TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NÜN İZİNDE – RAMAZAN İKLİMİNE DAİR

Faik IŞIK

Mübarek Ramazan ayı, müslüman için aynı zamanda bir nefs muhasebesi ayıdır da. İşte tam da bu manâlar içinde bakınırken, karşıma Üstad’dan kaydedilenler çıktı. Son ikisi Tilki Günlüğü’ünden, ilk ikisi ise internette bir yazarın paylaşımından:

“Müslümanlığı partilerinin temsil ettiğinden ve Müslümanları kütüklerine kayıtlı olanlardan ibaret sayanlar, bilmezler ve bir türlü anlamaya yanaşmazlar ki, kendilerinden davacı küfür değil, bizzat Müslümanlık ve gerçek Müslümanlardır. Almanya’da ve Türkiye’de içleri yanan ve kurtuluş bekleyen Müslümanlardan çekmedikleri kan bırakmamışlardır. İcabında, donunu bile ver, diyebilecekleri mukaddes bir dava, samimiyet olmayınca bu davranış sadece nefsanî istismar olur ve hiçbir mezhebe sığmaz? Şahıslarımıza haram olan partimize helaldir tesellisiyle bir zamanlar Sanayi Bakanlığını nasıl bir rüşvet tezgâhı haline getirdikleri dost düşman herkesçe malum? Tablo korkunçtur! Narkoz altında acısı duyulmayan bir can çekişme tablosu! Ama güler yüzlü bir can çekişme!”

*

“Ve aşksız yobaz? işi gücü
Namazla cennet takasında
Tam dört asırlık Müslümanlık
Cansız etiket markasında
Kur’an, kalbi kör ezbercide
Din, üfürükçünün muskasında” (1982)

*

Tilki Günlüğü’nün 27 Şubat bölümünden:

Yevmiye: “Deli Derdiniz!”

• Şubat 1983… Üstadım’a “İstikbâl İslâmındır”ı okuyorum… Orada, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerine talebelerinin söylediği sözün nakli geçiyor:
— “Siz zamanımızda sahabiye eşsiniz!”
İmam-ı Azam Hazretlerinin verdiği cevap:
— “Siz onları görseydiniz “deli!” derdiniz; onlar sizi görseydi, “bunlar müslüman değil!” derdi…”
Üstadım, sırra vakıf bir tebessümle tasdik ederken, ekliyor:
— “Derlerdi…”
Yani “derdi” değil, “derlerdi” mânâsına. (TG-4, sh: 116)

*

Tilki Günlüğü’nün 26 Şubat bölümünden:

Varidat: Muhasebemiz (Nisan 1980)-37. Sene

• Yedincisi başka Rapor… Büyük Doğu idealinin dernek, dergi, fikir ve aksiyon plânında karar kıldığı, hayati bir durak noktası ve istikbâle göre kendisini plânladığı bir oluşun habercisi…

İlk madde şudur:

Büyük Doğu’yu geçen devresi ve bildiğiniz (plastisite) ve kadro içinde artık beklemeyiniz!..

Büyük Doğu her sayıda kâğıt, matbaa, dağıtım dertleri arasında bütün bu çaparızları sivilce kadar küçültücü, kanser çapında bir âfetle karşılaşmış ve 1943’ten beri basamak basamak terakki eden bu âfetin, Şirin’e kavuşmak uğruna iğneyle dağdelen Ferhad’vâri, giderilebilmesi için 37 yıl tırnakları kan dolu çalışmıştır.

Bu Ferhad benim; ve bu gerçeği tespit borcu, Allah’ın Resûlüne “Sana verdiğim nimetleri dile getir!” emrindeki hikmetten bir pay olarak meydan yerine dikilmesi gereken bir hak tecellisidir.

Bu âfet nedir?

Türk muhariri, mütefekkiri, sanatkârı diye bir şey kalmamıştır. Evvelkilerde Tanzimattan Cumhuriyete, sürünen şaşkın ve biçare gidiş ise, her türlü eksiğine ve sahteliğine rağmen bir moloz tepeciğine nisbetle Uludağ kadar heybetlidir.

Cumhuriyet devresi, fikri iğneli fıçı içine alan ve her türlü muhasebe ve murakabeyi yasaklıyan bir baskı altında insan tarlasını yangın yerine çevirmiş ve yetiştirdiği devrimci (Homongolos) modelleriyle 20. Asrın ortasına kadar, düşünen insan tipini çıkartma kağıdına inkılâp ettirmiştir. İnkılâbın ne olduğunu söyleyecek değiliz ama iddia ettikleri devrim sonunun ne olduğunu rahatlıkla kaydedebiliriz. Cumhuriyete kadar 80 küsur yılın fikir ve sanat adamları, ondan sonraki 50 küsur yıl içinde pörsüye pörsüye, ilim, siyaset, ahlâk ve imân sahalarında bugünkü destanlık rekora ulaşmıştır.

Felâket, ismine Türk denilen Lâtin haflerinin kabûlüyle başlar, İslâm santralinin tellerini kesmekle devam eder ve nihayet Türkçe dedikleri ve kargalara bile kahkaha attıracak uyrudukça ile kafaları en aziz mefhumlardan yoksun bırakarak bugüne kadar gelir.

Netice şudur:

Muharrir, müellif, mütefekkir, sanatkâr diye hiçbir fikrî ve ruhî cehd belirticisi kalmamış; ve bu unsurlardan mahrum bir cemiyetin yok olmaya gittiği bir türlü anlaşılamamıştır. Böyle bir fideliği eline geçiren maddecilik ve komünistlik de nihayet son derece açıkgöz bir strateji ve taktik takip ederek devleti yıkmak teşebbüsüne kadar uzanmıştır.

Mesul, ruh dayanağını bâtılların en çürüğünde aramaya mecbur bırakılan gençlik değil, malûm devrimlerin Türk ruhunu aç ve susuz bırakan (doğrultusudur.)

İşte 37 yıl önce bu hâlin davacısı olarak ortaya atılan Büyük Doğu, Türk’ün ruh köküne bağlı ve tüm insanoğlunu kuşatıcı bir ideal bayrağını açtığı ve bugün olgunları 50-60, gençleri ise 20-30 yaşları arasında büyük bir kadroyu teknesinde yoğurduğu hâlde, ilâhî takdir icabı 1 iyiye karşı 1000 kötü peydahlandığı için zümresini ambalajlayamamış ve bunların münferit ve münzevî kalmalarını önleyememiştir. Bu nokta son derece esrarlı bir keyfiyet ifade eder ve “hiç”ten “hep”e talip olmanın çilesini gösterir.

Büyük Doğu siyasî partiden türlü dernek, dergi ve zümreleşmelere kadar doğmalarında âmil olduğu, fakat düşük çocuk olmaktan kurtaramadığı meydana gelişler arasında, hem fikir ve hem hareket bakımından (senfonik) ve (filarmonik) orkestrasını kuramamış, bu orkestra tecrübelerinden faydalanıp dışarıya kaçanların istiklâl ilân edişlerine ve (solo) davranışlarına “dur!” diyememiş ve her biri prenslik iddiasındaki kopuşları bütünleyememiştir. Bu hâle İslâmın ilk ruh bunalımı safhasındaki “Mutezile” davranışı mânâsından bir hikmet gözüyle bakabiliriz. Büyük Doğu’dan sonra herkes onun yerine geçmeye kalkıyor, fakat hiç kimse, yerinin Büyük Doğu dairesinin içi olduğunu takdir edemiyor. Bu manzarayı ister bizim aczimize, isterse milletimize tatbik edilen ölüm aşılarının doğurduğu akamet ve istidatsızlığa bağlayabilirsiniz.

1943’den beri en yaşlısını 57 ve en gencini 20 yaşında olarak belirttiğimiz nesillerin içinden orkestrada birinci keman mevkiini doldurabilecek ve aksiyon hamlesinde davulcu derecesini tutturabilecek ehliyetler yetişememiş, ortalığı sadece hayranlar ve tutkunlar kalabalığı doldurmuştur.

Bu teşhis, boğucu ve öldürücü olmak yerine tatmin ve ihya edici bir itiraftır ve artık son hamlemizin gününe ait şartlan ortaya koyan bir nefs muhasebesi mahiyetindedir. Ve ıstıraplı olduğu kadar ümitli…

Evet, 40 yıllık dâsitânî mücadelemiz neticesinde bugün, dikiş tutturulamaz ve birbirine eklenemez parçalar halindeyiz ve “gel!” diye çağrılacak olsak ilk adımı atacak, el ve ayak parmakları sayısınca bir hâlisler kadrosundan bile yoksunuz.

Hayran ve alkışçılarımızın hiçbirinde büyük davanın dilediği ruh adelesi ihtizazından, aşkından, vecdinden, ilminden, irfanından, ahlâkından, fedakârlığından eser mevcut değildir. Bu da Cumhuriyet ve sahte inkılâplar çığırının nasıl bir sam yeli estirdiğine ve her şeyi kurutup çürüttüğüne ayrıca delildir.

Hattâ günümüzün solculardaki şeytani vecd ve atılganlığını, bu sam yeli tahribatına ve ruhlardan sildiği ideâl ihtiyacına ters tarafından bir cevap sayabilirsiniz. Halbuki cevap kumaşın tersinden değil, yüzünden gelmeliydi.

Neticede yalnız ve tek başına çırpınan bir adamdan başka ortada kimse kalmıyor ve onun, ne kendi neslinden, ne de sonrakilerden büyük bir zuhur çıkabiliyor.

Anadolunun bazı şehirlerinde Haymana ovasını taşıracak çapta kalabalıkların herbirinden otomobille yerimize dönerken şöyle demişimdir:

— “Bize gösterilen alâkayı görüyorsunuz ya; hakikatte biz, davanın anlayanları bakımından işte bu otomobilin kadrosu miktarındayız!”

15 yıl kadar evvel el attığımız ve Altı Ok’tan kinaye 6 sütunlu mekânında zaman ölçüsünü ele geçirdiğimiz Milli Türk Talebe Birliği bir aralık Büyük Doğu teknesinde yuğurula yuğurula en güzel kıvamım bulmuş ve özlediğimiz neslin mayasını tutturma vaziyetine gelmişken işi kabuk tarafından alan son güdücüleri marifetiyle nihayet dondu, filiz veremez oldu ve turizm, imtihana hazırlama, talebe ihtiyaçlarına çare arama tezgâhı hâline geldi; ve böylece, genç adamın tek ruh adalesi olan vecd ve heyecan (potansiyel)ini feda etti, kendisini kırtasiye dükkânına çevirdi. Bir zamanlar beni Kars’tan Edirne’ye kadar konferanslar vermeye, tüm Anadolu gençliğini Büyük Doğu mihveri etrafında halkalamaya, İstanbul’un en büyük meydanlarında şahlanma mitingleri tertiplemeye kadar giderken şimdi kapılarını yüzüme kapadı. Bu işde ne gibi siyasî tesirlerin rol oynadığım deşmek benim için tenezzül olur.

Öbür taraftan karşıma, mücerret mânâda ruh adaleleri yerinde, lâkin ruh muhtevasının kıvamı şüpheli, son derece müstaid, ama başsız ve güdümsüz Ülkücüler topluluğu çıktı. Onları, büyük toplantılar, seminerler, konferanslar hâlinde ruhî muhtevaya kavuşturmak emelim ise, son anarşik hadiseler yüzünden akim kaldı. Böyleyken içinde gizli bir altın madeni bulunan bu dağı elekten geçirmek ümit ve azmim kırılmadı.

Gerisi zifos ve cavalacoz…

Nihayet beklenmedik bir tecelli bana hasretini çektiğim gençliğin, ben farkında olmadan tohum atmış örneklerini kendi ayaklarıyla kapıma getirdi. Bunlar, Milli Selâmet Partisi’nin Ülkücülere karşı olarak geliştirdiği “Akıncı Gençler”den “Akıncı Güç” hâlinde kopup Büyük Doğu idealine bağlı olmaktan başka yol ve gayeleri olmadığını haykıran bir zümredir; ve kendi markalarını taşıyan dergilerini kapamak, Büyük Doğu’ya katılmak, şartlar imkân verince de teşkilâtını kurmak üzere şimdiden tek mihver etrafında kümelenmişlerdir. Hikâyelerini eski “Rapor’larda gördüğünüz bu gençler, ellerimin teması olmaksızın, derinliğine ve genişliğine Allah’ın bahşettiği hacim sayesinde ve bir şimşek aydınlığı denecek kadar kısa bir temas neticesinde 40 yıldır aradığım gençliğin heykel kalıbını bana gösterdiler ve hem dergi, hem dernek noktasından ilerideki oluşumuza değin “Rapor’larda benimle beraber tecelli vazifesini üzerlerine aldılar.

Yetişecekler, olacaklar ve istikbâlin eser verici kaliteli gençliğinin ne olduğunu gösterecekler…

Son ümidimi bu ve benzerleri gençlerin yetişmesine bağlıyor ve bana refakat ve orkestrada birinci keman ehliyetine erişmek bakımından, eskilerden birkaçı müstesna, şimdi yaşları 30-60 arası olanları topyekûn ıskarta kabul ediyorum. Aralarında gerçek birer kıymet ve istidat olarak başlayıp da sonradan istiklâl ilân edenleri ve piliçliklerine bakmadan bir taş üstüne çıkıp baba horoz taklidi yapmaya kalkışanları da kendi hâllerine bırakıyorum.

Bir havan dibinde ilk cevherini gösterdiğimiz ve ondan sonra her taraftan bu cevher üzerine yığınlar boşaltarak cevherleştireceğimiz, “Allah ve Resûlü” diyen tüm Anadolu gençliğine topyekûn oluş biçimini çizeceğimiz hareket başlamak üzeredir.

“Otomobil-zatülhareke-kendisiyle harekette” olmak vasfını 37 yıl sonra bana getiren bu gençler bunca uzun sürücü bir sabır ve tahammül sonunda, Allah nasip ederse, ileride, dergi, dernek, parti, vatan ve millet nasıl heykelleştirilebilir sualinin cevabını hazırlamaktadırlar. (TG-4, sh: 104-109)

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin