AYDIN İNSANIN KATİLİ DÜZEN SİYASETİ

Adnan DEMİR

Siyaset, fikrin kitleye yedirilmesi işinin argümanıdır; bir diyalektik sürecidir. Fakat bu fikrin mahiyeti ve amacı yitirildiğinde, siyaset, soylu bir çaba olmaktan çıkıp insanlığın en büyük aldatma ve köleleştirme aracına dönüşür. Bu yazıda olması gerekeni tüm çıplaklığıyla ortaya koymaya çalışacağız ki, mevcut rezaletin boyutunu herkes açıkça görsün ve kıyas noktası oluşsun.

Olması Gereken: Siyaset ve Aydın İnsan İdeal

Her insan, varoluş hikmetinin gereği olarak hem kendi hem de topluma dair meseleleri çözmeye memur.

Siyaset, devlet olmak için örgütlenen bir düşüncedir. Çünkü insan ve toplum meselelerini çözmek için devlet gücü şarttır. İnsan ve toplum meselelerinden biri de zaten devlettir. İnsan ve toplum meseleleri dediğimizde ise her şeyi kastediyoruz: Yeryüzündeki canlı-cansız tüm varlıklar ve onlarla kurduğumuz tüm ilişkiler. Siyasetin aslî vazifesi, bu ilişkilerin tamamını Mutlak Fikir nisbeti içinde adalet, hikmet, merhamet ve hakikat üzere düzenlemektir.

İnsanın yeryüzündeki en büyük meselesi kemâle ermek, tekâmül sürecini tamamlamaktır. Bu yüzden devletin ve siyasetin en temel görevi, ideal aydın insan tipinin yetişmesi için fikrî, ahlâkî, tedrisî ve içtimaî zemini hazırlamaktır.

Aydın, çağından mesûl insandır. İnsan ve toplum meselelerinin çözümüne dair derin fikri olan insandır. Bütün zıtlarını fikir arenasında yendikten sonra bile “ben doğru olduğumu nereden bileyim?” diye kendine samimiyetle sorabilen, sürekli hakikat kaygısı çeken insandır. Hem entelektüel cesarete hem ahlâkî tevazuya sahiptir.

Siyasetin asıl amacı, hem bugünkü toplumu hem gelecek nesilleri bu aydın insan idealine yaklaştırmaktır. Bunun için, siyaset yapanlar ve devlet adamları önce kendi şahsiyetlerinde bu ideâle örneklik etmek zorundadır. Yaşanmamış erdemi, yaşanmamış ahlâk başkalarına tebliğ edilse de başkalarının bundan telkin-tesir alması imkânsızdır.

İnsanlık tarihinin en mükemmel örneği Allah Resûlü (s.a.v.) ve ashabıdır. İslâm’ın nasları ise bellidir. Bu nasların en başında yalan söylememek gelir. Gerçek bir Müslüman asla yalan söylemez. Dolayısıyla siyasette kandırmak da, kandırılmak da açık bir suç ve ihanettir. Siyaset yalan üzerine kurulamaz; sadece hakikat üzerine kurulabilir.

Mevcut Durum: Cüceleşme, Deccal ve Süfyan Sûretleri

İşte bu yüksek idealin ışığında günümüz Türk ve dünya siyaset sahnesine baktığımızda karşımıza korkunç bir manzara çıkmaktadır. Siyaset arenasında boy gösteren figürler, insanlığın tekâmül yolculuğunda birer kanser, birer zehir hâlini almıştır. “Cüce” tabiri bile bu manzarayı anlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bunlar, Deccal ve Süfyan tasvirlerinde haber verilen o büyük fitne ve aldatma aygıtlarının günümüzdeki en somut yansımalarıdır.

Bu figürlerde aydın insandan eser yoktur. Çağından sorumlu olmak şöyle dursun, çağı kendi dar, kirli ve iğrenç iktidar hesaplarına göre zehirleyenlere aydın denilemez; siyasetçi de… İnsan ve toplum meselelerine dair sahici, tutarlı, derin hiçbir fikre sahip değillerdir. Sadece günü kurtarmaya, kitleleri anlık duygusal manipülasyonla oyalamaya, yarın söyledikleriyle bugün söylediklerini utanmadan yalanlamaya dayalı bir alçak pragmatizmle hareket etmektedirler.

En iğrenç olanı ise yalan ve kandırmayı sistemin temel yöntem metodu hâline getirmiş olmalarıdır. Seçim meydanlarından ekranlara, sosyal medyadan devlet kürsülerine kadar sürekli yalan kusmakta, vaatler yağdırmakta, gerçekleri sistematik olarak çarpıtmakta, halkı aptal yerine koymakta ve bunu “siyaset böyle yapılır” diye utanmadan savunmaktadırlar. Bu, İslâm’ın en temel naslarına açık bir isyandır. Bu, ahlâkî bir iflâstır. Bırakın müslümanlığı, bu, insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suçtur.

Kendi şahsiyetlerinde aydın insan tipine örneklik etmek şöyle dursun; ikiyüzlülüğün, şahsiyetsizliğin, ahlâkî çöküntünün, hırsın ve ruhsal yozlaşmanın en utanç verici örneklerini sergilemektedirler. Kelimeler, kavramlar ve cümleler burada gerçekten yetersiz kalmaktadır. Karşımızda duran şey, sıradan bir siyasî yozlaşma değil; insanlığın kemâle erme ideâlini, hakikat arayışını, ahlâkî tekamülünü topyekûn sabote eden, karartan ve katleden sistematik bir karanlık harekâtıdır.

Bu cüceler ve Deccal-Süfyan sûretleri, toplumun ve özellikle yeni nesillerin aydın insan idealinden hızla uzaklaşmasına, vicdanların körelmesine, hakikat duygusunun körelmesine ve kolektif bir ruhsal felâkete yol açmaktadır.

Sonuç: Uyanış Zamanıdır

Bu tablo karşısında sessiz kalmak, normalleştirmek ya da “her zaman böyleydi” demek, bizzat bu karanlığa ortak olmak demektir. Artık kıyas noktası nettir: Bir yanda Allah Resûlü (s.a.v.) ve ashabının temsil ettiği zirve aydınlık; diğer yanda yalan üzerine kurulu, şahsiyetsiz, ruhsuz ve insanlığı uçuruma sürükleyen cüceleşmiş bir siyaset sınıfı.

İnsanlık, özellikle de bu coğrafyanın müminleri, bu gerçekle yüzleşmek zorundadır. Siyaseti yeniden tekâmül aracı haline getirmek, yalanı ve kandırmayı siyasetin dışına çıkarmak, aydın insan ideâlini hem kendimizde hem toplumda yeniden inşâ etmek bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Ya bu cücelerin ve Deccal-Süfyan sûretlerinin ardı sıra sürükleneceğiz, ya da asıl ideâle, hakikat kaygısına, ahlâkî kemâl ve adalet arayışına geri döneceğiz.

Şuur uyanmadan kurtuluş yoktur.

Hakikat kaygısı olmadan aydınlık yoktur.

Yalanın normalleştiği yerde ise ne siyaset, ne devlet, ne de insanlık kalır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin