25 OCAK DÜŞÜNCELERİ – HARUN YÜKSEL, KURTULUŞ TEZBİL, DOĞRULAR (ADİLLER), KUMANDAN’IN TAKDİM YAZISI, ŞEHİD NURAY ZOR
Harun Yüksel (Kurtuluş Tezbil) 30 Ocak 2018’de aramızdan ayrılmıştı. Kumandan’ın vefatından birkaç ay önce… İki dost, iki dava arkadaşı peş peşe gittiler… Ömür boyu devam eden birlikteliklerinden sonra, adeta ahiret yolculuğunda da birbirlerini yalnız bırakmadılar.
Harun Yüksel’i anlatmaya tek bir yazı yetmez… Üzerine kitap yazılması gereken, verdiği eserlerin yanında hayatı ile eserleşmiş bir kahramandan bahsediyoruz. Bu çerçevede Sayın Ali Osman Zor ile Harun Ağabey üzerine yaptığımız sohbette aldığım notları başka bir yazıya bırakıyorum.
Harun Ağabey Albert Camus’tan “Doğrular” adıyla bir kitap özdeşleştirmişti. Bu kitap, dilimize, başkaları tarafından “Adiller” adıyla da çevrilmiştir. Kumandan Mirzabeyoğlu, bu kitabı, İBDA markası altında, Harun Ağabey’in mahlası olan Kurtuluş Tezbil adıyla yayınlarken, kitaba bir de takdim yazdı.
Lafı fazla uzatmadan Kumandan Mirzabeyoğlu’nun takdim yazısını sunuyorum:
SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN, KURTULUŞ TEZBİL’İN (HARUN YÜKSEL) “ÖZDEŞLEŞTİRDİĞİ” DOĞRULAR KİTABINA YAZDIĞI TAKDİM YAZISI:

— I —
Büyük Doğu Mimarı, 1940’larda Burhan Toprak’ın «Din ve Sanat» isimli derleme eserini değerlendirirken, şöyle demişti:
— «Bazı telif eserler vardır tercüme kokar… Bazı tercümeler de vardır ki, telif kokar. Burhan Toprak’ın tercüme ve derlemesi, ikinci soydan…»
İBDA şemsiyesi altında ve bizzat şemsiye keyfiyetini temin etme görevini yüklenenlerden olan Kurtuluş Tezbil, yaptığı «özleştirme» ile bize bunu hatırlattı… Telif kokan «özleştirme»…
— II —
Telif kokan özleştirme… Bunun üzerinde duralım:
Bir eserin başka bir dil veya mâna diline aktarılmasında üç durum sözkonusu olabilir…
a) Eser, aktarıcı tarafından anlaşılır, fakat diğer dil veya mâna diline aktarılamaz; başarısız, veya dil yetersiz, veya aktarılanda iştirak noktalarıyla kavrayışa geçecek kumaş yok… Hem aktaran, hem dil aleti, hem «genel fikir çerçevesi» meselesi bir arada, kısaca birinci durum budur.
b) Eser, aktarıcı tarafından anlaşılmaz ve dolayısıyla iki taraflı uydurulur ki, kastlı olarak müellifin sözlerini demek istemediği şekle sokan mâna kıyıcılığı da buna dahildir.
c) Eser, aktarıcı tarafından diğer dile ve mâna diline «uydurulur» ki, zaten karşılığını diğer dilde tutturma mânasına gelen tercüme budur.
Meselâ:
— «Bir milyon dolar gibi…»
Bu argonun bizdeki karşılığı şu olabilir:
— «Fıstık gibi…»
Veya:
— «Bomba gibi…»
Kendi dilimizde:
— «Bir ayağı çukurda…»
Bu sözün, kelime kelime başka dile çevrildiği zaman, ayağı bildiğimiz çukurda bir adam hayaline yol açabileceğini ve «ölüm kıyısına gelmiş bir adam» mânasını vereceğine, «dam üstünde saksağan» dedirtecek bir intibaya yol açacağını anlamak gerek.
Tercüme bahsindeki bu, dil, ve burada daha ziyade dilin hafızası mânasına kullandığımız «mâna dili» meselesi, «özleştirme»nin ilk basamağı… «Özleştirme», eserleri malûm mânasıyla bir dil çarşafına silkelemenin ötesinde, «kuşanılmış» bir şuurun, muhataplarında kendi şuurunu uyandırıcı İBDA hamlesidir ki, eserin öz hüviyetine ve mânasına kıymadan, tersinden bile kendi düzünü besleyicidir. Onun kelime ve kavramlarına nisbetle yollama yapar.
Anlaşılıyor ki «özleştirme», hem bir dünya görüşüne, hem de «özleştirme»nin kendi izahını bulacağı bir diyalektiğe muhtaç… Dünya görüşümüz Büyük Doğu ve «yapanı yaptırandan gelici» bir derinlik buudundan onun «kuşanılmışlığını» gösteren İBDA, eserleriyle bu mevzuyu çerçevelemiştir. Yani özleştirme, doğrudan doğruya İBDA keyfiyetini temin edici bir buud; onun kelimeleri ve kavramlarıyla konuşan, çektiği «röntgen» filmini İBDA şuurunun tetkikine sunan…
İçinde yaşadığımız dil kargaşası içinde, her kitabın ayrı telden çalması gözönüne getirilirse, dili, «malûmun – kendinde obje»nin hakimiyeti altında bir ağ gibi açmak ve dünya irfan yemişlerini silkelemek, düşünülsün ki ne muazzam bir taktikt!
Söylemeden yapamam: Bir «dünya görüşü» ve «özleştirme»nin kendi izahını bulacağı bir diyalektik olmadan böyle bir işe yeltenmek, «malûm – kendinde obje» kumaşının kelliğini, defalarca üretmekten başka bir işe yaramamıştır, yaramaz. Tersine misal olmak bakımından, Tezbil Kurtuluş’u kutlamak gerek.
— III —
Bu eser, insan ruhunu kendi tezatları içinde çerçeveleyen ve çözümsüz olarak bir köşede öylece bırakan bir düğüm etrafında, bizzat yazarının ifadesine göre gerçek bir hadisenin aksettirilişi… Başdönmesi içinde cereyan eden hadiselerden sonra, insan, yine karanlıkta kendini soru işareti olarak buluyor.
Haksızlığa karşı çıkmak haklı yapmıyabiliyor:
— «Cansız bir hak uğruna, şu yaşayan haksızlığa yeni bir haksızlık daha ilave etmeyeceğim.»
Yorum istemez:
— «Peki ya halkımız? Onlar seviyor mu bizi?»
Divan şiirinde mizaç hususiyetleri içinde değişik deyişlere mevzu, «methettiğinde, aslında kendini methetmek; gören göz» hakikatine değmiyor mu:
— «Sen doğru yolu seçmeseydin, buna rağmen ben de seni sevseydim, sevdiğim sen olmazdın ki!»
Hiçlik arsasına «sevgi» binaları inşa edenlere, aynen sorarız:
— «Allah’ın olmadığı yerde sevgi olur mu?»
Söyleyene nisbetle değerlenen ve imanın hakikatine mensup olanın ağzına lâyık, şehitlik şuuru ki, tersinden söylenince hiçliğin buz denizine çıkan bir hiç:
— «Şayet zulme ve haksızlığa karşı insanca başkaldırmanın erişilmez yüksekliğinde buldumsa kendimi, ölüm taçlandırsın eserimi, imanın tertemiz saflığıyla!..»
İntihar psikolojisinin desteksiz tesellisi ile gerçek iman sahibinin kurtuluşu; birinci adına ölümün hakikatini belirtmese de, hiç olmazsa, şu dünyanın ruhumuza zından kesilmesi ve gerçekte kazanılması gerekenin «ölüm» olduğu mevzuunda, bir bedahat ifadesi:
— «Onu ancak ölüm huzura kavuşturur.»
«Yaşamak» ve «hürriyet», ölmeyi öğrenmektir, bunun hakikati de İslâm. «Mutlak Fikir Gerekli» diyecek kadar idrakları incelmemiş ve bu mevzuda tecrid terleri dökmemiş olanlar, ölülerine bakıp da ne kadar düşünseler yeridir:
— «Ya bir hiç uğruna öldüyse?»
Ölmek değil, neyin uğruna ölmek davası…
Ve, kahramanlardan biri:
— «Doğruluktan da önce sevgi…»
Allah alemi bir aşık anında yarattı… Seven O, seveni sevdiren O, sevilen O. Dünyadaki her hakikat gibi, sevgi de hakikatini İslamda bulur; öyleyse hemen söyleyelim ki, doğrunun olmadığı yerde sevgi de yoktur! Sevgiyi doğrunun kendisi olacak kadar derinde gören, doğrunun, sevginin kendisi olacak kadar ayrılmazlığını sezer… Bütün doğrular ve sevgiler, kuş uçuşuyla bu idraka kanat açarlarsa, yollarda bizi delillendirici epey malzeme görürler!
Sevgi ki, şuna-buna dair olmadan önce bir «doğrudan kavrayış-bedahat» meselesi; iman ve İslâm da!
— IV —
Büyük Doğu Mimarnının ürpererek söylediği:
— «Paskal’ın bir sözü var, basit gibi ama, muazzam: Yapayalnız ölürüz!»
O kadar yapayalnızız ki, insan tekini toplum organizmasının iradesi ona tâbi bir hücresi gibi ele alanlar bile, kendi gurupları içinde yapayalnızlığı sonuna kadar duyarak ölüyor… Bu oyunun bu yönüne temasım, ayrıca «suç ve ceza»nın «neye göre» olduğuna temasından dolayı: Birbirlerinin gözünde «suçlu» ve «cezayı haketmiş» olanlar, selim akıl sahibi en basit bir insanın bile kavrayacağı müşterek açıklıklar hariç, «suç» ve «ceza»nın dayanağını kaybediyorlar, temellendiremiyorlar… İnsanın varoluş temeline inen ve sadece «Mutlak Fikir Gerekli» diyebilene ipuçlarını veren bu mevzu, fikirden sanata kadar ve hukukun temel meselesi olarak dünyada lif lif atılmışken, bizde, derinliğine doğru hâlâ ele alınabilmiş değil; tabiî ki, değirmeni döndürecek olana kaynağını temin eden kendimizi saymıyoruz.
Bu oyun hakkındaki son sözü Albert Camus’a bırakalım:
— «1905 yılının şubat ayında, Moskova’da Toplumcu Devrimci Partiden bir gurup tedhişçi, Çar’ın amcası Büyükkük Serj’e bombayla bir suikast hazırlıyorlar. Bu suikastten önceki ve sonraki pek benzeri olmayan durumlar, Doğrular’ın mevzuu oldu. Bu oyunun bazı mevzuları olağanüstü sanılabilir, oysa tarihîdirler. Bu görüleceği gibi, Doğrular’ın tarihî bir oyun olması demek değildir. Yalnız, bütün kişilerimin gerçekten yaşamış olduklarını, ve bu oyunda gösterdiğim gibi davrandıklarını söylemek istiyorum. Ben, bir zamanlar gerçek olanı, bugün gerçeğe yakın bir şekilde vermeye çalıştım, o kadar. Doğrular’ın baş kişisi Kaliayev’in adını değiştirmek gereğini bile duymadım. Muhayyilemin tembelliğinden değil; yalnızca bu, insanın yüklendiği görevlerin en acımasızında yüreklerini iyileştiremeyen kadın ve erkeklere duyduğum saygıdan, hayranlıktan yaptım bunu. O günden bu yana oldukça ilerleme oldu, doğru; bu sıradan olmayan kişilerin dayanılmaz bir acı çekiş olarak ağırlığı altında ezildikleri kin, bugün rahat bir usûle dönüştü. Bu büyük gölgeleri, onların bu haklı başkaldırmalarını, güçlü kardeşlik duygularını, öldürmeyi kabul edebilmek için harcadıkları ölçüsüz çabayı canlandırmanın bir sebebi de, böylece bugün bizim bağlılığımızın nerde olduğunu göstermek…»
— V —
Albert Camus hakkında da birkaç kelime söylemek uygun olur… Varoluşçuluğun, ruhun dolaysız kavrayışında beliren yorumunu, hiçbirşey eklemeden fotoğraflama, sadece tesbit etmek şeklindeki bir dal hüviyeti… Fotoğrafı ifadelendiren söz de «absurde»…
«Absurd» kelimesi, «akla ve mantığa uymayan, abes, saçma, boş, mânasız» kelimeleriyle karşılanabilir… İnsan açısından kâinatın boşluğu, akla ve mantığa aykırılığını, tutarsızlığını anlamış, herşeyi bu niteliğiyle olduğu gibi ve saptırmadan gören düşünce.
«Uyumsuz Yaşama» isimli eserinin önsözünden bu düşüncenin ana çizgisini, kendi kaleminden gösterebiliriz:
— «Ruhum, ölümsüz hayatın peşinden koşma, imkânlar alanını tüketmeye bak.» (Pindare)
Bu kitap yüzyılımızda dağınık olarak bulabileceğimiz uyumsuz bir duyarlığı ele alıyor; çağımızın gerçek anlamda tanımadığı bir uyumsuz felsefeyi değil… Bu bakımdan, bu sayfaların kimi çağdaş düşüncelere neler borçlu olduğunu belirtmekle başlamak, temel bir dürüstlük gereğidir. Bunu gizleme kaygısından öylesine uzağım ki, bu düşüncelerin bütün eser boyunca anılıp yorumlandıkları açıkça görülecektir.
Ama, şimdiye kadar bir sonuç olarak ele alınan uyumsuzun, bu denemede bir çıkış noktası olarak ele alındığını belirtmek de yararlı olur. Bu bakımdan, yorumumun geçici bir yanı bulunduğu söylenebilir; yol açtığı durum peşin hükme gelmez.
Burada katıksız durumda düşüncenin bir derdi tasvir edilmiştir yalnızca. Şimdilik hiç bir metafizik, hiç bir inanç katılmamıştır içine. Bu kitabın sınırları ve biricik kesin tutumu da bunlardır.»
Salih Mirzabeyoğlu
*
“HAKİKATEN ŞEHİD!”
Nuray Zor, kendisini “ölüm döşeği”ne götüren ağır hastalığına karşın, 16 yıl zindanda tutulan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun esaretinin son bulması için başlattığımız BOLU Seferleri’ne katılmaktan geri durmuyor…
Hastalığının ilerlemesine rağmen en son 25 Ocak 2012 günü gerçekleşen Bolu Seferinde de yer alarak haykırmaya devam ediyor:
“Kumandan Nerede Biz Oradayız!”, “Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu!”, “Ne Zindan Korkusu, Ne Ölüm Duygusu!”, “Yaşasın Başyücelik Devleti Mücadelemiz!”…
Dönüş yolunda çekilen resmi, hastalığının etkisini gösterir nitelikte.
Fakat o, Allah için tutulan mevziî terketmedi, ölüm hâlini nefsine mazeret bilmedi.
İmân heykeli!
25 Ocak 2012 tarihinde akşam gönüldaşlarıyla eve dönüşünün ardından ağırlaşan durumu dolayısıyla, birkaç gün sonra hastahaneye kaldırılıyor.
Başta, çocukluğundan beri aynı davaya gönül vermiş, her eylemde en önde birlikte oldukları en yakın arkadaşı Emel Zor ve Esma Turan olmak üzere, bütün hanım gönüldaşları başucunda.
12 Şubat 2012 tarihinde vefat ediyor.
Aynı ânda eşi-gönüldaşı Ünsal ZOR, hastahane koridorlarında yere yığılıyor… Kendisinin de, yaklaşık 40 gün sonrasına denk gelen bir tarihin 2015 yılında ADIMLAR Dergisi’nin bombalanmasında şehîd olacağından habersiz, eşinden ayrı düştüğüne üzülüyor.
Nuray Zor’un vefatını haber alan, 4 Mayıs 2018 tarihinde uğradığı suikast saldırısı sonucunda 16 Mayıs 2018 tarihinde vefât eden Kumandan Salih MİRZABEYOĞLU, o dönem tutuklu bulunduğu Bolu F Tipi Cezaevi’nde avukatlarına şunları söylüyordu:
“Çok mümtaz vasıfları vardır. HAKİKATEN ŞEHİTTİR! Nuray, Emel ve Esma… Bunlar üçlüdür. Hastırlar.
Bir ordu sefere çıkar. Komutanlar, kurmaylar, askerler… Hepsinin yeri ayrıdır… Ama oradan geçenlere bir köylü kadını bir tas su verir… Belki bütün ecri de o alır… Çünkü yüreğinden vermiştir, hiçbir pazarlığı yoktur… Bunların (Nuray Zor- Emel Zor- Esma Turan üçlüsü) hiçbir gösterişi, riyası yoktu. Her şeyi tabiî idi. En sıkıntılı dönemlerde (sağ tarafını göstererek) hemen buradadır.
Ben Nuray’ın ismini duyuyordum. Ama tanımıyordum. Herkesin köşe-bucak kaçtığı bir zamanda Nuray ve Emel birçok erkeği cebinden çıkartırcasına Emniyet’e gelmişlerdi… Sigara, kıyafet falan getirmişler. Bu cesareti göstermeleri yeter…
Kartal’da, o malûm günlerde… Emel’le gelirler, beni rahatlatırlardı. Ben anlatırdım. O dönemlerde kim anlıyor ki? Kimse birşey bilmiyor. Ama o dönemde bir de milleti iknâ etmenin derdine düşüyoruz. Ama bunlar… Bunlar inanmak için değil, anlamak için dinliyorlardı.
Emekleri çoktur. (Önünde duran Baran ve Aylık’ı gösterek) Şimdi dergileriniz de öksüz kaldı… Emeği vardır şüphesiz. İmkânlar âlemi sonsuz. Yeri doldurulamaz demiyorum. Ama yerinin doldurulması çok zor. Ve bir ân önce doldurulması gerekir… Gülçin yazmış, okudum… 25 Ocak’ta da buraya gelmiş. Keşke gelmeseydi, belki üşüttü, daha da tetikledi. Neyse, nasip… Ünsal’a söyle, okusun, ihmal etmesin.”
Kumandan’ın bu sözlerinin Ünsal Zor’a nasıl da teselli olduğuna, onu nasıl rahatlattığına şahidiz.
İBDA Tarihi’nde öyle eşler var ki, “hayat arkadaşı” oldukları gibi “şehâdet arkadaşı”dır da. Bir yuva, iki şehid: Nuray-Ünsal ZOR!
30 Ocak 2018 tarihinde vefât eden Harun YÜKSEL ağabeyimizin taziyesi vesilesiyle Kumandan Mirzabeyoğlu’nun, Adımlar Kadrosu’nun hazır bulunduğu uzun sohbetinde Harun ağabeyle birlikte bu İki Şehîdimizi nasıl hatırlattığı, yayınladığımız ses kayıtlarında mevcut: “Etrafım… yakınlarım”…
Kumandan’ın -onlar hakkında- Ölüm Odası’nda yazdıklarından bir notla şehidimize bir kez daha selâm edelim:
“Tâ başından beri ellerinden geldiğince bana yardımcı olan üç isim: Ali Osman’ın hanımı Emel, Ünsal’ın hanımı Nuray, Halis Turan’ın hanımı Esma. Benim öz kızlarım mevkiinde, 10 seneden fazla geçmiş, neredeyse çocukluktan sonraki bütün dönemleriyle İBDA’da büyümüş – yetişmiş gençler. 1998’in sonunda yakalanmamdan önceki 8 sene hiç görmemiş olmama rağmen, o kadar sene sonra aynı samimiyet ve heyecan içinde gördüğüm. Metrisi geçelim, Kartal’dayız. Onlar, bizim hanıma başlıca destek olmaları yanında, bir takım şeyleri ikna etme zorlanmasına ve sıkıntısına girmeksizin kolayca anlatabildiklerim: Anlamaya çalışıyorlar, ikna edilmeye değil. Ben ne anlatıyorsam, o odur.”










