SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN KALEMİNDEN “GAZZE POLİTİKASI”
Aşağıda, İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 4 ciltlik Büyük Muzratibler eserinin Aralık 2003 tarihli 2. cildinde yer alan bazı “kısa bölümler”i;
Eserin yazıldığı 2003 Irak İşgâli şartlarındaki teşhis ve hükümlerin, bugün Gazze’yi Amerika masasında İsrail’e peşkeş çeken içimizdeki Yahudi münadileri için 22 yıl önce kaleme alındığını HATIRLATMA niyetiyle tekrar paylaşıyoruz.
Tam da aralarında 56 kardeşimizin / vatandaşımızın da bulunduğu “Global Sumud Filosu”nun Siyonist Teröristlerce saldırıya uğradığı dakikalarda (Mavi Marmara davasına sahip çıkmayan anlayıştan fazlasını beklemek de boş bir hayaldir) yaptığımız bu “hatırlatma”daki kısımların fikrî bağlamlarını, eserin kendisinden okumanızı şiddetle tavsiye ederiz.
Not: Alıntılarda geçen büyük harflerle vurgulamalar bize aittir.
ADIMLAR
(…) Sermayesi öküzlük olanların tabiî bir şekilde yaptıkları gibi, “İknâ olmamanın da şartlarına mâlik değilken” iddia sahibi görünme zevki ve şahsiyet(!) edâsında bir türlü iknâ olmuyor, ele gelmiyor, bunun için kendini taş duvar hissizliğine kapatıyor; kendisine ne âyetler, ne hadîsler, ne bedahetler, ne kıyaslar hâlinde onca delil tesir etmiyordu. Adam hem kel, hem fodul, hem kaşar, hem de bizzat Allah ve Resûlü’nün sözlerini bile tebdil ve tağyir edercesine bir TERSİNE GELİŞMİŞLİK-DİNDEN ÇIKMIŞLIK içinde olduğunu anlamıyordu. Biliyorsunuz, bugün o kafanın felâket üstü felâket hâlinde ve bir gövdenin sair kanadı olarak, GERÇEKÇİLİK ADINA ALENÎ YAHUDİ MUHİBLİĞİ YAPAN SOYU var.
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 112
(…) Sokrates: “Kolayını bulmuşlar, kendilerine bir kader putu yapmışlar. Nasıl olsa düşüncecilik kader inancı-hakikati ile çatışmaz!” … Sokrat’ın bu sözünü, bir şeyin aslına musallat ve gerçekte ona aykırı bütün sahtelikler mevzuuna tatbik edebilirsiniz. “Onu babam da bilir!” hesabı bir doğrunun başına çökerek, neticesi oraya dönmek üzere gerçekleşen bütün çabaları kendi keleşliğiyle eşit sanan veya sandırmaya çalışan bütün ahmak anlayışlar bu soydandır. Bir başka misâl: “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de” âyetine gûya şeksiz bir itikad içinde bulunan veya gûya bu inançla “hoşgörü” edebiyatı yapan nice ÇİLESİZ PEZEVENGİN PİŞKİNLİĞİ, bu itikadı fikrî, ilmî ve canını ortaya koyarak yaşayan ve çırpınan birine nisbetle aslında tam ters bir mânâyı temsil etmiyor mu? MAKAM, ŞÖHRET VE PARAYI GÖRÜNCE, O PEZEVENK TİPİNİN NASIL “GELİŞTİM!” DİYE MÜRTED OLDUĞUNU ZATEN BİLİYORSUNUZ!
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 137
(…) Bunlar, kendisine “höt” denir denmez, papaza kızıp oruç bozar gibi tam ters bir çizgiye giren ve HOMOSEKSÜEL YAHUDİ GARİH’İN KANATLARI ALTINA GİRİP EĞİTİLEN, SONRA DA BÜTÜN BUNLARI UTANMADAN BİR YİĞİTLENME TAVRI İÇİN “BEN GELİŞTİM!” DİYE İLÂN EDEN PEZEVENK SÜRÜSÜnün anlayacağı şeyler değildir!
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 208-209
(…) Bugün herbiri birbirinden hödük boş takım elbiseler hâlinde salınan ve yaşlarının gençlikten döndüğü veya dönmeye başladığı bir çağda, daha önce bastırdıkları duygularının şartları bulur bulmaz birdenbire şahlanışı hâlinde “medenî dünyayla birleşmeliyiz!” tekerlemesine sarılan hazcıların durumundan bir misâlle: Başlarında daha önce söylediğim, HOMOSEKSÜEL BİR YAHUDİNİN GELİŞTİRMEYİ BECERDİĞİ BİR PEZEVENK. Said-i Nursî Hazretlerinin “büyük zuhur”dan önce çıkacağını söylediği “DİN PEZEVENGİ” veya o zümreden birkaç örnekten biri. (Tabir, Said-i Nursî Hazretlerinindir.) Bunun sevk ü idaresinde zümresi, görünüşte onların emrine tâbi ve İŞİ GÜCÜ MÜSLÜMANA TEHDİT VE DIŞ DÜNYADA İSE TAVUK GÜÇLER. “Bu kadar da olur mu?” diye insanı çıldırtan ve rüyâda bile bu hisse düşürecek olan şey oldu: Kıçına tekme, enseye tokat, başa çuval. Tepki (!) de müthiş: “Acaba yanlışlık mı oldu?”… “Biz, gerçekçiliğin bütün şartlarına uyarak tahriklere kapılmadık, onurumuz zedelenmedi!”… Yok ki zedelensin! “Top mu, tereyağı mı?” misâlini, “haysiyet, şahsiyet, gurur zevki mi, tereyağı mı?” diye anlarsanız, yerinizi daha doğru tayin edersiniz.
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 211

(…)
Tedaî: Üstadım’ın, o ânda vesilesi olmayan birbirinden kopuk notlar hâlinde ama bir musikinin akıp giden notaları hâlinde bana intikâl ettirdiği mânâları, yeri geldikçe ‘Yevmiye” bahsi olarak aktardığım ve işlediğim malûm. Onlardan biri: “Ne olduğunu bilmezler, gerçekçilik diye bir şey tuttururlar. Süleyman (Profesör Yalçın), 7 yaşından beri namazını bırakmamış biri; Amerika’ya gitti, orada iki sene kaldı, gelince baktım sağda solda “ben gerçekçi oldum!” diye birşeyler geveliyor. Çağırdım, “ne diyorsun sen?” dedim. Gerçekçi! Ne gerçeği?”… Bir gerçekçi: İstanbul’a geldim, iş bulamadım, 15 güne yakın sokaklarda hiçbir şey yiyip içmeden dolaştım, yattım. Bir hayat kadını (fahişeye şimdi böyle deniyor ya!) beni görünce evine götürdü, yedirdi, içirdi. Birkaç gün sonra “ben de çalışabilir miyim?” dedim… Gerekeni yapıyor ve kafada peruk, işe çıkıyor. “Şimdi kazancım iyi, Allah’a şükür!”… İŞTE, O MÜRTED OLANLARIN GERÇEKÇİLİKLERİ, GLOBALLEŞMELERİ, DİNLER ARASI DİYALOGLARI, YAHUDÎ LOBİLERİYLE “AL TAKKE VER KÜLÂH!” İLİŞKİLERİ, DİNE SÖVMENİN KILIFLI GÖRÜNTÜSÜ HÂLİNDE “DİN MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞIYIZ!” LÂFLARI, “eskiden orospu çocuğunun biriydim!” der gibi bir istikrah tavrıyla laikliği yüceltmeleri vesairenin ardından, “Allah yardımcımız olsun!” diye bir de ekstra kaşarlıkları yok mu, aynen o ibne zavallı; üstelik o zavallıya hayâli çatlatacak bir yerde de olsa belki bir mazeret bulabilirsiniz ama, bu zavallılara onları doğuran analarından sulbünden gelen çocuklarına kadar dehşet şübhesiyle bakmaktan kendimi alamıyorum.
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 211-212
(…)
Tedaî: Kıçına tekme, enseye şaplak, başına çuval; bunlar, bahsettiğimiz zümre veya bütün gelmiş geçmiş, geçmişi tenekeliler soyu boyunca bundan başka birşey olamadılar, olamazlar. Bizsiz olamayacaklardır da. Pislik hazcı tipinin dışındaki, “büyük hayâlleri” gerçeği yönlendiren ve eline geçen fırsatı yiğitçe değerlendiren din gerçekçileridir ki, -onlar yalnız Allah’ın emirlerini dinlerler-, SENİN GERÇEKÇİLİK ADINA AMERİKA’NIN HELÂ TAŞLARINI YALADIĞIN YERLERDE, ikiz kuleleri zeminle bir edip “süper devlet” palavrasını yerle yeksan ederler.
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 212
(…) bunlar, maymuna da talimi mümkün git-gel davranışları içinde bizim tarafımızdan nasıl görüldüğünü ve üstü malûm şuur altlarının düpedüz diplerinde oluşunu da nasıl olup bildiğimizi bilmeyenler. İçtimâi bir süreç hâlinde bu soy, babadan oğula küsbeleşerek böyle geldi ve yavruları da böyle gidecekse, cem-i cümlesini nideyim?
“Gerçek” ve “gerçekçilik” lâflarının, gerçek fikir ve idealist insan önünde sadece “zübük” olan ayak takımına düştüğü şartlarda, yine onların “muhtevasız kelime ambalajcılığı” içinde süslü ve ukdeli lâf etme hevesleri cinsinden – ama “gerçekçi” saymadıkları(!) bir teşhisle, bu düşüş, Tanzimat devrinden başlar. Teşhisi kendi küsbelikleri içinde tekerlerken, BİRDENBİRE “GERÇEKÇİ” OLANLARIN, “beraber ıslandık bu yollarda” estetik idrakinin çıplak gerçeğinde de aynı küsbelik duruyor. AMA SONA GELİNMİŞTİR. UNUTMAYIN. EN SONA.
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 299-300
(…)
Bir not: “İktidar ve Fazilet” başlığı altında göreceğiniz Konfüçyüs’ün, bal ve petek gibi birbirini tamamlayan “olgun insanlar ve onların devleti” anlayışının tabiî neticesi, “gerçek büyük devlet”in ve reisinin hakikatini tesbit eden sözü: “Büyük bir devlet reisi ödevinden uzaklaştırılabilir; fakat, fikirlerinden asla uzaklaştırılamaz!”… ZAMANIN “BÖYLE KAFAYA BÖYLE TRAŞ” HESABI TİPLERİnin üzerinde durmaya gerek yok… “Büyüklük” hakkında bir fikir sahibi olmak yeter. Abuk sabuk konuşanlara evvela “Büyük Devlet”ten ne anladığını sorsanız, devletin ne olduğunu bile bilmediğini görürsünüz. Başyüce?
Salih Mirzabeyoğlu – Büyük Muztaribler 2. Cilt – Shf: 516










