NEFSE MAZERET
Selim Gürselgil
Hapse ilk girdiğimde 20 yaşındaydım. Koğuşun en genci bendim. Tabiî “yazar” kimliğmiz var, örgütün yazarıyız. Bazı militanlar “kâtip” diye lâkap takmıştı. Akıllarına ne gelirse bana yazdırıyorlardı.
Tabiî hapiste yazmak o kadar kolay değil. Kâğıt lâzım, kalem lâzım, masa lâzım. İlk ikisini çözdük, sıra üçüncüsüne geldi. Koğuşta bir tek masa var, o da mutfakçı arkadaşların kullandığı (yemekleri yerde yiyoruz zaten). Benim yazmak için saatlerce oturmam gereken şartlarda maraza çıkıyor. Yazmak mı önemlidir, yemek mi?
Koğuş yönetimi “bu çelişkiyi gidermeliyiz” deyip hapishane yönetimine çıktı:
– Yazarımız için masa lâzım!
– Olmaz! Yasak!
Lan nasıl yasak falan derken bir anda barikatlar kuruldu, isyan vaziyeti aldık. Aklıma geldikçe gülerim. Oğlum hepimizi öldürebilirlerdi ya, içi kırık bir masa için… Ama eyleme geçmişsin, siyasî irade koymuşsun: Ya masa, ya ölüm!
Geldi masa. 3 yıl onun üstünde yazdım. Haftalık Taraf, İkinci Ak-Zuhur, Akademya, bir sürü şey. Sonra Kumandan gelince bir baktım ki, Kumandan ne masa arıyor, ne bir şey. Yatağında oturuyor, duvara yaslanıp dizlerini göğsüne çekiyor, dizlerinin üstünde yazıyor. (Bu bilgiyi de tarihin kulağına fısıldayayım.) İnanılır gibi değil.
Sonra daha kötüsü oldu. Bu adam yıllarca telegram işkencesi gördü; zihin kontrol tekniklerinin, elektromanyetik manyaklıkların, işkencenin envaî çeşidi. Üç adımlık hücrelerde yıllarca kaldı. Ve o şartlarda yaklaşık 30 cilt kitap yazdı. Bu akılalmaz bir şey.
Onun için, yazmak sözkonusu olunca aklımıza mazeret gelmesin. Biz o büyük insanın bağlılarıysak eğer, O’nun metanetinden, O’nun dirayetinden nasibimize bir şeyler düşmeli!










