri bağlayın!..”, hiçbirisi herhangi bir çözüm bulabilmiş değildir. Evet bu çöküşün mevcut değersayım içinde bir çözümü de yoktur zaten…

Bize gelince, biz Batı’nın gerisinden gidiyoruz, bakıyoruz onlara ve biz de sürekli büyüyelim diyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey var  Mevut sistemde büyüyen sadece borçtur, Sistemin gideceği yer de bellidir. İdarecilerimizin bunu görmesi gereklidir artık!

Hatırlarsanız Türkiye’nin 2023’e kadar ilk 10 ekonomi arasına girme gibi bir hedefi vardı. Bunun için 2 trilyon dolarlık bir ekonomi hedefi koydular. Bu aslında 2 trilyon dolarlık bir borç ekonomisi demek… Demek istediğim, para borca dayalı üretildiği için, varlıkların sahibi bankalar olacaktır. Yani 2 trilyon dolarlık ekonomi derken, 2 trilyon dolarlık borcu anlamalıyız…

Tabiî bir şeyi de söylemeden geçemeyeceğim, Bu hedefe ulaşmak mümkün gözükmüyor. 2023’e 10 sene var, bunun için her sene % 9.5’lik bir büyüme oranı gereklidir.  Bu orandan çok uzaktır Türkiye. Zaten yukarıda söylediğim gibi 2 trilyon dolar büyüklüğünde bir ekonomi olmak Türkiye’nin daha fazla borçlanması anlamına gelecektir. Büyüme dediğimiz şey paranın büyümesi ile borcun büyümesidir. Halbuki; bu borç sarmalından çıkmamız gerekiyor bunun için bütün insanlar bu sistemi anlamalıdır.

Para meselesi önemlidir, devletin kendi parasının sahibi olması gerekmektedir. Oysa paranın ne kadar üretileceğine ve miktarının ne kadar olacağına,  köşedeki bankanın müdürü karar veriyor, bu kabul edilemez. Mevcut sistemde parayı devlet üretmiyor…İnsanlarımızın çoğunun da bu durumdan haberi dahi yok ne yazık ki.

Birisi kredi çektiğinde para var olmuş oluyor. Yani bankada çalışan finans okumuş bir insan bile, [kredi vermenin] nasıl bir sonuç doğuracağının farkında değildir. Bir imzayla piyasada para var olmuş oluyor. Bu sistemin bütün alanlara yansıdığına şahit oluyoruz bu çok kötü bir durumdur.

Bir taraftan tarım ve gıda sektöründe uygulanan tehlikeli politikaları ve bütün o insanlığın zararına uygulamaları düşünelim, tam manasıyla insanlıktan çıkmış vaziyetteyiz. Yiyeceklerimizde kullanılan kimyasallar ve GDO’lu ürünler giderek yaygınlaşıyor, sadece bir kereliliğine ekebileceğiniz terminatör tohuma mahkûm hale geliyoruz, işte bunların hepsi para güdümündeki sektörün her şeyi kontrol etmesiyle ilgilidir.  Kimyasallar dedik, evet o kimyasalları kullanan gıda endüstrisi bizleri hasta ediyor, sonra sağlık endüstrisine koşuyoruz, Ortodoks tıbbın bizlere sattığı ilaçları kullanmak zorunda kalıyoruz. İşte bütün bunların nedeni borca dayalı olarak bankalarca üretilen paradır.  Neden sorusunu pek çok konuda sorarsak anlayabiliriz…  Neden büyük günahlar için Allah “benimle harp içindesiniz” dememiştir ancak; faiz için bunu söylemiştir? Buradan ne anlamamız gereklidir?

Evet sistem nedeniyle, yüce Allah ile savaş içine girmiş durumdayız! Faizin tozu herkese bulaşmış vaziyettedir. Çünkü cebimize giren her paranın içerisinde faiz vardır. Hatta bu konu ile ilgili hadisi hatırlarsınız, “kim faize bulaşmadım dese de tozu bulaşacaktır” şeklinde bir hadistir. Eğer cebimizde para varsa, bu para birilerince borç alınmıştır. İster siz alın ister devlet alsın ister özel sektör almış olsun, bu para borç alınmıştır, [ve bu borç faiz taşımaktadır.]

Belirttiğiniz gibi, İslâm’ın faize bakış açısı ortadadır. AKP’den önce Türkiye’de milyonlarca Müslüman insanın bankayla dolayısyla faiz düzeniyle ilişkileri pek yoktu zannedersem?

Sistem mevcuttu ama ülkemiz ve insanlar bu kadar eklemlenmemişti. Kemal Derviş-Fisher modeliyle farklı bir boyut kazandı ve borcu herkese yaydı.

Başka bir şey söyleyeyim, Bizim ucube yapılaşma dediğimiz şey var ya… En kolay kredi verilen saha  konutlardır… Düşünün 1+1 daireyi 300-400 bin TL ye satabiliyorlar… Bunun maliyeti nedir ki siz onu o fiyata satıyorsunuz?

Ayrıca kentleri kent olmaktan çıkardılar, inanır mısınız ben burayı dışarıdan gelenlere İstanbul diye tanıtmaktan utanıyorum İstanbul, bu mudur?.. Her yer birbirinden farklı çarpık yapıdaki inşaatlarla dolmuş… muazzam ranttan söz ediyoruz tabiî ki [ ve rant para demektir, sistem para odaklıdır]…

İktidardakilerin 12 yıl önce Erbakan Hoca’yı bırakıp, partiden ayrılma sebepleri neydi? Gerçekten işin ehli miydiler? Neden insanların içler acısı durumuna çare bulmaya yanaşmıyorlar? Onlar bize sürekli büyüme rakamlarından söz ediyorlar, alın size büyüme, hepimizi borca boğdular. Batı bu sistemden kurtulmaya çalışıyor. Bizim acilen sistemi değiştirmemiz gerekmektedir. Bu faiz düzeni insanımızı yozlaştırdı, faiz düzenine giren insan nasıl yozlaşmaz ki?

Elbette, Batılı bir ahlâk düzenini içerisindeyiz… Bu büyük ölçüde AKP’nin eseridir.

Ne yazık ki, Müslüman’ın yozlaşması da daha kötü oluyor. Demek istediğim, kredi borç sistemine bulaşmış, faize bulaşmış,  Müslümanlardan ve hatta cami imamlarından söz ediyoruz. Oysa bunlar faiz sistemine itiraz dahi etmiyorlar, düşünebiliyor musunuz durumun vahametini? Hangi hutbede faizin nasıl bir bela olduğu anlatılıyor? Söylediğiniz gibi bu AKP’nin eseridir. Eğer CHP iktidarda olsaydı, herkes faiz düzenine itiraz ederdi. Hatta mahalle imamları, “bu sistem beni bile faiz sistemine dahil etti” diyerek isyan ederlerdi. Peki ya şimdi?

Hocam, o halde AKP dönemimde meydana gelen tahribatın AKP öncesine göre onlarca kat daha fazla olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabiî haklısınız… Bizden görünenler bizi bu hale getirdiler… Bu sistemi anlamadan, sistemi tanımadan neler götürdüğünü bilmeden sistem ile birlikte hareket edilebileceğine inananların başına gelecek şey zaten budur, bu felakettir, bu yıkımdır.

Sizin görüşlerinize paralel olarak, Sayın Salih Mirzabeyoğlu da “bir sistem şuuruyla hareket etmek”ten söz ediyor…

Sorunu sistemik bir sorun olarak tanımlayan, sistemin yanlış olduğunu söyleyen, yanlış bir sistemde doğru bir hayatın yaşanamayacağını savunan herkes teşhisi doğru koyuyor demektir.. Bİr sistemik problemden söz ediyoruz. Bu sistemin üzerinde Müslüman bir tavır sürdüremezsiniz… Tekrar söylüyorum sistem bir faiz sistemidir…Nasıl yaşayabilirsiniz ki, bugün cebinize giren her para faiz sistemine bulaşarak cebinize giriyor.

Peki yanlış bir sistem üzerinde doğru bir hayatın yaşanabileceğini iddia edenler ne yapıyor? Devleti sürekli borçlandırıyorlar, sonra da vergi ve harçlarla bu borcu ödemeye çalışıyorlar, böylece devletin ödediği faizi, gariban vatandaş ödemiş oluyor. Devlet her yıl 50 Milyar – 60 Milyar TL faiz ödüyor. Üstelik ülke olarak, 110 Milyar TL yılda faiz ödüyoruz, ayrıca 30 Milyar TL’de bankaların diğer hizmet bedelleri olarak bankalara transfer ediliyor… Geçen iki yıl üst üste toplamda 140 Milyar TL bankalara ödenmiş durumda. Buzdağının altı olan faizin nedeniyse sorgulanmıyor.

Ayrıca bakınız 30 Milyar TL’de faiz dışı gelir gibi görünmesine rağmen gerçekte, faizle ilintili gelirdir, örneğin kart aidatından söz edelim: İnsanlar neden kredi kartı kullanır? Kısaca ifade edecek olursak bunun sebebi yoksulluktur, yoksulluktan dolayı cebinde nakit para olmamasıdır, ücretler yetersizdir çünkü… İnsanlar birden fazla kredi kartı kullanmaya mecbur kalıyor. Bir ay çalışan milyonların yoksulluk veya açlık sınırı altında kazanması kölelik değil midir? Bunu düzeltmek için 12 yılda yapılan iyileştirmeler nelerdir? İnsanların borçla elde ettikleri ve gerçekte bankalara ait olan varlıklarla övünmek iş midir?

Hocam değerli vaktinizi bize ayırdığınız ve çok kıymetli yorumlarınız için çok teşekkür ederiz…

Ben teşekkür ederim…

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on pinterest
Pinterest
Share on pocket
Pocket
Share on whatsapp
WhatsApp

İletişim Formu