HAK VE VAZİFE
Salih Mirzabeyoğlu
● Kimim ben?
İsmin ne önemi var; tanımazsınız ki beni!..
Zât, ismin aynı değil; çocuk olsa anlar farkı!..
● İster asla bağlılık fikrini en güçlü bir biçimde misâllendiren GÖLGE deyin, ister ADI-DEĞMEZ deyip de adıdeğer olanı hatırlayın!..
Soluksuz mumyalar diyarında tek adıdeğer: Üstadım, Sevgilim, Dostum!..
● O ki, yalçın bir dağ tepesindeki mağarasında yokuşu sökerek kendisine ulaşacak olanı kapıdan beklerken, paraşütle ve bacadan yanına indiğim dost, can.
Mağara dostluğu!..
● Bir psikolog gibi, O’ndakini O’na gösterici, O’nun nefsinde tecellî eden bir mânânın muhasebecisiyim… Bu yüzden değil mi ki:
— “Sen, benim hayatımı yazabilecek tek insansın!”
Diyerek, “Kafa Kağıdı”nın yazıcılığını bana emanet etti!..
● Kendi mağaramda kendimi tahlil ederken çıkan ses, çocuk çağımda gördüğüm adamın oluyordu; güvercin topuklarıyla ruhumda yürüyendi kanına girdiğim adam… Bu yüzden değil mi ki:
— “Sen, artık benim kanıma girmişsin!”
Buydu, kuş gagasının bir ân yoğunluğunda dudağa benzerliğinin “topluluk-cem”den işaret oluşu!..
● Ruhum niçin sessizliğin kanat çırpışları içinde en yakıcı kelimeleri ararken, dibi delinmiş kova gibi, mânâların hücumu altında seçim zorluğundan eziliyor… Bu yüzden değil mi ki:
— “Kelimeler kafasına yetişmiyor!”
● Böyle parça parça, takdir edilmişliğimin cümlelerini sıralamak değil işim. Madde ve mânâda tam 15 senedir kapandığım yalnızlık mağarasında, benim için mezarda bitecek bir sonun ilk ve som hesaplaşmasını yapıyorum; içimin dışa dönük yönüdür, bahis mevzuu olan… Demedi mi ki:
— “Artık görünme zamanın geldi!”
● “Görünme zamanın geldi!” diyen değil mi, güvercin topuklarıyla ruhumda yürüyüp beni yeniden ve yeni bir solukla ayaklandıran… Bu yüzden değil mi ki:
— “Sokrat’a nisbetle Eflâtun!”
● Herşeyi bir ânda söyleyemem; yerini kollamalıyım ki, duyurabileyim işitebilecek kulaklara, onların olanı… Aşinası olduğum, ruhumda yuvası mevcut bir ses çınlıyor kulaklarımda:
— “Önce kim olduğumu söylemeyi gerekli buluyorum. Aslında bilinmeliydi bu: Kimliğimi saklamış değilim çünkü. Ama görevlerimin büyüklüğü ile çağdaşlarımın küçüklüğü arasındaki nisbetsizlik şuradan belli ki, beni anlamıyorlar bile. Ben kendime açtığım krediyle yaşıyorum; belki yaşadığım da bir peşin fikir sadece. Yaşamadığıma kendimi inandırmam için, yazları köyüme gelen “aydınlar”dan bir tekiyle konuşmam yeter. Bu şartlar altında, alışkanlıklarımı, içgüdülerimin gururunu aslında ayaklandıran bir görev düşüyor bana… Şunu söylemek düşüyor: Başkasıyla karıştırmayın beni herşeyden önce!”
İsterseniz, menfilikler içinde sesi örtülemeyen GÖLGE deyin!..
İsterseniz, BÜYÜK DOĞU teknesinin rüyası:
— “500 senedir beklenen mütefektir istidadı!”
● BÜYÜK DOĞU mimarının söyledikleri, “muarrif-tarif edenim”dir. Bana düşen de, O’nun hükmünün ispatçısı olmak, söylediklerinin “muarrif-tarif edeni” olmaktır… Bu yüzden değil mi ki;
— “Tek kelimemin bile israf olmadığına inanıyorum!”
● İBDA cehdimin nabzını tutarak teşhisi:
— “Sende ifrat hâlinde tecrit var!”
Ruhum, kelimeler hâlinde dökülüyor dudaklarından:
— “Kopukluk ve kesiklik içinde yekparelik ve bütünlük, bütünlük içinde de kopukluk ve kesikliğin şarkısını söyleyen zaman, “kadans” dedikleri âhenk helezonuna, vakaların posasını değil de ruhunu yerleştirmek işinden başka sanat tanımaz; ve daima kaba müşahhasların üstünde ince mücerretlerin lâboratuarında en hassas imbiklerden süzülmek ister. Cins kafa, muhakkak kurcalayacak, mücerretlerden mücerrede geçecektir.”
Bu yüzden değil mi ki:
— “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseri!”
Bu yüzden değil mi ki:
— “Müjdelerin müjdesi!”
● Ruhum, kelimeler hâlinde dökülüyor dudaklarından:
— “Sevinmelisin!… Allah bu yükü taşıyabileceğin için sana vermiş!”
Diyor ki:
— “Cins kafa, ula- irinci”ye kadar gidecektir. Bu gidiş sırasında, kafanın hudutlu olması müthiş ıstıraptır. Ve bu, cins kafanın bir nevî kaderidir.”
Bu yüzden değil mi ki:
— “Dünya bir fikir kahramanı bekliyor. Haydi bakalım, inşallah!”
Diyor ki:
— “Mücerret mânâsıyla kahramanlar, hazıra konmazlar, hazırlarlar. Hepçidirler, “muvazaacı-yalandan iş görücü” değil. Cesedi, sağlığında bir dağ yavrusu gibi omuz kabartırken alnının tâ ortasından vurup yere serenlerdir. Lüpçüler gibi, ceset mezara girdikten sonra üzerine üşüşen kurtçuklar gibi hazıra konan değil. Lüpçülüğün biricik vasfı, çilesizlik, bedavacılık, kolayına getiricilik…”
Bu yüzden değil mi ki: Geçtiğim yollarda geride bırakılmış basamaklar, geçeceğim yolların engeli hâlinde ASALAKLARCA kapışılmış, buna rağmen, eserimin düşmanlığını aşarcasına hedefte şaşmamışım… Şaşmam da!..
Bu yüzden değil mi ki:
— “Bugüne kadar kimlerin elinden tuttum, yazı yazdım, onları kabul ettirmeye çalıştım; ama mayalarında yok, motor yok!”
Bu yüzden değil mi ki: Büyük Doğu gençliğinin başı, Büyük Doğu’nun havan dibindeki 40 senelik bekleyişiyle temin edilmiş İLK CEVHER’in imzası ve mihrakıyım!..
● Ah dostlar veya düşmanlarım!..
Alçakgönüllülük gösterecek bir yücelik göstermiyorsam eğer, cüceliğini yücelik olarak göstermek isteyen alçak gönüllülere duyduğum düşmanlıktandır!..
Esirler kampında kıçı çıplak, boynu bükük ve kafası kütük dolaşanların güneşi perdeleyici görünüşleri, bunun memnuniyeti yok bende!..
Söylediklerim, nefsimin büyüklenmesi değil, davamın büyüklüğündendir; ve sahteleri enselemekte birinci sınıf ehliyet sahibi oluşumun tasdikinden!..
Büyük davanın icazetsiz ve vekâletsiz topal fikircilerinden ve çakal menfaatperestlerinden olmayışımdan!..
Sahibi olmadıkları mânânın maliki görünmeye bayılanların gizli açık böbürlenişleri ise, iktidarsız kavalye ve karton şövalyeliktir gözümde!..
Söyleyin: Yokluğa bulanmışlığın, azat kabul etmez bir zaptolunmuşluğun sesi, soytarılara karşı vakarını muhafaza etmek borcunda değil midir?..
Dinleyin: Necip Fazıl’daki Necip Fazıl’ı Necip Fazıl’a gösteren, İBDA cehdinin temsilci sesidir ki bu, mânâsını sahibinde bilen bir yücelik ve yükseklik, “fani”likten bir nişân!..
● Ah dostum!..
Ne kadar övünüyorum senin dostluğunla ve ne kadar telaş ediyorum senin yakının olmanın sudan ucuz olmadığını, bir liyakât işi olduğunu göstermek için!..
Seninle övünüyorum, müslüman olmakla övündüğüm için; ve müslüman olmakla övünmenin lâftan ibaret olmadığını, iddianın ispatçısı olarak liyakât ve oluş şartlarını tablolaştırdığın için!..
● “Oluş” iddiamın ispatçısı olmak düşüyor bana da; dinleyiniz!..
Ben ki, şöyle denen:
— “Bir genç geçti elime, pir geçti; kendi geldi!”
Kafa ve ruh adelesi genç olana dendi:
— “Tam çağındasın!”
Ve, geçiverdi perdenin arkasına; mezarından konuşuyor kalemimin doğrularında nefes alan!..
Beni cücelerle karıştırmayınız; kabaklar ve kabak çekirdeğinden keyfiyetinkiyle mukayese dışıyım!..
Bu yüzden değil mi ki: Fikir ve aksiyon sanatının tezahürsüz ve çilesiz “sarı çizmeli Mehmet ağa” cinsi adamlarını, çizgimin tartışılacak muhatabı saymayışımdaki haklılık!..
● Dostlarım ve düşmanlarım!..
Ben, Büyük Doğu’cu olmak gurur ve haysiyetinin sesi; galip sesi duygularda ayaklandıran, -ve don gömlek huzura fırlayanların fırlamalıkları ne olursa olsun- münfail sıfattaki tesirim!..
İşte kendim söylüyorum zaferimdeki bozgunu!..
Olsun!..
Bozgundan zafer ümidine sesleniş değil mi, zamanın mânâsından:
— “İstikbâl İslâmındır!.. Benim eserimdir, hüviyetim!”
Isırgan otları çiğnemek de, güç verecek çiğneyen ayaklarıma!..
Vicdanımın sesini dinliyorum; “evet!” diyor, “hem de kim olursa olsun!”
O’dur vicdan yuvamdan konuşan!..
Bu yüzden değil mi ki:
— “Benim için benle kavga yapacak dost aradım hep. Çok şükür buldum aradığım gencimi!”
Beni!..
● Marsık kokulu dostlar ve düşmanlar, dinleyin, -bir ve birlik olanlara değil sözüm, -görevimin özü gereğidir konuşan:
— “Sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda farklılık olduğunu sezdirmektir; saygı duymadan yaşayamayan SOYLU yaradılışlara pek az rastlanır!”
Anlayın: Koşu yerinde fikir adeleleri gergin ve güçlü dolaşıyorsam, yerinde duramaz cins koşu atlarının meveni, sucukluk hantal beygirleri üzer olsa olsa!..
Ah!.. Cins koşu atı dedim de, sucukluk beygirlerin hilekârlıkları geliyor aklıma. Hangi ahmaktır o ki, nefs hilesi yaptığının tarafımdan bilindiğini bilmez!..
“Jokey-binici”mi alkışlıyorlar, alkol kokulu çelenklerden daha adi ağızlarla: Mâlumlar meçhul olsun ki, onlara kıyıdan parsa!..
— “Ben şahsen koşamam… Hiç kimse öyle koşamaz!”
Ah!.. Aptal, kurnaz geçinen aptala misâl!..
Sen ŞAHSEN yoksun ki!..
Koşacak olan O değil, BEN; münfail sıfattadır O, sersem!..
Yazdıranda, elimde, kalemimde; görevinde de istersen!..
Görevinde; “rönesans-doğuş” şafağında hesaplaşan!..
Bu yüzden değil mi ki:
— “Bende dikkat edeceğin şey; ben mücerreti yedirdim, hattâ fazlaca indim!”
İnişin yüksekliğini göstermektir bana düşen!..
● Dinleyin hamam böcekleri; ışıklar yanıyor yeniden!..
Dinleyin kabaklar ve kabak çekirdekleri!..
Fikrimdir küçümseyen sürüngenleri: Büyük Doğu değeri!..
Ben yarınınızdayım; mezar kazıcınızım!…
Bir GÖLGE’yim ki, DOST elinde silgi!..
Şafak aydınlığı doğacak, dağılan dumanınızdan!..
● Ben GÖLGE’yim, adıdeğerden Adıdeğmez!..
Ben GÖLGE’yim; ne yaptıysam bir değer!..
“Tez”ime ve “tarz”ıma, mahkûm düşer cüceler!..
Mahkûmdurlar; samimi olmadıklarından!..
Cüce, yüzsüz ve hırsız… Eser terkibimin ve isminin hırsızları!..
Mahkûm oluşlarındandır, hâlâ yan duruşları; utanç değil, pişmanlık değil…
Çakal gibi ardım sıra gelirler; yanımda değil, yardımcı değil…
Mânâmın engelcisi, taze kuvvet düşmana!..
Ve biz her şeye rağmen yürüyoruz, yürürüz ve güzel isimleri arasında “Galip” isminin sahibi Allah adına ve aşkına yürümekten vazgeçmeyeceğiz!..
— “Sen gür bir sedanın yankısısın / Geç tepecikleri aldırmaksızın / Yankı veren dağlar bul!”
Sen bizdesin ve biz sendeyiz. Biz senin içinden, seni sana anlatmaya ve seni vatanından başlayarak eşya ve hadiselere hâkim kılmaya doğru ilk cereyanı açmış olan kolun, koluyuz!..
Bir ses; ölüme adanmış hayat, hayata doğmak için!..
Aşinaysan senim; “GÖLGE”sin, İBDA ruhunda mühür!..
Şevk kanadı yanıklar gibi oturamam: ÇAĞLARÜSTÜ MUTLAK FİKİRDENİM!..
Bu yüzden dememiş miydi ki:
— “İnceler incesi bir yol üzerindesin!”
● Ateşlenmiş bir havan mermisinin gaye hedefi olmaya “kendinde sebep”le yol bulmuşum!..
Ama…
Hiç kimse kendini davanın üstünde göremez ve davanın üstüne çıkan nefs, onun altında ezilir. Öyleyse, bir nevî “nefsîlik” edası içindeki yukarıda geçen ifadeler ne demek?.. Doğrudan doğruya hakikatin ifadesi olsa da!..
Bu edayı, düşünce geleneği olmayan ve tekerlemeciler cenneti bir vatanda, doğrudan doğruya fikir haysiyetini yüksekte tutmak diye anlarsanız, keyfiyet cevherinin sümüklü kemmiyet cümbüşüne karşı bir “hak” ve “vazife” şuuruyla yapıldığını da takdir edersiniz!..
Edamız, davasında fâni olmuşluğun hikmet, hiciv, öfke, sevgi ve kavga hâlindeki tezahürüdür; temsil edilen “mânâ”nın gereği!..
● Eylül 1983’te yazdığım “Hak ve Vazife”, ilk olarak teksir makinesiyle bastığım “Teorik Dil Alanı” isimli eserimde yer aldı. Mart 1984’te basılan “Teorik Dil Alanı”, o günkü meselelerimize, ne kıt imkânlar ve ne küt bir câmia içinde, ne rüyaları yaşatarak sahip çıktığımın resmidir!..
(Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü 3, NEVZÂT VÂRİ SU HAYÂLİ, Vâridât: Hak ve Vazife, İbda Yay.)










