KİTAP VE KILIÇ

Burhan Halit KOŞAN

Ruhuma ve gölgeme dikiş atabilecek bir cerrah var mı? Yaralanan duygularıma pansuman yapabilecek bir hemşire var mı? Yüreğime çöreklenen karamsarlığı giderecek bir nörolog ve kırılan kalbimi onaracak bir kardiyolog var mı? Gölgem mi beni takip ediyor, yoksa ben mi gölgemi takip ediyorum bilemesem de gölgemin bana ait bir uzuv mu, bir hayal mi, yoksa bambaşka bir varlık mı olduğunu söyleyecek biri var mı? Duanın senfonisini mi dinlemek istiyorsun, yoksa inkârın cızırtısını mı?

Gölgemin üstüne basma; mezarının üstünde hem oynar hem türkü söylerim. Sen bilmesen de gölgemin de aşkı ve kini var, öfkesi ve sevdası var, neşesi ve kederi var, sevdikleri ve tiksindikleri var. Piç kurusu! Gölgemi çiğneme, tarihi figürlerimizin gölgesini asla çiğneme!

Müesses nizâm tenimi incitebilir, duygularımı kırabilir, ama gölgeme dokunamaz, infazını gerçekleştiremez ve kanını içemez. Despot rejim her ne kadar karakterli, şahsiyetli, kişilikli fertlerin çabasını akamete, çalışmalarını imhaya yönelik illegâl faaliyetleriyle izafî bir başarı sağlasa da tarihî yürüyüşte bölük pörçük olacak, dağılacak, hezimeti yaşayacak, hüsrana uğrayacak, tarumar olacak ve yıkılacak… Benim Atam Oğuz Kağan!

Yerel ve küresel müesses nizâm, kalp kırıklıklarını Allah’ın ayetleriyle dindirenlerin duası, yetimler ile öksüzlerin bedduası, mazlumların hüznü ve Allah’tan korkan gençlerin iniltisiyle tarumar oluyor. İnandım, imân ettim ve kaç defa şahit oldum, bir mazlumun gözleri ile Allah arasında hiçbir perde olmadığına. İnandım, imân ettim ve kaç defa şahit oldum, bir öksüzün, bir yetimin gözyaşlarıyla kibir kulelerinin yıkıldığına. Evet, Allah’ın Mekr-i İlâhî (İlahi cilve) tecellileri karşısında hayrete düşmemek, şaşırmamak ve donup kalmamak mümkün değil.

Lütfen gölgemi çiğneme, ulvi gölgeleri kesinlikle ve kesinlikle hiç çiğneme. Müesses nizâm, azametli tarihimizi berbat hâle getirse de azametli tarihimizin şahsiyetli figürlerinin sillesini, feleğin yumruğunu yiyeceği günler çok yakın. Karamsarlığın karartısında kaybolmaya ve ümitsizliğin bataklığında debelenmeye gerek yok. Ümit ağacı, umut yaylaları ve tevekkül gölgesinde dinlenmek gibi ulvi hasletlerin her birinin, her bir insanın hayal kırıklıklarından doğan yeni kanatları olduğunu unutmayalım. Her bir hayal kırıklığımızın kalbimizi incittiği ve belleğimize bıraktığı hasara nispetle bahşettiği hediyelerinin ise daha fazla olduğunu da gözümüzden kaçırmayalım… Narçiçeğim, Akdeniz fokurdamaya başladı!

Türkü söyleyen dut ağacını, ayakları üşüyen çınar ağacını, mahpus damına atılan ve tecrit edilen zeytin ağacını, bir tene gardiyanlık yapan sütbeyaz ceketin hikâyesini anlatmıyorum.

Parfüm ve ölüm arasında kalan gülüm, yani darağacı ve giyotin tercihine mecbur bırakılan gülüm, kalbine seyahat etmeni, hafızanı keşfetmeni rica ediyorum. Hafızanı keşfettiğinde “her şey zıddıyla kaimdir” prensibini eşyada göreceğine eminim. Kalbine seyahat ettiğinde ise “her şey zıddıyla kaimdir” prensibinin her bir fert tarafından bilinmesine rağmen, istisna insanlar haricindekilerin her şeyin zıddı tarafından domine edildiğini gözden kaçırdıklarına şahit olabilirsin… Bahçedeki zambaklar çürümesin diye Akdeniz’e kan düşecek!

Evet, her bir erdemin, her bir değerin zıddına olan öz nefret yoluyla doğduğunu ve zıddına olan öfkeyle şekillendiğini söyleyebilirim. Nefret etmemiz, narsisizmin tersine çevrilmiş hâli olan feragât ve fedakârlık cevherlerinin bahşedilmesini sağlar. Bu minvalde gurur, öfke ve sessizlik cevherlerinin de ya güzelliği yaşamamıza veya güzelliğin fevkindeki çok çok daha güzel cevherlere tutunmamıza sebep olacağını unutmayalım.

Ruhu naif, lisanı kibar kardeşim, lütfen, ama lütfen, bana, nefretin, öfkenin, kinin, intikamın, yermenin, tenkidin kötü olduğuna dair tavsiyede bulunma. Müesses nizâmın iltifat ettiği ve iltimas tanıdığı Yahudilere teslim ettiği ticaret gibi, siyasetin, üniversitelerin ve hariciyenin her bir köşe taşının Yahudilere teslim edildiği ve iki dudakları arasından çıkan safsatalara göre tanzim edildiği bir coğrafyada, öfkesi, nefreti, tenkidi, yergisi olmayan bir insan organik değil, doğal değil, normal değil, anormaldir, şizofrendir, anomalidir…

Çocuk! Bana, sana, hepimize her şeyi yanlış anlattılar. Bu sebepledir ki, mukaddesatımıza yabancılaştık. “Mutlak” bilgi referanslarımıza uzak kaldık, yasamız olan töreye, örfümüze, geleneklerimize, ananelerimize, azametli tarihimize, değerlerimize, erdemlerimize, folklor ile kültürümüze el olduk, yaban olduk, yabancılaştık. Zihin paradigmalarımız tersyüz oldu, safsata teorileri fikir, batıl normları kural, sömürgeleştirme projelerini “cennet” tasavvuru ve Deccal ile lakırdılarına kıymet atfettik. Onbeş bin yıllık azametli tarihimizi ya reddettik veya kefenledik, musallaya uzattık, mezar kazdık, kürek, kürek toprak attık ve Fatiha okumadan defnettik. Mukaddes ihtiyarın, “Ata mirasını kazanın” hikmetini unuttuk! Kağan, Başbuğ, Han, Tigin, Sultan, Şehzade, Atabey, Emir ve Kumandanımız gibi ulu atalarımızın mirasını unuttuk. Sahte kahramanları, ibişleri, kuklaları, cephe kaçkınlarını, panayır şaklabanlarını, sirk soytarılarını kahraman zannettik. Zannettiklerimiz kimdi? Tarihin dublör oyuncusu bile olamayacak bu şarlatanlar hastaydı. Bu ruh hastaları, rakı ve şarap içmekten delirmişlerdi.

Ve çatal dilleri anlamsız gevezelikten, iğrençlikten, necasetten, çirkeflikten ibaretti.

KALEM KAVGASI

Kan ve çamurun ortasında şu oldu, bu oldu, o oldu derken gökyüzü gürledi ve Rahmanın rüzgârları esti, yağmur damlaları düştü. Kılıcın sessizliği inzivaya çekildi, Üstad’ın dilinden kelimelerle ıslandık ve uyandık. “İdeolocya Örgüsü” ve “Çile” eserlerin müellifi olan rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK dedemizin seslenmesiyle uyansak da mukaddes ihtiyar ile yani Salih MİRZABEOĞLU vesilesiyle şuur kazandık, idrak edebildik ve hakikati kuşanabildik.

Bu aziz insanlar, pencereleri cehenneme bakan zebani rejimin, zebani diline karşı, kapıları ve pencereleri cennet açılan lisanımızın istikâmetini inşâ ettiler. Bu dilin bir de tehlikeli bir yönü olduğunu ifşa etmeliyim. Bu lisanı kuşanan veya kuşanacak her bir insan bilmeli ki, kullanacağı bu dilden dolayı münkirin, münafığın, haininin, beşinci kol faaliyeti yapanların ve en belâlısı da müesses nizâmın hedefi hâline gelmesi mukadderdir. Sizi dilin bu tehlikeli dünyasına davet ettiğim için beni affedin. Aynı zamanda kolektif bir dille ötelere tutunmayı, yeryüzünde gezinmeyi, güneşe göç etmeyi, kuyu suyundan içmeyi, maziyi kuşatmanın ve istikbâli sarmalamayı öğrendiğimiz bu lisanın kendi doğasında müzikalite bulunduğunu da belirtmeye mecburum… Meşgâlesi olmayanın arkadaşı şeytandır!

Küresel ölçekte kalburüstü eserleriyle tezahür eden Kısakürek, Salih Mirzabeyoğlu, Rene Guenon, Evola, Ciaron, Cloude Simon’a ait metinlere göz attığımız takdirde kullandıkları kelimelere ve inşa ettikleri cümlelerin her birine göz kırptığımızda doğal bir ritim, metafizik bir melodi ve coşkun bir denizin senfonisini gözlemleyebiliriz.

Müzik, doğası gereği tüm sapmaları duymamızı, tüm çalı otlarını görmemizi ve zehirleyen kelimeler ile cümleleri fark etmemizi sağlar. Kalburüstü eserler ve diğerleri arasındaki en belirgin ve ayırt edici vasıflardan birinin de müzikalite olduğunu söyleyebilirim. Kalp ritminin insanın sağlığının göstergesi olması gibi, bir eserin kalburüstü olup olmadığını belirleyen ölçütlerinden biri olan müzikalite, yani melodisinin olup olmaması, yani senfoni notalarının olup olmamasının belirlediğini söyleyebilirim… Biz, gâh narçiçeği, gâh zambak çiçeğiyiz!

Düşüncelerimi Ankara’ya değil, Altay dağlarına, Taklamakan çölüne, Taşkent’e, Buhara ve İstanbul ile çok uzak bir kıyıdaki kardeşlerime gönderiyorum. Belki de var olmayan birine. Bu durumun bir sakıncası yok. Çimenlerin üstünde yüzen bir gemiye dönüşen şiiri herkes işitemez. Dağlarda açan kafiyeyi, göllerde denizlerde kulaç atan heceleri herkes göremez.

Gölgesi güzel kardeşim ve kız kardeşim, aziz bir fikrin müntesipleri olarak hem yakışıklıyız, hem şiirimiz var, hem müziğimiz var. Kalem kavgasının son safhasına girdiğimiz şimdiki zamandan, inzivaya çekilen kılıç sessizliğini göreceğimiz gelecek zamanın arifesindeyiz.

Tarihî figürlerimizin gölgesiyle ışığın içinden geliyoruz, kitap ve kılıçla karanlığı yırtacağız.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin