FİTNE
Esseyyid Abdülhakim Arvâsî ÜÇIŞIK
Fitnenin şeriat lûgatinde mânâsı, günâhların neticesi olarak gelen musibetlerdir. Bunlar da iki kısımdır: Birisi, zalimin nefsine mahsus olanlar… Öldürme, zina, şarap içme vesaire gibi… Yani ilâhî yasaklardan birinin korunmaması yüzünden şahsa gelen belâ… Musibetlerin en hafifidir.
Öbürü de bütün topluluğu kuşatan ve cemiyet plânına inen musibetler… Bu gibi, fitnesi çok ve sahası geniş musibetlerin zuhuruna meydan verilmemesi için bir âyet nazil olmuştur ki, meâli şöyledir:
«— Kaçınız şu fitnelerden ki, musibeti yalnız kendinize hâs değildir ve kıyamete kadar devamdadır!»
Bu türlü fitnelerden başlıcası, topluluk hâlinde İlâhî yasaklardan biri çiğnenirken buna şahit olanların engel olmaya iktidarları varken ses çıkarmamaları, iktidarları yokken de kalbden olsun bir nefret ve mukavemet hissi duymamalarından doğar.
Bir başka saiki de, «emr-i bil maruf» denilen yapılması gerekli işleri hafif almak ve dinde caiz olmayan bir şeyi nefse uyarak ve nefsin istediği şekle dökerek caiz göstermeye yeltenmek ve bunu topluma sirayet ettirmektir.
İtikadı bozuk olanlara dalkavukluk etmekle bazen tepkisiz görünmek arasında şu fark vardır ki, dalkavukluk asla caiz değilken tepkisiz görünmek, yerine ve şekline göre haram, mekruh, icabında da farz, vacip ve sünnet olabilir.
Fitnenin en büyüğü toplumun Tevhid Kelimesinden uzaklaştırılmasıdır.
Tevhid Kelimesi müslümanlar arasında, cüz’üleri yekpareleştirici, toplayıcı ve birleştirici tek müessirdir.
Bunu bir misal ile belirtelim:
Toprak, eczası birbirine perçinli olmayan bir nesnedir. Onu su ile yoğururlar, kalıplara dökerler, güneş veya ateşte pişirirler ve kerpiç haline getirirler… İşte böyle, daha evvel cüz’üleri birbirine yapışık olmayan toprak, hararetin tesiriyle nasıl taş kesilirse, Tevhid Kelimesi de, ırk ve mezhep farklarına bakmaksızın müslümanları birbirine perçinler ve onları tek bir kitle hâline getirir.
Taşın kırılması, ufalanması, ezilmesi, un haline getirilmesiyle nasıl öz varlığı ortadan kalkarsa, Tevhid Kelimesinin uzaklaştırılmasıyla da birlik zedelenir ve müslümanlar sürüye döner. Hiçbir rabıta ve iradesi olmayan bir sürü…
Bu hâlin cezası âhirete ertelenmiş olsa da dünyadaki eseri yalnız meydana getiricisine ait kalmayıp bütün topluluğa yayılır ve dağılır. Zelzeleler, taşkınlar, yangınlar, hastalıklar, kıtlıklar vesaire gibi… Bunların zuhur zamanları İlâhî iradeye aittir.
(Esseyyid Abdülhakim Arvâsi, Râbıta-i Şerife, Efendi Hazretleri’nin ders, takrir ve mektuplarından: FİTNE, syf. 77-78)










