ÜTOPYA, İDEOLOJİ VE BÜYÜK DOĞU: OLMAYAN YER Mİ, HENÜZ OLMAYAN ZAMAN MI?
Takdim: Yazarımız Selim Gürselgil’in son kitanbı “Şeriat Geldiğinde” hakkında Ramazan Gün’ün değerlendirmesi…
Ramazan GÜN
Şeriat Geldiğinde üzerine yöneltilen itirazlardan biri, eserin “ütopya” olarak adlandırılmasının Şeriat’ı gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal seviyesine indireceği düşüncesine dayanıyor. Bu itiraz, ütopyayı “hayal”, hayali de “fantezi” ile eşitlediğimiz takdirde anlaşılabilir. Fakat problem tam burada başlıyor: Ütopya, düşünce tarihinde hiçbir zaman yalnızca gerçekleşmeyecek güzel bir rüyanın adı olmadı.
Thomas More’un 1516’da icat ettiği kelimenin içinde bile bu ikilik vardır. Ou-topos, “olmayan yer”; eu-topos ise “iyi yer”dir. More’un kelime oyunu ikisini birbirine yaklaştırır. Ütopya böylece hem mevcut coğrafyada bulunamayan yerdir hem de mevcut düzenin karşısına çıkarılan başka türlü yaşama imkânıdır. Çağdaş ütopya araştırmaları da kavramı artık basitçe “imkânsız ve kusursuz toplum” diye tarif etmiyor; mevcut gerçekliğe dışarıdan bakmayı mümkün kılan eleştirel bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Paul Ricœur’ün işaret ettiği gibi, “hiçbir yer”in asıl kuvveti belki de tam buradadır: İnsan bulunduğu yere başka bir yerden bakabilmeye başlar. Fiilî olan ile mümkün olan birbirinden ayrılır.
Bu ayrım Büyük Doğu bakımından önemlidir. Çünkü Şeriat ile Şeriat’ın belirli bir tarih içinde alacağı siyasî ve içtimaî şekli birbirine karıştırmamak gerekir. Şeriat, kendisini “ileride kurulabilecek ideal toplum” olarak vazetmez. Müslüman açısından hakikat ve ölçü iddiasındadır. Fakat Başyücelik Devleti, Yüceler Kurultayı, Halk Divanı, iktisadî teşkilât, şehir, eğitim ve sanat düzeni aynı şey değildir. Bunlar o ölçünün belirli tarih şartları içinde nasıl müesseseleşebileceğine ilişkin bir tasavvurdur. Dolayısıyla “Şeriat ütopyadır” demekle, “Büyük Doğu’nun Şeriat etrafında kurduğu cemiyet tasavvurunun ütopik bir fonksiyonu vardır” demek arasında esaslı bir fark bulunmaktadır.
Burada Karl Mannheim’ın ideoloji ile ütopya arasında kurduğu karşıtlık daha da açıklayıcıdır. Mannheim için ütopya gerçeklikten kaçış değildir. İdeoloji mevcut düzenle uyuşarak onu meşrulaştırmaya yatkınken, ütopya mevcut düzenle uyuşmaz ve gerçekleşme iradesi kazandığında o düzeni dönüştürür. Hatta her çağ, kendi içinde henüz gerçekleşmemiş imkânları doğurur; bunlar mevcut düzenin sınırlarını parçalayabilecek fikirlere dönüşebilir. Bu anlamıyla bakıldığında İdeolocya Örgüsü ile ütopya arasında sanıldığından daha ilginç bir münasebet ortaya çıkar. İdeolocya, eğer yalnız mevcut olanı açıklayan ve meşrulaştıran fikirler bütünü değil de mevcut olanı aşarak başka bir nizam teklif eden fikir örgüsü ise, Mannheim’ın terminolojisinde ideolojiden ziyade ütopik işlev kazanmaya başlar.
Fakat asıl mesele mekândan zamana geçtiğimizde belirginleşiyor.
Klasik ütopyanın sorusu “Nerede?”dir. Cevabı: ou-topos — hiçbir yerde. Modern ütopya düşüncesinde ise soru giderek “Ne zaman?”a dönüşür. Böylece “olmayan yer”, “henüz olmayan”a doğru kayar. Buradaki henüz kelimesi bütün meseleyi değiştirir. Çünkü “yok” ontolojik bir kapanış gibi okunabilir; “henüz yok” ise zamanı açar.
Ernst Bloch’un “somut ütopya” ve “henüz-değil” düşüncesi tam bu noktada dikkat çekicidir. Bloch için ütopya, gerçekliğin karşısına uydurulmuş keyfî bir fantezi değildir. Şimdinin içinde bulunan fakat henüz tamamlanmamış imkânların geleceğe doğru açılmasıdır. Gelecek, bugünden tamamen kopuk bir âlem değil; bugünün içinde henüz gerçekleşmemiş halde bulunan imkândır. Bu nedenle “soyut ütopya” ile “somut ütopya” birbirinden ayrılır: Birincisi temennisini gerçekliğin üzerine yapıştırır; ikincisi gerçekliğin içindeki dönüşme imkânlarını yakalar ve onları praksise bağlar.
Belki Şeriat Geldiğinde tam da buradan yeniden okunmalıdır.
Romanın yaptığı şey, “Bir gün böyle kusursuz bir ülke kurulacak” demek değildir. Başyücelik Devleti’ni kurulmuş kabul edip asıl soruyu ondan sonra sormaktadır: Peki şimdi ne olacak? İnsan yine insan, zaaf yine zaaf, tarih yine tarih, siyaset yine gerilimlerle doludur. Şeriat’ın gelişi problemi ortadan kaldırmamakta; tersine yeni mesuliyetler doğurmaktadır. Bu nedenle romanın dünyası klasik anlamda kusursuz eu-topos olmaktan uzaklaşır. Çünkü ütopyanın bayağılaştırılmış biçimindeki “kusursuz sistem/kusursuz insan” denklemi burada yoktur.
Fakat eserin daha derin bir manada ütopik olduğunu söylemek mümkündür: Olmayanı hayal ettiği için değil, henüz olmayanın içinden bugüne baktığı için.
Bu nokta, Büyük Doğu’nun kendisi için de verimli bir okuma imkânı açıyor. Başyücelik, haritada aranacak bir ülke değildir. Bugün yeryüzünde “öyle bir yer” yoktur; zaten ou-topos tam olarak bunu söyler. Fakat mesele, o yerin bulunup bulunmamasından çok, o geleceğin bugünün insanında bulunup bulunmadığıdır. Gelecekte kurulacağı düşünülen nizamın ahlâkı bugünün insanında başlamıyorsa, geriye yalnız siyasî bir fantezi kalır. Başlıyorsa gelecek artık yalnız gelecek değildir; şimdinin içine girmiştir.
Bu sebeple belki de Büyük Doğu’ya uygulanabilecek en isabetli ütopya tarifi “olmayan yer” değil, “henüz mekânını bulmamış fikir”dir.
Ve bu, benim Şeriat Geldiğinde üzerine ilk yazıda söylediğim “Gelecek, bugünün içine düşmüş fikirdir” cümlesini başka bir yerden tamamlıyor: Ütopya geleceğin hayalini kurmak değilse; geleceğin ölçüsünü bugünün tenkidine ve bugünün yaşayışına sokabilme kudreti ise, Şeriat Geldiğinde ütopyadan kaçmak zorunda değildir. Belki tam tersine, ütopya kelimesini fantezinin elinden kurtararak ona eski ve daha ciddi vazifesini geri vermektedir.
Çünkü mesele “öyle bir yer var mı?” değildir.
Mesele şudur:
Henüz olmayan bir nizam, hangi ölçüde şimdiden yaşamaya başlanabilir?
Büyük Doğu ile ütopya arasındaki asıl münasebet de kanaatimce burada aranmalıdır.










