AMERİKA’DAN İCAZETLİ MÜRİDİN PARTİSİ
Hasan KARADEMİR
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Türkiye’deki dindar-muhafazakâr kitlelerin on yıllar boyunca biriktirdiği adalet, özgürlük ve haysiyet arayışının omuzlarında iktidara taşındı. Ancak gelinen noktada AK Parti, bu asil iddiaların tamamını mülkleştirmiş, un ufak etmiş ve sığ bir iktidar pragmatizmine kurban etmiştir. Müslümanlığın bu topraklardaki en büyük trajedisi, sisteme karşı verilen o kahramanca mücadelelerin veriminin, sistemin İslâmî görünümlü bir diğer unsurunca istismar eilmesine ve böylece sistemin yanlışlarının müslümanlığa maledilmesine mani olunamayışıdır.
Bugün yürütülen “ahlâk seferberliği”, toplumsal bir fazilet arayışı değil; içi tamamen boşaltılmış dinî sembollerin, iktidarın ömrünü uzatmak için kalkana ve sopaya dönüştürüldüğü tiranik bir illüzyondur. AK Parti’nin inşâ ettiği ahlâk nizâmı, ahlâk kavramının kendisine yapılabilecek en büyük ihanettir. İslâm’ın mülk, adalet ve bölüşüm ahlâkı tamamen rafa kaldırılmış; ahlâk kavramı sadece seküler kesimleri şeytanlaştırmaya yarayan yatak odası politikalarına, kadın bedenine, alkol kullanımına ve sosyal medya yasaklarına indirgenmiştir. Kamu kaynaklarının talan edilmesi, rüşvetin ve iltimasın “kamu maslahatı” kılıfıyla olağanlaştırılması, muhafazakâr elitlerin yaşadığı kontrolsüz şatafat, jakuzili villalar ve pudra şekeri partileriyle sembolleşen yozlaşma, İslâm ahlâkının canına okumuştur.
ABD’nin Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı geliştirdiği “Yeşil Kuşak” (Green Belt) stratejisi, 11 Eylül feda eylemi sonrasında yerini “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ve “Genişletmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi”ne bırakmıştır. (Trump yönetimi şimdi bunu İbrahim Anlaşmaları ambalajıyla pazarlamaya çalışıyor.) Bu küresel tasarımın temel amacı; düşmanın “radikal” diyerek marjinalize ve kriminalize etmek istediği tam bağımsızlıkçı İslâmcı akımları ehlileştirmek, bölgeyi neoliberal küresel kapitalizme entegre etmek ve bunu yaparken İslâm dünyasına “demokrasiyle uyumlu, İsrail ile sorunsuz, Amerikan çıkarlarıyla barışık” bir model sunmaktı. AK Parti, 2000’lerin başında tam da bu küresel ihtiyaca yanıt veren “laboratuvar ürünü” bir aktör olarak parlatıldı. Geleneksel, anti-emperyalist ve anti-Siyonist çizgideki Millî Görüş gömleğini çıkararak kurulan parti; Washington, CFR (Dış İlişkiler Konseyi) ve küresel finans çevrelerinden tam not aldı. Erdoğan’ın “BOP’un eşbaşkanıyım” beyanları, bu tarihsel paralelliğin en somut itirafıdır. İçeride topluma Batıcı hayat tarzına karşıtı bir ahlâk retoriği satılırken; dışarıda en keskin siyasî Batıcılık, Batı işbirlikçiliği yapılarak Irak’ın işgâlinde ABD askerlerine dua eden, Libya’nın bombalanmasında NATO üssü olan ve Suriye’nin yıkımında taşeronluk üstlenen, Afganistan’da lojistik sağlayıp Haçlı saldırısı yüzünü perdelemye yarayan bir dış politika izlenmiştir. Ekonomik olarak da küresel sömürü mekanizmalarıyla tam uyum içinde çalışan iktidar, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde müslüman Anadolu’yu soyarken, tabanının öfkesini engellemek için ahlâk eksenli kültür retoriğini devreye sokmuştur. Fabrikası elinden alınan, gübresine zam gelen, asgarî ücrete mahkûm edilen kitlelere; “ABD bize düşmanlık yapıyor, dış güçler ahlâkımızı bozmaya çalışıyor” masalı anlatılmıştır. Oysa ABD ile gelmiş geçmiş en ileri derecede işbirlikçilik yapan mevcut iktidarın kendisi ve ahlâkı ve ekonomiyi çökerten, bizzat iktidarın teslim olduğu o küresel kapitalist modeldir.
AK Parti, kendisini iktidara getirenlerin talepleri doğrusltusunda, devletin tüm aygıtlarını kullanarak tepeden inme bir toplumsal mühendisliğe girişti. Sonuç; tam bir fiyaskodur. Din, iktidarın hoyratça kullandığı bir seçim malzemesi ve parti propagandası haline getirildikçe, özellikle gençliğin uzaklaştığı bir kavram olmaktadır. Caminin içine parti mitingi sokan, âyetleri siyasî rakiplerini ezmek için kullanan bu akıl, Türk tarihindeki en büyük sekülerizasyon sürecinin altına imza atmıştır. Bugün gençler deizme, agnostisizme ya da ateizme yöneliyorsa, bunun sorumlusu Batı’nın kültürel emperyalizmi değil; her sabah televizyonda ahlâk vaazı verip her akşam harama batan muhafazakâr muktedirlerin sergilediği ikiyüzlülüktür. Gençlik, dinden değil, AK Parti’nin sunduğu bu “çürümüş ve sahte” din formundan kaçmaktadır. Bugün ‘fitne’ unsuru olarak görülen aykırı fikirlerin zuhurunda bile AKP’nin temsil ettiği anlayış iklimi yatmaktadır.
2016 sonrasındaki güç boşluğunu fırsat bilen yapılar, takva, irfan, liyakat ve liyakatli nesil üretmek yerine bakanlık bölüşme, kadro kapma ve ihale kovalama yarışına girmiştir. Cemaatler, pazarlıksız Allah ve Resûlü davasının kadrolarını yetiştirme gayelerinden sapıp, holdingleşmiş ve devlet ihalesiyle beslenen birer siyasî şubeye dönüşmüştür. İslâm dünyasına entelektüel ve ahlâkî bir ufuk çizmesi beklenen aydınlar ve ulema, altlarındaki lüks araçları, aldıkları yönetim kurulu maaşlarını ve devlet katındaki nüfûzlarını kaybetmemek adına bu zulüm ve çürüme karşısında dilsiz şeytanı oynamayı seçmişler ve buna da ulü’l emre itaat yaftası takarak halkı istismara devam etmişlerdir.
Türkiye’de muhafazakâr-dindar kitlelerin on yıllar boyunca biriktirdiği adalet, özgürlük ve haysiyet arayışının omuzlarında yükselen AK Parti iktidarı, çeyrek asırlık pratiğinin sonunda, üzerinde yükseldiği, temsil vekâletini aldığı tabanın iddialarının en radikal inkârına dönüşmüştür. AK Parti, yolu açan değil, tıkayandır. Süreç, dindar kadroların devleti dönüştürmesine hizmet etmemiş, NATO’cu devlet aklı ve onun makyavelist rasyonalitesinin müslüman-muhafazakâr kimliği kendi potasında eritmesiyle neticelenmiştir. AKP, İslâmcı devrime, karşı devrimin darbesidir…
Bugün iktidar blokunun sözde bayraktarlığını yaptığı “ahlâk seferberliği” (moral crusade), toplumsal bir fazilet canlanması üretmekten fersah fersah uzaktır. Aksine bu söylem, Stanley Cohen’in kavramsallaştırdığı anlamda sunî “ahlâkî panikler” ve sığ kültür savaşları üreterek; toplumsal mülksüzleşmeyi, derin ekonomik buhranı, liyakatsizliği ve kurumların çöküşünü perdeleme işlevi gören kullanışlı bir siyasal diversiyon (saptırma) aparatıdır. İslâm ahlâkının mülk, adalet ve üleşime dair bâtınî ilkeleri hasıraltı edilirken, ahlâkın yalnızca zahiri alanlara ve yaşam tarzı müdahalelerine indirgenmesi, kitlelerin sınıfsal öfkesini kimliksel reflekslere tahvil etme stratejisidir.
Daha da trajiği, bu hareketin kurucu genetiğinde yer alan küresel entegrasyon gerçeğidir. Yeşil Kuşak projesinin ardılı olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve “Ilımlı İslâm” laboratuvarının yerli bir aktörü olarak parlatılan AK Parti, küresel kapitalizmin taşeronluğunu üstlenirken içeride hamasî bir yerlilik anlatısına sığınmıştır. Atlantik ötesi ortaklıklarla devlet mekanizmasının ortaklaşa tasfiye edilmesi ve ardından yaşanan ganimet savaşları, dindar camianın ortak hafızasında silinmeyecek bir ahlâkî yarılma oluşturmuştur. Bugün cemaat ve tarikatların irfani karakterlerini yitirerek holdingleşmesi ve bürokratik ihale şebekelerine dönüşmesi, bu tarihsel çürümenin en somut vesikasıdır.
Nihayetinde, devlet zoru, müfredat mühendisliği ve kurumsal baskıyla sözde “dindar nesil” yetiştirme iddiası, tarihin en büyük imânsız İslâmcılık rejimi eliyle tam da istedikleri şekilde nesillerin dinden soğumasına hizmet etmiştir. Genç kuşaklar, muktedirlerin vaaz ettiği ahlâk ile battıkları haram, lüks ve şatafat arasındaki ontolojik uçurumu gördükçe din kurumunun kendisinden hızla uzaklaşmaktadır.










