TERS KONJONKTÜR
Nihan Öztürk
Adımlar Almanya – 20.08.2026
Toplumun genelinde kaba, gösterişli, rahat ve karışık tipler ilgi odağı olmaya başlayalı iflâh olmayan bir konjonktür ile bugün karşı karşıyayız.
Maşallah, mahallede bitirim ayağına çakoz tiplerden, acayip acayip trip şizofrenlerin salaklıkları yüzünden gerilmedik ve içi boşaltılmadık meselemiz de kalmadı.
Politika, futbol, yemek programı, müzik, dizi, sokak hiç farketmiyor! Artık her şey ve her yer bizzat konjonktür!
Gerçekleri, sırf kendi canı öyle istiyorcasına ve sanki bir tarafına çip takılmışcasına, bazen anırıcı bir ton, bazende zurnalar kabadayısı şebekliklerle gizlemeye çalışanların kafaları, meselelere bu yüzden hiç bir vakit basmayacak.
Çünkü daha konuyu bilmiyorlar!
Eline silâh verilen ve gencecik yaşta, bir hiç uğruna katil oldurulan ve öldürülen çocukların ahı ile Bağdat’ta yanan çocukların ahı uzak değil.
Bakın arkadaşlar!..
Portekizler’in keşifleri ve ardından ilk büyük çaplı köle ticaretleri mevzuusu da açık bir hesap, o dönemlerin hızlı İspanya’sının azılı Katolikizm altındaki vahşetleri ve sömürüleri de!
Fakat meselâ İspanya için bugün bunun hesabını soramıyoruz. Neden? Çünkü Konjonktür farklı. En azından Filistin meselesiyle İspanya, devleti ve halkının geneli itibariyle doğru tarafta durmuştur ve zaman gelir, bazı şeylerin tekrarlanmaması için muhasebesini yapabilir bir umut taşıyor. Bir özür borçlular da orta çağın karanlık zamanlarından, bu vesile ile gönlümüzü almış oldular zaten.
Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun bir eserinde “Ütopya” adlı kısa bir bölüm var. Orada bir film senaryosu gibi işlenir, meselâ İspanyollar ile oradaki bir kabilenin kısa hikâyesi. İspanyollar, sivil veya askerî olarak öyle altın, pırlanta ve değerli eşyalar ile görünüyorlar ki, içlerinden geçtikleri yerli halkın köyünden gülüşmeler ve alaycı sesler duyulmaya başlıyor. Çünkü aynı zamanda denizden gelen kıtadaki yeni insanlar, altının gayet lâlettayin işlerde kullanıldığını farkediyorlar. Köy altın doluydu ama yerli halk nazarında değeri bile yoktu.
Altın’ın, çok az ve zor bulunan bir şey olması dolayısıyla malûm değeri yüksek. Nasıl oluyordu da bu yeni kıtanın yerli halkı, altın maddesini keşfediyor, işliyor ama şuncacık ciddiye almıyor?
Biliyorsunuz; Fransa, son senelere kadar yüzyıllarca altın için küçücük çocukları Afrika mağaralarında ölüme yolladılar. Ne acayip bir yamyamlık. Dikleneni de acımadan katlettiler. Kabile kabile, yeri geldi yerleşim yerlerini komple bombaladılar. Hiç acımadılar! Ki mevzu yamyamca sömürü, istilâ, işgâl, emperyalizm ise işin içinde en başta Amerika, İngiltere, sonra Belçika, İtalya, Hollanda derken en son Almanya da var.
Rusya’nın da var çok acımasız tarihî mevzuları. Ama altın için olduğuna hiç rastlamış değilim. Şahsî güçlerin, sarayın merakı vardır o ayrı. Rusya daha değişik kafaydı ve hâlâ öyle. Ama Rusya’da, dandik ve sapık Batı’ya karşı aslana dönüşmesiyle gönlümüzü almış oldu.
Olaya bakın ki, ellerinde avuçlarında fikir ve materyal kalmayanlar, belki hainler sayesinde bu savaşı kazanırız şeyiyle İran’a saldırdı. Hatırlatalım ilk hedef yine çocuklar oldu! İntikam büyük nimet hesabı, kendi düzenlerinde çökenler, büyük Türk topraklarınında dahil olduğu zenginliklere çökmek üzere başlattıkları dangalak savaştan babayı alıp bundan böyle kendilerine her an çökeceklerin insafına mahkûm kalakaldı.
Sebep?
Kibirden dolayı konjonktür cahiliyetinden!
Size bir misal daha vermeme müsaade ediniz lütfen..
Celal Şengör, tecrübeli ve eğitimli bir insan. Neticede politik mevzularda bir çok hacı hoca tiplemeleriyle karşılaştıracak olursak aynı şekilde pek ciddiye alınacak biri değil, o ayrı!
Misalimiz, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun konferanstaki “Kürtçe” mevzuunda gizli. Kumandan, fikir adamı olarak mevzuu izah ederken, “Senin konuştuğun çarşı pazar dili!” der. Bu “Türkçe” için de geçerli. Ne konuşuyoruz ki? Bugün bir kaç azınlık dışında, şu her şeyini görebildiğimiz ortamın konuştuğu bir “Türkçe” mi kaldı? Bugün, kelime dağarcığını kaybetmiş kocaman bir kitlemiz var. İlkokuldaki, hatta eğitim seviyesi düşük kahvehane muhabbetinin aynısı, geniş bir üniversite mezunları kitlesinde de var. Üniversiteler üniversite değil ki! İşte burada Celal Şengör’ün yapması gerektiği gibi tamamen ilmî yaklaşımından bahsedebiliriz. Diyor ki; dünya’nın ciddi üniversitelerinden mezun olanların kelime kullanım sayısı 40.000 civarındayken, Türkiye’de bu oran 10.000’lerde.
Yani, el emeği göz nuru nakşedilmiş ve en yüksek anlamda geliştirilmiş saf ve temiz Türkçe’mizi geçelim, Cumhuriyet sonrası Türkçe’mizin haline, özellikle geldiği nokta itibariyle düşüklüğüne bakmak yeterli.
Dilimiz yok oluyor!
Dilimizle beraber şuurumuz, aklımız, kalbimiz, efendiliğiniz, insanlığımız, anlayışınız, değerlerimiz, mukaddesatımız, mantığımız, algımız, namusumuz, ırzımız, çocuğumuz, kadınımız, gazimiz, madencimiz, emekçimiz, iyiliğimiz, vatanımız, varlığımız, zenginliklerimiz, hayatımız yok oluyor.
Konjonktür, göz göre göre bu iken, yalana uzak ve gerçeğin ta kendisi iken, tersiyle tersinden topluma bir şeyler uyduran, aldatan, vehmettirmeyi kârlı bal kaymak kapısı bilen düşmanın ve işbirlikçi hainlerin nasıl deccal ordusuna gönüllü asker kıvamına geldiklerini ve neden anırdıklarını daha net anlıyoruz.
Konforları bozuldu!
Karizmaları çizildi!
Çünkü konfor düzenleriyle insanlığı en kötüye mahkûm etme hayâllerini büyük fikir çoktan yakmış oldu!










