ŞAİR-İ ÂZAM

Necip Fazıl Kısakürek

(…) Cumhuriyetin Onuncu Yıl dönümü… Sabahın erken saatinde Harbiye’den Maçka’ya doğru yürüyen ve sokak şamatalarından kaçmayı Hâmid’in evine sığınmakta bulan Genç Şair, yolda bir «Cumhuriyet» gazetesi alıyor ve yürüyüşünü kesmeksizin gazeteye bir göz atıyor… Ne görse iyi?.. Birinci sahifede Fazıl Ahmed’in, kafiyeli, şiir olmak iddiasında bir yazısı… İnkılâbı metheden şairlik iddiası «Tevrat’ı yırttım, İncil’i yaktım, Kur’ânı attım!» gibi, (gibisi fazla, aynen böyle!) lâflar etmiyor mu?..

Genç Şair iliklerine kadar tiksintiyle doluyor, Abdülhak Hâmid’e kapağı atıyor ve karısıyle karşılıklı sabah kahvesini içen «Şair-i Âzam»a rezaleti gösteriyor:

— Bakın siz, bir fikir adamında tecelli edebilecek, hiç bir vasıf bulamıyorum, ruh düşkünlüğü derecesine bakın!..

Hâmid ve Lüsyen, donmuş vaziyette… Tam o sırada kapı çalınıp da Fazıl Ahmed sökün etmiyor mu?..

Yılışık yılışık, Hâmid’le karısının ellerini öpüyor ve Genç Şair’e dönüyor, elini uzatıyor.

— Vay Genç Şair, burada mıydın?

— Ben sizin elinizi sıkmam!

— Sebep?..

— Nedir bu gazetede çıkan küfürnameniz?..

Fazıl Ahmed sırıtıyor, ellerini Genç Şair’in omuzlarına koyuyor ve harfi harfine, virgülüne ve noktasına kadar aynen şu cevabı veriyor:

«— AYOL, SEN O LÂFLARI SAMİMİ Mİ SANDIN?»

Genç Şairin bu noktada, Fazıl Ahmed’e özrünün suçundan daha çirkin olduğuna dair verdiği cevabı belirtmeye hacet yoktur. Ruhunda iffet ve halisiyetten tek zerre taşıyan herkes Fazıl Ahmed’in cevabındaki felâket derecesini takdir eder.

Bütün mesele şu noktada:

— Bu inanılmaz, akıl ve hayal almaz cevabı gerçekten Fazıl Ahmed vermiş midir, yoksa bu, onun ağzından şeni bir uydurma mıdır?

Hadiseden yıllarca sonraya kadar Genç Şair’den bunu dinleyenler apışıp kalırken Lüsyen Hanım her defasında;

— Ben şahidim; ayniyle böyle!

Diye mukabele etmiş, ne var ki, kendisinden bu mevzuda imzalı bir şahitlik vesikası istemeye ihtiyaç duyulmamıştır. Zira iş uydurmaya binerse Lüsyen Hanıma da uydurma bir kâğıt imzalatılabileceği imkân ve ihtimal sınırları içindedir. Uydurmayı imkân ve ihtimal sınırları içine almayacak tek ve kat’î vesika, bu eseri kaleme alan mü’min kişinin Allah üzerine edeceği yemindir. Bunu, Allaha inananlar da, inanmayanlar da, ortaklaşa doğrulamakla mükellef… Biri, tek zerre tâviz kabul etmediği tecrübe edilmiş bir müslümanın yalan yemin etmeyeceğini içten takdir etmesi, öbürü de yeminin bir insanda ne büyük bir müeyyide olduğunu dıştan bilmesi yüzünden…

O halde Yaradanın akdes ismi üzerine yemin ediyoruz ki, hadise noktası noktasına bildirdiğimiz şekildedir; ve onun üzerine bu kadar düşmemizin sebebi de, Cumhuriyetin Onuncu yılına mukabil 10 ciltlik bir kitapta basit bir virgül kadar değersiz herhangi bir şahıs değil, işte o kitabın umumi kadro ve kanavasına ait, o şahısta bir (sembol), bir remz yakalamış olmaktır. Hadisenin tek başına aidiyetini belirten basit şahıs, yerde, kurumuş ve pıhtılaşmış bir damlacık kandır; fakat içinden geldiği cinayet kadrosunun habercisi olarak deryalar dolusu kana verilecek değer çapında…

Aynı Fazıl Ahmed, Genç Şaire, yıllarca sonra ve onun (Mistik Şair) veya (Bay Mistik) diye anılmaya başlayacağı devrede, Ankarada, Millet Meclisinin önünde rastlayacak ve aynen diyecektir ki:

— Azizim; tamamiyle ve vicdanımın en mahrem sesiyle inanıyorum ki, topyekûn bütün eser müflis ve yeniden ele alınmaya muhtaçtır.

(Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, syf. 134-135-136)

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin